Bugün bir dizi oyuncusunun sosyal medya paylaşımı ve onun üstüne söylenenler bana Augusto Boal’un Ezilenlerin Tiyatrosu kitabında paylaştığı bir anısını hatırlattı. Ajitprop tiyatroyu neden bıraktığını anlatmak için Augusto Boal’un kitabına aldığı bu anısının, coğrafya değişse de tarihler değişse de olaylar değişse de canlılığını koruduğunu söyleyebilirim.

Augustu Boal’dan*

“1960’ların başında, tiyatro grubumla -Sao Paulo Arena Tiyatrosu- çok fazla seyahat ettim. Yoksul bölgelere gittik, Brezilya’da yoksulluğun en fazla vurduğu bölgelere: Sao Paulo’nun iç kesimlerine, Kuzey-Doğuya… Aşırı yoksulluk Brezilya’da hala devam eden bir özellik. Ortalama aylık gelirin 50 Amerikan dolarından daha az olduğunu ve halkın büyük çoğunluğunun bunu bile kazanamadığını söylemek yeterli. Yeni ve güvenilir araştırmalara göre, bugün orta-kademe bir işçi geçen yüzyılda bir efendinin kölesini beslemek, giydirmek ve bakmak için yaptığı minimum harcamayı kazanarak evine geliyor. Ancak Brezilya uluslararası kapitalist ekonomiler liginde sekizinci sırada yer alıyor. Aşırı zenginlik, en berbat sefaletin yanında yer alıyor. Ve idealist sanatçılar olarak bizler, böylesi vahşete suç ortaklığı edemezdik. Buna karşı isyan ettik, kanımız tepemize çıkmıştı ve acı çekiyorduk. Oyunlar yazdık ve oynadık, adaletsizliğe karşı saldırgan bir öfke taşıyan, şiddetli ve heyecanlı oyunlar. Bunları yazarken kahramansı, oynarkende kutsal bir üslup kullandık: Neredeyse her zaman bu oyunlar, oyunculardan oluşan koroların söylediği teşvik edici ilahilerle ve vurgulanan şu dizelerle son buluyordu: Özgürlük için kanımızı akıtalım! Toprağımız için kanımızı akıtalım! Kanımızı akıtalım, kanımızı akıtalım!

Ezilenleri baskıya karşı mücadele için teşvik etmenin gerçekten aciliyet taşıyan bir durum olduğu bize çok doğru geliyordu.

Hangi ezilenler?

Hepsi. Genel anlamda ezilenler. Çok genel anlamda. Ve sanatımızı Hakikatleri söylemek, Çözümleri üretmek için kullandık. Köylülere toprakları için nasıl savaşmaları gerektiğini -büyük şehirlerde yaşayan bizler- öğrettik. Siyahlara ırksal önyargılara karşı nasıl mücadele etmeleri gerektiğini -neredeyse tümü beyaz, bembeyaz olan bizler- öğrettik. Kadınlara baskıcılara karşı nasıl savaşmaları gerektiğini öğrettik. Hangi baskıcılar? Bir erkeğe karşı hepimiz feministken -ve neredeyse hepimiz erkekken- neden biz? Ne olursa olsun iyi niyetliydik.

Ama bir gün

-Her hikayede er ya da geç bir gün gelir- öylesine, güzel bir gün, Kuzey Doğu’da küçük bir kasabada, köylülerden oluşan bir seyirci grubuna muhteşem müzikli gösterilerimizden birini oynuyorduk; sadece köylülerden oluşan kendinden geçmiş seyircimize kahramansı sözleri olan “Kanımızı akıtalım!’ı söylüyorduk. Gösterinin sonunda iri yarı bir köylü, kocaman bir erkek irisi, gözleri dolmuş bir şekilde yanımıza geldi:

İşte bu çok güzel bir şey; sizin gibi insanlar, genç insanlar, şehirli insanlar, aynen bizim gibi düşünüyorsunuz. Biz de sizin yanınızdayız, biz de toprağımız için kanımızı vermemiz gerektiğini düşünüyoruz.

Gurur duymuştuk. Görev tamamlanmıştı. Mesajımız temiz ve parlak bir şekilde yerine ulaşmıştı. Ama Virgilio -asla adını, yüzünü ve sessiz gözyaşlarını unutmayacağım- sözlerine şöyle devam etti:

Siz de aynen bizim gibi düşündüğünüze göre, şunu yapacağız: Öğle yemeği yiyeceğiz (gün ortasıydı) ve sonra hep birlikte gideceğiz, siz kendi silahlarınızla biz bizimkilerle albayların (Brezilya’da büyük toprak sahipleri kendilerini “albay” diye adlandırır; bu tanımlamanın hiçbir askeri yönü yoktur.) kabadayılarını paketleyip göndereceğiz; bir yoldaşın toprağını ele geçirdiler, evini ateşe verdiler ve ailesini öldürmekle tehdit ettiler. Ama önce yemek yiyelim…

Hepimizin iştahı kaçmıştı.

Düşüncelerimizi kelimelerle ifade etmeye çalışarak, yanlış anlaşılmayı düzeltmek için elimizden geleni yaptık. Dürüstlük en iyi politika gibiydi: Tabancalarımız teatral aksesuarlardı, gerçek silah değillerdi.

“Ateş etmeyen silahlar mı?” diye sordu Virgilio şaşkınlıkla. “Peki o zaman ne işe yarıyorlar?”

Oyun oynarken kullanılıyorlar, geçekten ateş etmezler. Biz ciddi sanatçılarız, vaaz ettiklerimize inanırız, tamamen samimiyiz, ama silahlar… sahte.

Tamam, madem silahlar sahte, onları çöpe atalım. Ama sizler sahte değilsiniz, samimisiniz, sizi kanın nasıl akması gerektiğini söylerken gördüm. Samimisiniz o halde bizimle gelin, herkes için silahımız var.

Korkumuz paniğe dönüşmüştü. Zira, silahlarımız ateş etmez ve bizler de nasıl nişan alınacağını bilmezken, gene de samimi ve sahici olduğumuzu -hem Virgilio’ya hem de kendimize- açıklamak zordu. Yapabileceğimiz en iyi biçimde kendimizi açıkladık. Onlarla gitmeyi kabul etseydik, yardımdan çok engel oluşturacaktık.

O halde,

Siz gerçek sanatçılar, kanın akması gerektiğini söylerken, akması hakkında şarkı söylediğiniz kan sizin değil bizim kanımız, öyle değil mi?

Niyet konusunda kesinlikle samimiyiz ama biz gerçek sanatçılarız, gerçek köylü değiliz! Virgilio, geri gel, bu konuda konuşalım… Geri gel.

Onu bir daha hiç görmedim.

Virgilio’yu hiç unutmadım. O anı da unutmadım -kendi içinde bana hala güzel bir şey gibi görünen- sanatımdan utandığım o anı. Yanlış neredeydi? Muhtemelen, hala bugün bile haklılığına inandığım teatral janrda değildi. Ajitprop -ajitasyon ve propaganda- politik mücadelede aşırı derecede etkili bir araç olabilir. Yanlış, bizim onu uygulama biçimimizdedir.

O zamanlarda, Che Guevara çok güzel bir cümle yazmıştı:

Dayanışma aynı riskleri almak demektir. Bu yanlışımızı anlamamıza yardım etti. Ajit-prop iyiydi; iyi olmayan bizim kendi önerilerimizi uygulamaktan aciz olmamızdı. Büyük şehirli beyaz erkekler olarak bizlerin, taşralı siyah kadınlara öğretecek çok az şeyi vardı…

Bu ilk karşılaşma -soyut bir köylülük’tense kanlı canlı gerçek köylüyle karşılaşma- sarsıcı ama aydınlatıcı olduğundan, ne bir daha öğüt veren oyunlar yazdım ne de “mesaj” gönderdim. Diğer herkesle aynı riskleri aldığım zamanlar dışında”

Bu anlattığından yola çıkarak Augusto Boal ’un tiyatrosuna Virgilio’nun yön verdiği söylenebilir. Virgilio, oyuncunun maskesini düşürerek tiyatroya yaptığı katkının farkında mıdır? Bilemiyorum. Bildiğim tek şey tuzu kuru kahramanlık destanları söyleyenlerin sahtekâr olabileceği sanırım bunu bana Virgilio öğretti.