Okuma süresi: 9 dakika

Arzu Alkan Ateş ile Mahir Efendi’nin Papağanı öykü kitabı odağında gerçekleştirdiğim söyleşi, çocukluğumuzdan taşıyıp getirdiğimiz, yetişkinliğimizi etkileyen duygularımızın edebiyat yoluyla yeniden nasıl şekillendiğini, bilincimizde oluşan tüm tortuların edebiyat yoluyla nasıl temize çekildiğinin konuşulması adına gerçekten de kapsamı son derece detaylı bir söyleşi oldu. Sevebilmenin şart olduğu bir dönemde, sevmenin edebiyat yoluyla mümkün kılınacağına inanarak, Arzu Alkan Ateş söyleşisini paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Buyurun lütfen.  

Aynur KULAK: Karadeniz Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunusunuz. Sonrasında Ada Dergisi’nin Yayın Danışmanlığını yaptınız. Bazı kolektif kitaplara denemeleriniz ve öykülerinizle katkıda bulundunuz. Lacivert Yazılar deneme kitabınız, Lübyana’ya Bir Bilet ve Hay adlı öykü kitaplarınızla edebiyat yolculuğunuza devam ettiniz. Ve Mahir Efendi’nin Papağanı öykü kitabınızla okurla yeniden buluştunuz. Duygu olarak, hissettikleriniz açısından nereden nereye geldiniz, bunu sormak isterim ilkin.

Arzu ALKAN ATEŞ:  Söze bu söyleşi ve kapsamlı sorularınız için size teşekkür ederek  başlamak isterim.  İlk başlarda yazmak bir hevesti benim için. Okuduklarından etkilenen biraz da düş dünyasında yaşayan bir çocuktum. Ve kitaplarda anlatılan hayatlara, insanlara özeniyordum. Yazmaya başlamamda bu özenti etkili oldu. Çünkü gerçek yaşam çok sıradandı. Etrafımda gördüğüm ve tanıdığım insanlar da bu sıradan hayatın sıradan özneleriydi. Sanırım gerçek hayat beni coşturmuyordu. Ama masallar, hikâyeler, romanlar, destanlar coşturuyordu. İlk denemelerim bu yüzden biraz abartılı ve şiirseldir. Tabii o zaman bunun farkında değildim. Yazdıkça, bu işe emek verdikçe, duruldum, diyebilirim. Ama bu durulma yanlış anlaşılmasın. Bu durulmanın içinde sadelik ve kendi sesini bulma vardı. Bir süre sonra yazdığım metinlerde kendi sesimi duymaya başladım. Sıradan olduğunu düşündüğüm hayatın inceliklerini ve sırlarını görmeye başlamam da bundan sonra oldu. Hayat açık bir yapıt gibi sayfalarını sundu bana. Onun sundukları düş gücümü besledi. Gerçekler zihnimde dönüştü. Böylece ben yazdıklarımla birlikte evrildim.

Aynur KULAK: Mahir Efendi’nin Papağanı! Kitabın ortaya çıkışında, kitaptaki öykülerin, karakterlerin; içinizde birileri konuşmaya başlamış ve siz de buna istinaden oturup yazmaya başlamışsınız hissi çok hâkim. Papağan neden ve nasıl konuşmaya başladı sizinle ilkin? Üstelik papağanlar için “temcit pilavı gibi aynı şeyleri söyler” öğrenilmiş bilgisi vardır, derler ama hayır, Mahir Efendi’nin Papağanı kitabında farklı, üstelik çok farklı sesler, duygular, gözlemler, deneyimler var.  

Arzu ALKAN ATEŞ: İlham benim için çok önemli. İçimdeki kuyuda biriken görüntüler, sesler, kokular… hiç olmadık zamanlarda ortaya çıkabiliyor. İlhamın doğduğunu içimde birileri konuşmaya başlayınca anlıyorum. Mahir Efendi’nin Papağanı’nın doğuşunda bir kokunun- mora reçeli kokusunun- hatırlattıkları ilham verdi bana. Ve içimde önce bir kız çocuğu konuşmaya başladı. Onun hatırladıkları benim yaşamadıklarımdı. Ama bir taraftan da sanki anlattığı her şeyi biliyordum. Bu duyguyla öyküleri kurmaya başladım. Papağan kadim anlatılarda çokça karşılaşılan bir motiftir.  Bilge bir anlatıcıdır. Feleğin çemberinden geçmiştir. Bir kız çocuğunun anlamakta ve anlatmakta zorlanacağı şeyleri papağan imgesini devreye sokarak daha iyi anlatabileceğimi gördüm. Kıl Haydar, Adı Lale Olmayan, Kuş Ev… Mahir Efendi’nin Papağanı’nın fısıldadıklarıdır.

Aynur KULAK: “Uçuyordu kalbimiz, rüzgâr saçlarımızı sokak aralarında savururken” İki kız çocuğunun kalpleri bunlar ve kitap boyunca öyküler arasında uçuyorlar. İlk öykü Yaz Gelgiti ile nahif çocukluk hatırası gibi başlıyor her şey, -o günlere de özlemle- fakat öyle olmadığını görüyoruz ikinci öykü Yokuş Aşağı ile beraber.  Dip akıntıda tedirgin edici şeyleri hissetmeye başlıyoruz adım adım.. Niye iki kız çocuğu üzerinden anlatmak istediniz öyküleri? Çünkü öykülerdeki diğer karakterler üzerinden de geçmiş zamanı anlatabilirdiniz? Hatta anlatılıyor da; üstelik karakterlerin ağzından. Hatta yer yer bu iki kız çocuğunun aslında tek bir çocuk (kişi) olduğunu düşündüm.

Arzu ALKAN ATEŞ:  Bizim toplumumuzda kız çocukları, benim çocukluğumun geçtiği dönemde köy ve kasaba yerlerinde, çok bastırılırdı. Çoğu zaman onlar yokmuş gibi davranılırdı. Aileler kız çocuklarını sanırım bu şekilde kötülüklerden koruyacaklarını düşünürlerdi.  Ben şehirde büyüdüm. Yazın köye gittiğimde köydeki kızlarla oynamak isterdim. Ama onlar pek sokağa çıkmazdı, çıkarılmazdı. Erkek çocuklar alabildiğine haylaz ve uçarı oldukları için onlarla da oynayamazdım. Bu yaz günlerinde çok sıkıldığımı hatırlıyorum. Köydeki kızlara hayat yasaklanmış gibi gelirdi bana. Bu duyguyu hiç unutmadım. Çocukluğunda oyun bile oynayamayan bu kızlar artık koca kadınlar oldular. Onlar da kızlarına aynı şekilde mi davranıyorlar, bilmiyorum. İçimde konuşmaya başlayan kız çocuğu susturulan kızlardan biriydi belki de. Onun konuşmasını istedim. Onun nasıl değiştiğini, fırsat verildiğinde kız çocuklarının nasıl değişeceğini, herkes görsün istedim, diyebilirim. Tespitiniz yani iki kızdan birinin hayal olduğu tespitiniz doğrudur. Bunu görmüş olmanız beni çok mutlu etti. Kurgudaki önemli unsurlardan biriydi bu.

Aynur KULAK: Kuş Ev! Kitabın üçüncü öyküsü ve gerçekten var olan Kuş ev, bu mekân kitap boyunca bize eşlik eden önemli bir karakter. Karakter diyorum çünkü gerçekten de diğer karakterlerle beraber önemli bir karakter gibi var oluyor öykülerin içerisinde. Ve Uzluların Bey Amcası.  Hikâyesi aktarılan fakat hiç tanımadığımız bu yüzden de büyülü yanları olan karakterler vardır. Biri mekân diğeri insan bu karakterler bizim hayatımıza nasıl böylesine etki eder? Bizi ileride de (yetişkinliğimizde) etkileyecek şeyler çocukluğumuzdan belli oluyor aslında diye düşündüm.  Ne dersiniz?

Arzu ALKAN ATEŞ: Öncelikle şunu belirtmek isterim ki Kuş Ev benim hayalimdi. Odaları kitaplarla dolu bir evde yaşamak! Üstelik doğanın içinde bir ev bu. Arkasındaki orman ağaçların, hayvanların sırlarıyla dolu. Ve bu ormanda uzun yürüyüşler yapmak sonra gelip Kuş evin odalarında okumak ve yazmak… Belki bir gün bu hayalimi gerçekleştirebilirim. Öyküdeki Kuş ev bu hayalden doğdu. Anlatının laytmotifi oldu. Evet, o da bir karakterdi.  Onun da anıları, acıları, mutlulukları vardı. Kuş ev olmasaydı öyküleri birbirine bağlayamazdım. Ondan el aldım. Onun kalbini dinledim. Mekânla ilişkimize gelince herkesin ilk evreni doğduğu ev ve çocukluğunu geçirdiği yerdir. Bu ilk evrenden ne kadar uzağa gidersek gidelim, onu unutmayız. Bilinçaltımızda bize kendini hatırlatır. Çünkü ilk evrenimiz olan mekânlar filize durduğumuz, kendimizi tanıdığımız yerlerdir. Onlarla kurduğumuz bağ çok sahicidir. Ve onların yok olduğunu ya da değiştiğini görmek yaralar bizi. Hiç unutmuyorum çocukken mahallemizde perili ev diye adlandırılan, metruk bir konak vardı. Yağmurlu günlerde bu ev bizim oyun alanımızdı. Odalarına sevdiğimiz oyuncaklarımızı saklardık. Sonra da bu oyuncakları aramayadururduk. İlk kim bulursa oyuncak onun olurdu. Böylece oyuncaklarımızı birbirimizle paylaşmış olurduk. Yıllar sonra çocukluğumun geçtiği mahalleye döndüğümde kentsel dönüşümün çocukluğumun perili evini yuttuğunu gördüm. Onun yerinde ruhsuz bir apartman duruyordu. Sanki bütün çocukluğum elimden alınmış gibi hissettim. 

Aynur KULAK: Kabil’in Soyu ve Kıl Haydar öyküleri. Kabil’in soyundan gelen Kıl Haydar’ı sevdim ben mesela, neden bilmiyorum. Belki de Kıl Haydar’ın kendi ağzından hikâyesini bize anlatmasıydı buna sebep ya da Adı Lale Olmayan öyküsünde Lale’nin; “Ben, senin aslını da suretini de sevmedim, sevemedim Haydar.” sözleriydi.  Fakat görünürde nahif başlayan insan öykülerinin tedirgin edici, eşikte bırakıcı, ne derece çocukluktan gelirse gelsin sevgisizliği ortaya çıkarıcı durumları belki de, yani Kabil Soyu’nu göz ardı edemeyeceğimiz gerçekleri bazı sevilemez olan karakterleri sevmemizi sebebiyet verebiliyor, ne dersiniz?

Arzu ALKAN ATEŞ: Okurlarla yaptığım söyleşilerde Kıl Haydar ve Lale karakterlerinin çok sevildiğini gördüm. Açıkçası bu beni çok düşündürdü. Çünkü biri mağdur eden diğeri de mağdur olandı. Bu iki zıt karakterin bu kadar çok sevilmesini sahici olmalarına bağladım. İnsanlara dışardan baktığımızda onları yargılamak kolaydır. Ama iç dünyalarını gördüğümüzde durum değişir. İnsan anlamadığı şeyi sevmez. Sevebilmek için anlamaya ihtiyacımız var. Kıl Haydar’a kötülük öğretilmişti. Biz iyiliği de kötülüğü de çocukken görür ve öğreniriz. Herkesin payına iyilik düşmüyor dünyada. Kıl Haydar babası ölmeseydi başka biri olabilirdi. Onun içindeki bağlanma ve sevgi açlığı Lale’yle çıktı ortaya. Kimdi Lale, o da en az Kıl Haydar kadar mağdurdu. Onu değiştiren de Feyyaz’dı. Aslında hayatın içinde birbirimize dokunduğumuzda yaralarımız kapanır gibi oluyor. Kötülüğün içindeki iyiliği bulup ortaya çıkardığımızda hayatın değişeceğine inanıyorum. Şunu da söylemeliyim ki hayatta başkalarını mağdur eden çok insan tanıdım. Ama öyle bir an geldi ki bu mağdur edenler mağdur duruma düştüler. Ve bir zaman mağdur etiklerinden insanlık dersi aldılar. 

Aynur KULAK: Mahir Efendinin Papağanı kitabı üç öykü öbeğinden oluşuyor. Her ne kadar insana tedirginlik veren karakterlerle karşılaşsak da ilk öykü öbeğinde bir masal havası anlatımı var. İkinci bölüm öyküleriyle beraber belleğimize giren, belleğimizin içindeki yolculuklara odaklanan öykülerle karşılaşıyoruz. Ben Bir Başkasıdır öyküsü ile iki kız çocuğu gibi anlatılmaya başlayan hikâyenin tek bir kişi olabileceğini düşünmeye başlıyorum. Belleğimiz bize ne tür oyunlar oynar özellikle de biz bu oyunun ne kadarının oynanmasına izin veririz?  Çünkü kitaba ismini de veren Mahir Efendi’nin Papağanı öyküsü, Ben Bir Başkasıdır öyküsüyle önemli bir yere konumlanıyor. Görüyoruz ki, belleklerimizin yolculukları yetişkinliğimizde hiç de çocukluğumuzda olacağını düşündüğümüz gibi gerçekleşmiyor.

Arzu ALKAN ATEŞ: Açıkçası ne yapmak istediğimi çok iyi görmüşsünüz. “Ben” parçalardan oluşur. Birçok parçanın bir araya gelmesidir  “ben” dediğimiz. Öykülerde yaşadığı şehrin dışına çıkmayı reddeden de dünyayı gezmek isteyen de aynı “ben.” Bazen birçok yolculuk bellekte gerçekleşir.  Belleğin yolculuğunda “ben”in parçaları karşılaşır. Mahir Efendi’nin Papağanı bu parçaların karşılaşmasıdır. Çocukluğumuzda kurduğumuz hayaller ya da tasavvur ettiğimiz hayat çoğu zaman reelde gerçekleşmez. Bunu gerçekleştirememizin birçok sebebi vardır. İmkânsızlıklar, ödev ve sorumluluklar… Ama en önemli neden çoğu zaman “ben”imizin parçalarıyla karşılaşmaktan korkmamızdır. Bu karşılaşmadan doğan çatışma sanıldığı gibi olumsuz bir durum değildir.  Aksine “ben” bu çatışmanın içindeki özdür.

Aynur KULAK: Mahir Efendi’nin Papağanı öyküsü kitabın tam ortasında yer alıyor ve artık hayatta olmayanların ama hikâyeleri anlatılagelenlerin tam karşılığı olarak elimize bir albüm gibi tutuşturuluyor. Fotoğraflara bakıyoruz. Mahir Efendi’nin dükkânına girince sırasıyla Hüdaverdi, İsfahan, Yusuf, Kızgınların Kemal, Rüçhan Öğretmen karakterlerinin hikâyelerini okuyoruz. O eski zaman hiçbir zaman gelmeyecek artık.  Çünkü Uzluların Bey Amcası, Perçem Kız, Kıl Haydar ve  Lale’yi de katarsak karakterlerin hepsi ölmüş. Normal bir ölümle de değil, ciddi bir hastalıktan mütevelli uzun süre çekerek veya intihar ederek.  Mahir Efendi sadece bu öyküde karşımıza çıkıyor ama önemi ne Mahir Efendi’nin? Kim bu zat? “Görmeyi bilen kalbin elbette yazmayı da bilmiş!” sonu ünlemli cümlesi ile bitiriyoruz kitabın ikinci öyküler öbeğini, şöyle bir görünüp kaybolan Mahir Efendi’nin varlığı ile.

Arzu ALKAN ATEŞ: Mahir Efendi’nin öyküsünü anlatmadım kitapta. Ama ayrıca yazdım öyküsünü. Yeni öykü kitabımda okur, Mahir Efendi’nin öyküsüyle karşılaşacak. Kitaba adını veren karakteri ve öyküsünü bile isteye anlatmadığımı söylemeliyim. Merak edilsin istedim. Bir fotoğrafçının gözü müydü sayfaların arasında dolaşan? Bir fotoğrafçı gördüğü yüzlerin hikâyesini okuyabilir mi? Kendine poz veren nice insanın anısını saklayabilir mi? Mahir Efendi çağrışımı bol bir karakterdi benim için. Öyküsünü anlatmayarak bu çağrışımları çoğalttım. Ayrıca yeni öykü kitabımla Mahir Efendi’nin Papağanı arasında bir bağ kurmak istedim. Bu tür sürprizleri seviyorum. Yazarın okurunu şaşırtması diyelim. Okur bir önceki kitaptan tanıdığı bir kahramanın öyküsünü bir başka kitapta okuyunca ne hisseder acaba?  Bu soruların cevabını da Mahir Efendi’nin kim olduğuyla ilgili sorunuzun cevabını da yeni öykü kitabımda vermiş olacağım.

Aynur Kulak: Üçüncü öyküler öbeği yas duygusu üzerine kurulu sanki. Kuş Ev hâlâ var. Evet, oradaki kitaplar da hâlâ olabilir ama ölüler de var ve bolca gölge: “Kasabanın dar sokaklarında bir gölgenin ardı sıra yürüyorum. Taş evlerin içi  geçmiş. Kapılar kapalı. Ahşap panjurların arkasında kimse yok.” Arayış, Yatılı Okul, İlk Aşk, Esti Geçti, Ağlayan Ihlamur öyküleri artık çocukluktan itibaren sürdürülegelen zamandan kopuşu bizlere adım adım daha net göstermekte ve öyküler bu son öykü öbeğiyle bütünlüğe ulaşmakta aslında. Üstelik kanırtıcı bir acı, dram üzerinden de anlatmıyorsunuz öyküleri, yitip gidenler, intiharlar, sevgisizlik mevzu bahis olmasına rağmen. Çocukluk bilincimizde oluşan hikâyeler yasın hayatımıza nasıl tezahür edeceğini de belirliyor sanki, ne dersiniz?

Arzu ALKAN ATEŞ: Bağırarak, haykırarak anlatmayı sevmiyorum. Başkalarının acılarını görmek yeterince ağır bir duygu. Taziyeleri bu yüzden sevmem. Acıyı seyretmek incitir beni. Çünkü hiçbir acı paylaşmakla azalmaz. Acının paylaşılabileceğine de inanmıyorum.  Mahir Efendi’nin Papağanı’ndaki karakterlerin hiçbiri bu yüzden bağırmıyor. Hayatı kabul etmişliğin bilgeliğiyle yaşıyor ve ölüyorlar. Bu acılara tanık olan anlatıcılar da acıyı bir melodrama dönüştürmüyorlar. Çünkü acıyı da hayatın bir parçası olarak algılıyorlar. İnsan acılarıyla yüzleşmeli. Hatta toplum olarak da bu topraklarda yaşanan acılarla yüzleşmeliyiz. Yok sayarak acıyı unutamayız! Belki bastırırız. Ama bir gün gelir bastırdığımızı sandığımız duygular bir çığ gibi büyür ve biz o çığın altında kalırız.

Aynur KULAK: Hem öykülerin kendi içinde hem de öykülerin birbirleri ile kurduğu bir bağ var kurgusal anlamda, bu da bir bütünlük duygusu yaratıyor. Bu kendiliğinden mi oluştu, sırasıyla mı geldi yoksa yazdığınız öyküler dosya haline gelirken mi oluştu? Son dönemde artık hem türlerde (roman, öykü, uzun hikâye) hem de kurguda sınır çizgileri kalktı. Parçalı da olsa daha bütüne doğru bir gidiş var ve bu anlatıma da yansıyan bir durum. Mesela Mahir Efendi’nin Papağanı’nda sert bir dil yok, aksine yumuşak bir dil kullanımı var, anlaşılır, sakin, gayet güzel akıp yatağını bulan. Kurgu, anlatım, dil… Metni nasıl etkiliyor bu üçlü?

Arzu ALKAN ATEŞ: Açıkçası bir kitabın türünü belirterek okuru sınırlandırdığımızı düşünüyorum. Bir öykü kitabı bazen bir roman gibi de okunabilir. Sanırım Mahir Efendi’nin Papağanı’nda bunu denemek ve sonucunu görmek istedim. Fakat şunu belirtmeliyim ki yazmaya başladığımda bu fikir zihnimde oluşmamıştı. Yazdıkça öyküleri birbirine bağlayabileceğimi gördüm. Bu çok heyecanlandırdı beni. Çünkü bana göre öykünün ya da karakterin yazarına sürprizleri olmalı. Birçok yazarın bundan hoşlanmadığını biliyorum. Ama bu sürprizler beni heyecanlandırıyor. Ve farklı arayışlara sürüklüyor. Kuş ev ve Kızgınların Kemali’nden geriye kalan mercedesin doğması bu sürpriz sayesinde oldu. Çünkü öyküler birbirine bağlandıkça karakterler arasındaki bağı koruyacak laytmotiflere ihtiyaç duydum. Anlatıma gelince iki anlatıcısı var gibi görünse de aslında çoklu bir anlatım söz konusu öykülerde. Nineler, dedeler, papağan ve karakterlerin bazıları zaman zaman sazı ellerine alıyor. Bunu yapmaktaki amacım ise olaylara başka bir gözle bakma isteğiydi. Hatmi nenenin ya da Yunus dedenin anlattıkları, anlatıcılarımızın hikâyesinde başka bir ses olarak duyuluyor. Başka seslere de kulak vermek, bu sesleri duyurmak istedim.  Dil meselesine gelince türü ne olursa olsun, bir edebi eserin,  her şeyden önce dil işçiliği olduğunu düşünüyorum. Yazdığımız şeyin konusu ne kadar ilginç olursa olsun, yarattığımız karakterler ne kadar sahici olursa olsun eserden geriye kalacak olan sestir. Bütün türler için bunun geçerli olduğunu düşünüyorum. Bir öyküyü kitabını, bir romanı bitirdiğimde yazarının sesini duymuşsam konu da karakterler de önemini yitiriyor. Bunların önemsiz olduğunu söylemiyorum. Dilin bunların altını çizdiğini vurguluyorum. Mahir Efendi’nin Papağanı’nın sesi Arzu Alkan Ateş’in dilidir.

Aynur KULAK: Pandemi dönemi ile bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı hissiyatı çok hâkim sanırım hepimizde. Neden böyle bir dönem yaşadı sizce dünya? Ve gerçekten nasıl etkiledi tüm bu yaşananlar bizi? Edebiyata nasıl yansır bu durum sizce? Edebiyatta da yeni oluşumlar, yeni anlatımlar söz konusu olur mu?

Arzu ALKAN ATEŞ: Açıkçası bu dönemde kendime çok yaklaştım. Çünkü felaketler, yaslar, acılar insanın içine –özüne- dönmesine olanak sağlar. Sorular sorar, cevaplar veririz kendimize. Tüm çıplaklığıyla gerçeklerle yüzleşiriz. Ne oldu da bunları yaşadık? Hepimiz bu soruyu sormalıyız kendimize. İnsanın hırsı, açgözlülüğü, kendini bilmezliği döndü dolaştı bir ok gibi kendi kalbine saplandı. Canımız yandı. Canımız yandığı için de dünyaya yaptığımız kötülüğü gördük. Acı, insanı terbiye eder. İnsanlığı bir virüsün terbiye edeceğine kim inanırdı? Oysa distopyalar bir gelecek senaryosu olarak duruyordu önümüzde. Dünyanın tükenen kaynakları kadar gerçekmişler. Ama canımız yanmadıkça gerçeklerle maalesef ilgilenmiyoruz. Umarım unutmayız bugünleri. Bu günlerin verdiği sıkıntıyı, yaşattığı acıyı unutmayız da bencil ve hedonist yaşamımıza geri dönmeyiz. Doğayla bütünleşerek, onun belleğinin bir parçasıymış gibi yaşamayı öğreniriz.

Bu günlerin edebiyata yansıyacağı muhakkak. Hatta şimdiden yansıdığını söylemek mümkün. Kendimizle baş başa kaldığımız bu günlerde ürettik. Ürettiklerimiz birikti. Tabii bu birikenlerin içinde bu günlerin sıkıntısı da var. İkinci dünya savaşından sonra bunalım edebiyatı doğmuştu. Pandemi günlerinden nasıl bir edebiyat doğacak açıkçası ben de çok merak ediyorum.