Sorun ne kişilerin egomerkezciliklerinden kaynaklı sapkınlıktır ne de bir zümrenin, parti, örgüt vesairenin başımıza açtığı belaların nedenselliğinde varolan bir sorundur. Sorun topyekün sistem ve rejim sorunudur. Bu rejim hayatı hepimize, farklı olanlara, farkı aynı karşısında savunanlara, farklı olduğum için varım diyenlere ateşten gömlekler biçiyor.

Nuriye Gülmen’e yaklaşık olarak direnişinin 50. gününde denk geldim. Resimlerine baktım. Kim olduğu, neden işini kaybettiği konusunda bilgim olmasada fikrim vardı. Ufak bir araştırma sonunda fikir yürüttüğüm gibi, Ohal kapsamında yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildiğini bu doğrultuda işini geri istediğini ve tek başına bu direnişi başlattığını öğrendiğimde o erişilmesi güç muhteşem ve herkese örnek olması gereken iradesinin karşısında ona hayranlık duymamak neredeyse imkânsızdı.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile Meclis’te CHP’li vekillerle basın açıklaması yapmalarının ardından göz altına alındıklarını 11 Mart’ta gözaltında başlattıklarını süresiz açlık grevi eylemi öncesi göz altına alınmaları sebebiyle başlattıklarını açıklamışlardı.

Bugün direnişinin 124. günü Nuriye Gülmen’in başlattığı eylemde onu yalnız bırakmayan ve aynı şekilde işlerinden ihraç edilen Semih Özakça, Veli Saçılık ve Acun Karadağ’ın iradelerinin karşısında onlara hayranlık duymamak ve örnek almamak imkânsız bir şey. Ankara’nın göbeği Kızılay’da İnsan Hakları Anıtı önünde insanlık dersi veriyorlar faşizme karşı.

Aklı, vicdanı, duyguları olan her insan düşünür, bu insanlar neden aylardır İnsan Hakları Anıtının önünde? Hiç mi bir şeyler çağrıştırmıyor sizde? Nuriye Gülmen ve Semih Özakça neden açlık grevi kararı aldı? İnsanları ölümün eşiğine getirmek de neyin nesi? İşlerini istiyor bu insanlar, hepsi bu!

Açlık grevi ve intihar gibi eylemler toplumun diğer değer yapılarının, eşitsizliğin, adaletsizliğin alt üst olduğu dönemlerde sıklaşır. Kişiler bu yolda, kolektif vicdandan intikam alır. Açlık grevi, yasa koyucunun, koruyucu şiddet vesilesiyle yarattığı güç eşitsizliğine yanıt olarak, mütehakkim gücüne yanıt veremeyen ve tahakküm altında bir eşitsizlik durumunda çıkar.

Bu gidişle ülkede herkes terör yaftasını bir gün tadacak. Evet, herkesi hizaya getirmenin, baskıyı ve polis tahakkümünü meşrulaştırmanın yegane yolu terörizmle mücadeledir çünkü.

Kendilerine muhalif herkesi terör torbasına sokuşturmaya çalışıyorlar. Tüm muhaliflere karşı polis devlet pratiklerini reva görüyorlar. Artık sosyal medyada, evde, sokakta yani her yerde farklı düşünüyorsanız size de potansiyel terörist muamelesi yapılabilir. Ohal gerekçesi adında kaç gün orda kalabileceğinize dair hiçbir belirgin yanıt bulamazsınız.

Bizim laik ya da dinci dikta rejiminin devamına değil; birlikte, çeşitlilik, eşitlik içinde, bir arada, demokratik toplanmalara ihtiyacımız var. Yaşadığımız onca badire, onca kötülük, onca haksızlık hiç değilse biraz ders verse bize.

Neden gençlerinize, çocuklarınıza, kadınlarınıza, anne ve babalarınıza, abi ve ablalarınıza, onlara daha güzel bir dünyanın ve yaşanabilir bir ülkenin kapılarını açmak yerine kan, haksızlıklar ve ölümle yoğrulmuş topraklar bırakıyorsunuz?

Barış mücadelesi en kutsal mücadele olduğu halde, yaşamın anlam ve değeri, barış etrafında ördüğümüz dünyalara bağlı olduğu halde biz nasıl olur da o dünyaları konuşamaz hale getirildik? Nasıl?

Muhafazakar popülist iktidar, anlaştığı düzen güçleriyle birlikte faşizmi hızla kat ederken darbeci, cuntacı adamları sıklaştırırken, toplum ezilenleri ağırlaştırıyor, diller tutuluyor, çıkmaz yollara sapılıyor. Dillerimizin lâl edilip suskunluğa gömüldüğü, boğazlarımızın düğümlendiği bu suskunluk mezarı, zalim bir dünyanın habercisi olacak.

Şimdi Nuriye Gülmen, Semih Özakça, Veli Saçılık, Acun Karadağ ve adını sayamadığım adil, özgür, onurlu bir hayattan yana olanlar birbirini kucaklamalı, bütün insani erdemleriyle bu toprakları kapsayıp kuşatmalı.

Açlık grevine başlayan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça yalnız değildir.

Başlık görseli: Seyri Sokak