Ağaç Diken Adam’ı biraz önce bitirdim. Keyifle okunan harika bir öykü öyle ki yediden yetmişe herkes okuyabilir.

Kitaba eşlik eden illüstrasyonlar, Oğuz Demir tarafından çizilmiş. Bu illüstrasyonların okuma zevkini artırdırklarını söylemeliyim.

Kitabın yazarı, iki büyük dünya paylaşım savaşı görmüş. Birincisinden sonra gördüklerinin dehşeti onu o kadar etkilemiş ki pasivist olmuş. Bu direnişi ikinci paylaşım savaşında birkaç kere tutuklanmasına neden olmuş. 1970’de ölümüne dek eserler vermiş. Eserlerinden biri de birçok dile çevrilmiş olan Ağaç Diken Adam öyküsü.

Kitabı okurken iki kere çok duygulandım. Birincisi, öykünün kahramanının tanıştığı çobanın İsviçre’de çorak, çölleşmiş bir bölgeyi ormana dönüştürmesi sırasındaydı. Bir yeri yemyeşil kılmanın sadece çabayla mümkün olmasının güzelliğine ulaşmış bir kişinin deneyimini okurken bu başarının etkileyiciliği neredeyse mutluluk göz yaşlarıma dönüşecekti.

Bu çorak yerin ilk hallerine dair kitap şöyle der:

“Güneşli, güzel bir haziran günü olmasına rağmen göğün yükseklerine yerleşmiş, hiçbir korunaklı yeri olmayan bu topraklarda rüzgâr korkunç bir sertlikle esiyor, yıkık duvarların arasından, karnını doyururken rahatsız edilen yabani bir hayvan gibi üşüşüyordu.”

“Buralarda yaşamak zordu. İklimi yaz/kış sertti, birbirleriyle kaynaşmış aileler bencil mi bencildi, dünyayla hiçbir bağları yoktu. Buralardan kaçıp gitme arzusuyla ölçüsüz bir tutarlılık içinde hırs küpü olmuşlardı. Erkekler ürettikleri kömürü kamyonlarla şehre götürür, sonra geri gelirlerdi.  Bitmek bilmeyen yağmurlar altında en iyileri bile sonunda dağılırdı. Kadınlarsa nefret biriktirirlerdi. Aralarında her konuda rekabet vardı; kömür satmak olsun, kilisede yer kapmak olsun… Kadınlar erdemlerini, erkekler kötülüklerini yarıştırırlardı; ayrıca her iki grup da birbirleriyle durmaksızın, kim iyi kim kötü diye yaraşırdı.”

Umudun Yeşermesi

Öykünün kahramanı Elzeard Bouffıer, “Bölgenin ağaçsızlıktan ölmekte olduğunu fark etmişti. Çok mühim bir meşgalesi olmadığı için de vaziyeti iyileştirmeye karar verdiğini ekledi sözlerine.” dediğini aktarır onun misafiri olan öykünün anlatıcısı.

Yıllar savaşlarla geçerken ekilen tohumlar büyük bir ormana dönüşür. Doğa değişir. Kurak derelerden sular akar, dahası insanlar da değişmiştir.

“Burası artık insanların yaşamak isteyeceği bir yer haline gelmişti.”

Kitabın Sonsözü

İkinci duygulanmam ise kitabın sonsözündeydi. Diğeri gibi değildi. Daha çok hüzünlü bir duygulanma… Nedenini kitabı okuduysanız bildiğinizden ya da okursanız öğrenmenizin daha doğru olduğunu düşündüğümden söylemeyeyim. Burada şunu belirtmek isterim: Eğer kitabı çocuklarınıza okuyorsanızi bence sonsözü onlara okumasanız da olur.

Yaşadığım bu hüzünlü hayalkırıklığı yazarın, “öykü benim en gurur duyduğum öykülerden. Bana bir kuruş bile kazandırmayarak tam da yazılma amacına uygun bir iş yaptı.” sözleriyle öykünün sadece doğa sevgisine katkı sağlamak için basılmasına izin verdiğini söylemesiyle biraz teselli bulmuş oldu.

Diğer yandan teselli olması bugünlere kalmış bir şey yine bu sonsözde var. Sonsöz dünyanın herhangi bir yerinde kitabı basmak isteyebilecek bir yayıncıya hitap ediyor. Bu hitap:

“Kıymetli Beyefendi”

şeklinde yazılmış.

Bitişi de şöyle;

“Sizinle tanışmak, mümkünse özellikle öykümün kullanım biçimleri üzerine görüşmek isterim. Sanıyorum bir “ağaç politikası” geliştirmemizin vakti geldi, her ne kadar “politika” burada yanlış bir kelime olsa da…

En içten dileklerimle,

Jean Giono”

Ne var bunda diyebilirsiniz? Hemen cevap vereyim; salt erkeklerin özne olarak düşünüldüğü bir dünya bana değiştirilmesinde geç kalınmış, çoğun hâlâ yürürlüğünü sürdüren bir gerçek olarak görünüyor. Yine de bunun öykünün bütünü söz konusu olduğunda küçük bir detay ve hatta sadece biraz fazla dikkat edilmiş bir detay olduğunu söymek isterim.