Yeryüzü sakinlerinden insan, bu masalsı varlık, diğer türlerden farklı olan pek çok özelliğe sahiptir. Mesela, giyimi bilinçli bir gösterge olarak kullanan tek tür de insandır. Milattan önce dokuma tezgahlarında başlayan bu serüven, şimdilerde, giyilebilir teknolojiler, akıllı giysiler, kirlendiğinde yıkanmasına gerek kalmayan nanoteknolojik kumaşlara kadar uzandı. Tüm bu gelişmelerin yanında aynı kalan bir şeyler de var. Giyimin toplumsal anlam üreten bir gösterge olarak okunması meselesi. Gelin bu meseleye biraz daha yakından bakalım.
Geçmişten günümüze hangi topluluk incelenirse incelensin giyimin statüyü temsil eden bir gösterge olduğu görülür. Krallar, kraliçeler, şamanlar, vezirler, birbirinden farklı olsa da kendi statülerini temsil eden giysiler giyer. Etnografya, bize bu gösterge sistemi hakkında pek çok bilgi sunar.
Bu konuda bilgi veren tek kaynak etnografya da değildir üstelik. Bilgi kaynaklarından birisi de edebiyattır. Nasrettin Hoca, davetli olduğu ziyafete günlük kıyafetleriyle gitmesi üzerine kimsenin onunla ilgilenmemesini ve ardından kürkünü giyince kendisine yönelen artan ilgiyi şu şekilde özetler: “Ye kürküm ye.” Bin iki yüzlü yıllardan dilimize kalmış bu deyiş, giyim ve statü arasındaki ilişkiyi anlatan çarpıcı bir örnektir.
Bin iki yüzlü yıllardaki bu anlatıdan Orta Çağ Avrupa’sının sınıflı yapısına geçersek bu duruma benzer bir örüntüyü oralarda da görürüz. Öyle ki orada, renkler bile birer statü simgesidir. Mesela, mor renk az bulunduğundan değerlidir. Sadece aristokratlar tarafından kullanılır. Mor, asalet simgesi sayılır.
Belki duymuşsunuzdur, Edirne Kırmızısı da tıpkı mor renk gibi bir zamanlar Avrupa saraylarında aranan renkler arasındadır. Sırrını ele geçirmek için Osmanlı’ya ajanlar gönderilir. Bu sırrı saklamak için ciddi önlemler alınır. Sanayileşmeyle eski değerini yitiren bu renge şimdilerde hakkı olan saygınlığı kazandırmak için yoğun bir çaba harcanıyor. Edirne Kırmızısı, bu ilgiyi fazlasıyla hak eden bir renk olduğundan bu çalışmalar oldukça önemli.
Edirne Kırmızı’sından Avrupa’ya geri dönersek eski yaşam biçimleri değişirken geride sadece renklerin sınıfsal değerini, güzellik için kadınları sıkıştırıp balolarda bayılmalarına neden olan korseleri bırakmıyor. Sanayileşmeyle doğan işçi sınıfı için daha dayanıklı kumaşlara ihtiyaç duyuluyor. İşte bu ihtiyacı karşılamak ve Amerikan işçi sınıfını giydirmek için üretilen kaba ve dayanıklı kumaşa biz kot diyoruz. Kot da öyle sevilip beğeniliyor ki daha sonra pahalı markalarla etiketlenip statünün göstergesi olarak yeniden konumlandırılıyor. İlk olarak, işçi sınıfının ihtiyacından doğan kot, bugün yırtık da olsa eğer markası tanınmışsa statünün önemli bir göstergesi sayılıyor.
Modaya bağlı olarak etekler, pantolonlar; uzuyor, kısalıyor. Paçalar, kollar; bollaşıyor, daralıyor. Renkler, desenler değişiyor ama giyimin statüyü temsil etmesi meselesi değişmiyor. İnsan yalnızca kendini korumak için giyinmiyor. İnsan kendini olduğu ya da olmak istediği şey olarak sunmak için de giysileri kullanıyor.
Modayı belirleyen dev markalar bu ihtiyacın o kadar farkında ki bu algıyı güçlendirmek için oldukça etkili çalışıyor. Diğer taraftan alıcılar da güçleniyor. Küresel pazarda üretimi yoksul ülkelerde yaptırıp kârlarına kâr katan markaların imajları, kimi zaman korkunç sömürü hikâyelerinin duyulmasıyla sarsılıyor. Kim bilir, belki yakında akıllı etiketler, giydiğimiz giysinin üretim zincirini, kullanılan malzemeyi, o süreçte yaşananları gösterecek duruma gelecek. Biz de seçimlerimizi yaparken daha dikkatli olabileceğiz. Böylece, çocuk işçi sömürüsü ya da etik bir ihlal varsa giysi tercihlerimizi değiştirebileceğiz.
O vakte kadar insanları giydirirken soyan modanın perdesini Hans Christian Andersen’ın, İmparatorun Yeni Giysileri masalında anlattığı müthiş kandırmacayı ortaya seren çocuğu gibi “Kral çıplak,” diyerek aralayabiliriz. Çünkü giyinmek bir ihtiyaçsa özellikle bugünlerde insan olmak ve insan kalmak daha önemli bir ihtiyaç. Bunu gösteren de insanın davranışlarıdır.
Hatırlarsanız ne demişti Mevlana?
“Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok; nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.”
Bugün “var olmak,” görünür olmakla, görünür olmak da görünür olurken ne giyildiğiyle bir tutuluyor olsa da insanın davranışlarına bakmak ve değerini buna göre belirlemek sizce de daha mantıklı bir tercih değil mi?

