2015’in son günlerinde Begüm Tarako, ikinci solo albümü “7” ile dinleyenlerinin karşısına çıktı. Tarako çok da sık görülmeyen bir şeyle, albümü bir kitap gibi, birçok hikâyesiyle sunmuş dinleyicisine. Okur ya da dinleyiciden ziyade izleyici yaratmış. Hikâyelerini okurken, sesini dinlerken, her şey hayal gibi canlanıyor gözümüzde. Albüm üzerine Begüm Tarako ile söyleştik.

İkinci albümünüzle dinleyicinin karşısına çıktınız. Nasıl bir süreçten geçti albüm?

Toplumca çok yoğun olumsuzluklara maruz kaldığımız bir dönemden geçti. Buna bir de benim görece aşırı düşünce yapım da eklenince bir nevi her şeyi akıtmaya çabaladığım yorucu bir yolculuk oldu. İlk albümün ilk videosunu  Mayıs 2013 ‘te yayınlamış ve ardından kendimizi topyekün bir direnme halinde bulmuştuk. Açıkçası albüm vs. bir süre uçup gitti gündemimden. Hatta lansman dışında bir kez bile çalamadık. İçte kalışlara içte kalışlar ekleniyordu tabi ama onu bile bugün daha çok hissediyorum. O günler farkında değildim. Sonra ben kendimi o ruh hali içerisinde yazarken ve ilk albümün ardından düşündüğüm fikri geliştirirken buldum. Bir oranda o günlerin getirdiği sıkıntılı ortamın zihnimde tüm yaşamımla buluştuğu bir günlük tutuyordum. Sonra onu böyle bir tasarıya ulaştırdım. Gerçekleşmesi zor görünüyordu ama 7 ‘nin kendi içinde bir enerjisi var.  O doğal olarak, kendi kendini gerçeğe dönüştürdüğü bir süreç geçirdi. İhtiyacı olan herkesi ve her şeyi kendisine çekti.

Neden “7” ?

Öyküleri daha fazla uzatırsam fazla geleceği azaltırsam eksik kalacağı noktaya geldiğimde toplam 7 tanelerdi. 7 benim doğum günüm, hayatımda çok fazla 7 var. Tüm bunlarla birlikte bir de hiçbir öyküyü ya da şarkıyı ön plana çıkartmak istemediğim için 7.

Albüm hem görsel hem müzikal hem de edebi olarak sizi dinleyenlere temas ediyor. Bu çok zekice yapılmış bir iş. Neyi kurguladınız?

Teşekkür ederim. Kurguladığım şey şarkıları izletebileceğim okutabileceğim duyurabileceğim  tüm imkanları kullanacağım, olabildiğince geniş perspektifli bir tasarımdı. Ben sanat ve tasarım fakültesinde okudum. Oradan edindiğim bir algıyla disiplinler arası bir yapı geliştirmeye çalıştım. Ve elimden geldiğince doğru bağlantılarla şeffaf geçişlerle bütünde bir tam oluşturmak istedim. Aynı döngüdeki melodiler, tekrar eden kelimeler, birbirine gönderme içeren terimler, görseldeki yansımalar, bir yandan yansıyamamalar,  yazıların akışındaki ritmin müzikteki karşılıkları gibi. Tabi mutlaka eksikler hatalar vardır. Belki de anlattığımı karşılamaz bilemem. Ama yapmak istediğim buydu.

Çünkü şarkılar biraz yalnız kaldı sanki biraz hor kullanılıyorlar. Onları bir çikolata gibi tüketir olduk. Hepsi bizim tadını sevdiğimiz çikolatadan olsun ister olduk. İnanılmaz bir tüketim içerisindeyiz her alanda. Tam tersini yapmak gibi bir çabam oldu nedense ben de bilemiyorum. Üzülüyorum sanırım onları kaybetmeyelim istiyorum. Bu isteğim gönülden yazılan içinde bir mana taşıyan tüm şarkılar için geçerli.

begüm2

Şarkılar mı öyküleri doğurdu, yoksa öyküler mi şarkıları? Bu albümü nasıl anlatmalı insanlara?

Sıralamalarım genelde tersten oluyor benim. Tümden geliyorum. Burada da varmak istediğim şey temelde şarkıların geldikleri dünyaydı. O yüzden yazacağım şarkının konusunu yani adını buldum. Adını bulduktan sonra öyküsünü yazmaya çalıştım. Bu arada bu yazarlık adı altında yapılmış bir şey değil. Derdim farklı ve derinlikli , biraz katmanlı bir çalışma gerçekleştirmekti. Ben şarkı yazarken de şiirle başlayamıyorum zaten pek. Genellikle düz yazılardan çıkarıyorum sözleri. İşte tam da bunu paylaşmak çok güzel bir duygu oldu. Çünkü yöntemler genellikle saklanan şeyler oluyor.

öyküler bittikçe şarkı sözlerini içlerinden çıkardım. Çıkan şarkı sözlerine de müzikler yazdım. Celse’nin şarkısı dışında hepsini bu yöntemle yaptım. Her şey bittiğinde de görsellere ve kayıtlara geçtik.

Albümü anlatma noktasında bende zorlanıyorum bazen. Belki de herkes kendi algıladığı gibi anlatmalı.

“Ruhlarımızı kaybetmeden yaşayıp, tutunabilirsek şayet el ele…” diyorsunuz. Neler olabilir o vakit?

Dünyanın içinde son ses çağlayan harika bir eser üretebilmiş oluruz. Tabii bu ütopik bir yaklaşım bugünler için. Fakat gerçekten aslında o kadar da basit ki. Aynı yazıda soruyorum  “tamlıksa birlikse orada bir önemsiz olasılığın ucunda hepimiz için beklerken, biz hangi seçimleriz?” Aslında ben öykülerde bunun yanıtını ya da kendimce böyle bir şeye ulaşmanın yöntemini bulmaya çalıştım. Uçsuz Tango‘yu Alaca’ya bağladığımda kaybettiğimiz şey masumiyetimiz ve vicdanımız, sıklıkla kullanılan metaforuyla da içimizdeki çocuk. Hiçbir çocuk “şimdi  git onun elini sımsıkı tut sakın bırakma” dediğinizde o eli bırakmaz. Böyle bakınca ne kadar basit değil mi? Bu cümleyi okuduktan sonra gözünüzün önüne gelip sizi gülümseten o fotoğraf gibi olabilir dünya.

Albümün genelinde ve albüm içi yazıtlarda hayata ve topluma dönük bir sitem, bir memnuniyetsizlik seziyorum.

Açıkçası hayata optimist bakamayalı çok oldu. Aslında öykülerde başta kendime bu sitem kendimden memnuniyetsizlik. Sonra çevre sonra hayat. Hayat dediğimiz şeyi biz oluşturuyoruz hepimiz. Hiçbir şeye öteki diye bakamıyorum ben. O yapmış ama ben yapmıyorum bile diyemiyorum. Yani insan diye bakıyorum ben sen o. Aynı. Şimdi birlikte bakalım. Her gün yaşanan tüm dünyada her yerde yaşanan akla vicdana sığmayan binlerce olay var. Bunu yapan da yapmasında emeği geçen de alakası olmayan her şeyi içine katmıyor mu. Ayrı kalabiliyor muyuz yaşamdan. Nasıl daha farklı hissedebilirim ki? Belki de ruh halimden koparabilmeliyim bazen yaptıklarımı. O da bir yöntem de işte ben onu henüz beceremiyorum.