2011 yılında yayınlanmaya başlanan ve son yıllarda ülkemizde de oldukça yankı uyandıran Black Mirror dizisinin konusu, hızla gelişen teknoloji ve bunun birey üzerindeki etkisi, örneğin; bireyin yabancılaşması ve iletişimsizlik problemleri gibi günümüzde güncelliğini koruyan konular üzerine.

Dizinin bölümlerinden biri olan “Fifteen Million Merits“te ise sıkı bir tüketim toplumu eleştirisi yapılmaktadır.

Fifteen Million Merits

Gözlerinizi duvarları tamamen ekranla çevrelenmiş bir odanın içinde açtığınızı düşünün. Dijital horonuz ötüyor, uyanma vakti geldi. Uyanır uyanmaz siz de diğer herkesin yaptığı gibi doğruca kondisyon bisikletlerinin olduğu odaya geçiyorsunuz. Bisiklete binerek hem güç üretimi sağlıyorsunuz, hem de para puanınızı arttırıyorsunuz. Peki bu para puanlar nerede kullanılıyor? Dişlerinizi fırçalamak için kullanacağınız diş macunu, yemek yemek gibi temel ihtiyaçlarınız için bu para puanları kullanabilirsiniz. Dahası ekranınızdaki bazı yayınları da bu para puanlarla izleyebilirsiniz, hatta izlemek istemediğinizde de yine bu para puanlarla ekrana gelişigüzel gelen teklifi reddedebilirsiniz. Kondisyon bisikletinizi kullanırken ister televizyon programları izleyin, isterseniz oyun oynayın, tercih sizin… Örneğin bir bisiklete binme oyununu kondisyon bisikletinizle eş zamanlı olarak oynayabilirsiniz. Ya da sanal bir kemanla vakit geçirebilirsiniz. Bu aktiviteleri seçmek ise tamamen size kalmış.

Artık ekranlar her yerde…

Tuvalete girdiğinizde, ellerinizi yıkarken yüzünüze baktığınız aynada bile, porno reklamı karşınıza çıkabiliyor. Önünüze bir görüntü geldiğinde ise onu izlemek zorundasınız ya da para puanla izlemediğiniz için ödeme yapmalısınız. Eğer izlememek için gözlerinizi kapatırsanız ekran izlemeniz için uyarı yapıyor. Yani kaçış yok ya para puanlarınızdan olacaksınız, ya aklınızdan…

“Hot Shot” Programı

Hot Shot” adındaki program “Yetenek Sizsiniz” benzeri bir program. Bildiğimiz gibi bu tarz programlar dünyanın birçok yerinde benzeri bir formatta yayınlanıyor. Aynı formattan alınmış olması dolasıyla, bu programların birçok ögesinin benzer olması pek şaşırtıcı değil. Ancak, bu yarışmalardaki jürilerin, benzer karakter özelliklerine sahip olması gerçekten ilginç. Dizinin bu bölümünde de ekranlarda görülen benzer bir program, Hot Shot. Jüriler yarışmacıların özel hayatlarına burunlarını sokmakta tamamen serbestler. Bu arada jüri üyeleri aynı zamanda ekranlarda yayınlanan diğer programların yapımcıları…

Cinsellik vurgusu

Dizinin en önemli bölümlerinden biri başkarakterlerden Abi Khan’ın yarışmak için programa gidişiyle başlıyor. Jüri üyelerinden biri Abi’den tişörtünü çıkarmasını ister. Seyirciler de bu isteği alkışlarıyla destekler. Çünkü program ne kadar heyecanlı olursa herkes için o kadar iyidir. Yarışmacının ne düşündüğü ve ne hissettiği bu noktada önemsiz kalır. Jürideki diğer yapımcı, arkadaşına hak vermektedir:

Sesin gerçekten iyi… Fakat dünyadaki en büyüleyici ses değil. Sadece iyi. Bence kimse aslında sesini duymuyor. En azından izleyiciler arasındaki erkekler duymuyor. Dış görünüşün buna engel oluyor” der, onu erotik kanallarda görmek istediğini söyler. Yayındaki erotik kanalın yapımcısı olan jüri üyesi ise “Artık, hiç pedal çevirmen gerekmeyecek… Bizim yayınlarımızda star olursun. (Sadece şarkı söylersen) mobilyadan farkın olmaz. Tüm o utancı ve o onaylamayan sesleri unut. Bizim onlara karşı ilaçlarımız var” diyerek Abi’yi yüreklendirmeye çalışır. Kadın olan jüri üyesi de ekler. “Doğrusunu istersen tatlım ya o, ya da bisiklet.” Devamında diğer jüri üyesi “Bu canımı sıkmaya başladı” diyerek araya girer girer. “Sence o spot ışığına kim güç sağlıyor? Milyonlarca insan. Onlar. Bütün gün boyunca dürüstçe pedal çeviriyorlar. Onların sağladığı enerjiyle oluşan o ışığın altında sen duruyorsun ve kararsızlık hissediyorsun. Biliyor musun? Senin yerinde olmak için her şeyi yaparlar ve ne gerekirse yaparlardı.” Abi, erotik kanalda çıkmayı kabul eder, kadın olan jüri üyesi gözyaşlarını tutamaz.

Tüketimi en önemli edim sayan günümüz toplumu, birçok düşünür tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirmenlerden biri olan Baudrillard, “Tüketim Toplumu” kitabında medyanın bireyler üzerindeki ikna kabiliyetinden sıkça bahseder. Özellikle de reklamlara dikkat çeker:
Bu toplumun, genel bir düzeyde, kendine başlık olabilecek, şu hayran olunası reklam sloganını benimsediğini söylemek istiyoruz: ‘Düşlediğiniz beden kendi bedeninizdir.’ Bir tür devasa toplumsal narsizm, toplumu kendine affettiği imgeleyle karışmaya ve bu imgede soğurulmaya, reklamı insanları kendi bedenlerine ve bedenlerinin çekiciliğine ikna etmesinde olduğu gibi kendi hakkında ikna olmaya zorluyor”(Baudrillard,1997).

Dizide de Baudrillard’ın de bahsettiği gibi medya sektörünün sözcüleri olan jüri üyeleri bireyin “keşfedilmemiş” güzelliğini keşfeder. Abi’yi önce kendi güzelliğine inanmasına ikna ederler, sonra da erotik bir şovda oynamasına… Jüri üyelerinin de dediği gibi Abi’nin iki tercihi vardır. Ya bisikleti sürmeye devam edecek ya da teklifi kabul edecektir. Aslında teklif göstermeliktir. Abi’nin burada tercih şansı yoktur. Tüketim toplumunda birey sistemin kendi sunduğu seçenekler arasında bir tercih yapar. Bu da aslında bir tercihin söz konusu olmadığını göstermektedir.

Ayrıca Baudrillard aynı kitapta, en güzel, en eşsiz tüketim nesnesinin beden olduğundan bahseder. Tüketim toplumunda güzellik, zayıflık gibi bazı kavramlar diğer tüm zamanlarda olduğundan daha fazla ön plana çıkmıştır. Çünkü artık beden, üzerinden para kazanabilecek bir “meta” haline gelmiştir. Dizide jüri üyesinin Abinin tişörtünü çıkarmasını talep etmesi bunun bir örneğidir. Dizinin kırılma noktalarından biridir. Bu istek ahlakı sorgulatan bir istektir. Bu soruyla başlayan ve Abi’nin erotik şovu kabul edişiyle devam eden süreç ise Abi’nin yabancılaşma sürecidir.

Tüketim toplumu eleştirisi

Abi’den hoşlanan, programa çıkması için onu teşvik eden ve gerekli parayı sağlayan Bing, Abi’nin sahnede yaşadıklarının şokunu bir süre atlatamaz. Daha önce yaşamından mutsuz olsa da bir şekilde sisteme ayak uydurarak, bisiklete binmeye devam eden Bing’in hayatındaki dönüm noktası, Abi’nin sahneye çıktığı gün olur. O da programa katılmaya karar verir. Sahneye çıkar. Dans etmeye başlar. Bir anda ani bir şekilde yanında getirdiği cam parçasını boğazına dayar. Söyleyeceklerini dinlemeleri için jüri üyelerini tehdit eder ve şiddetli bir şekilde konuşmaya başlar, var olan düzeni, jüriyi eleştirir.

“…En büyük hayalimiz var olmayan avatarımız için yeni bir uygulama almak. O, orada bile değil. Var olmayan şeyler satın alıyoruz. Bize gerçek, bedava ve güzel bir şey gösterin. Gösteremezsiniz…”

Baudrillard, tüketim toplumunda gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçların birbirinden ayrılamayacak hale geldiğinden bahseder. Bu noktada bireyin, tüketim mallarını satın alması ve kendini satın aldığı bu şeyler üzerinden tanımlaması bir zorunluluk haline gelmiştir. İhtiyaçların belirlenmesi ise medya aracılığıyla olmaktadır. (Baudrillard,1997) Burada da Baudrillard’ın anlattığını görmekteyiz. Hangi şeyin gerçekten ihtiyaç, hangisinin üretilen ihtiyaç olduğu belirsizdir.

Dizinin anlattığı düzende, insanların kendilerine eşya alması yasaktır. Sistem bireyleri bu şekilde çalışmaya zorlamış olmaktadır. Bireyler sadece temel gereksinimlerini gidermek için değil, aynı zamanda avatarlarına eşya satın alabilmek için de çalışıyorlar. Bu şekilde de onlar sadece gereksinim duydukları kadar para puan kazanmakla kalmıyor ve daha çok üretimde bulunmaları için sistem tarafından teşvik ediliyorlar.

“Milyonlarca şakanın arasında bir şaka daha…”

Bing konuşmasından devam edecek olursak, konuşmanın sonlarına doğru Bing, okunu programa ve Jüriye yöneltiyor:

Bir mucize yakaladığınızda, onu küçük küçük parçalara ayırarak dağıtıyorsunuz. Ondan sonra da onu büyütüp, paketleyip 10.000 filtreden geçiriyorsunuz. Ta ki bir dizi anlamsız ışık haline gelene kadar… O sırada biz de gece gündür bisiklete biniyor ve nereye gidiyoruz? Ne için güç üretiyoruz. Hepsi küçücük hücreler ve ekranlar, daha büyük hücreler ve daha büyük ekranlar için… Şu anda yaşadığım şeyi alıp, batağa sokup kemiklerine kadar çökertip bir şakaya çevirdiniz. Milyonlarca şakanın arasında bir şaka daha...”

Jüri üyeleri, Bing’in konuşmasının ardından onun bu konuşmasını şova dönüştürmeyi teklif eder. Bing teklifi kabul eder. Dizinin bu bölümü, sisteme karşı çıkışın bile, sistemin kendisi tarafından nasıl eritildiğinin ve özdeşleştiğinin iyi bir göstergesidir.

Frankfurt Okulu düşünürlerinden Adorno ve Horkheimer bu sistemi “kültür endüstrisi” terimiyle açıklamaktadırlar. Adorno “günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır. Filmler, radyo ve dergiler bir sistem meydana getirir. Bu alanlarının her biri kendi içinde ve hep birlikte söz birliği içindedir. Siyasal karşıtlıkların estetik ifadeleri bile bu çelikten ritme hevesle uymakla birleşir” (Adorno,2007) diyerek, aslında dizideki Bing karakterinin sisteme olan eleştirel duruşunun, metalaşarak sistemle bütünleşmesini güzel bir ifadeyle anlatmış olur.
Bing’in toplum eleştirisi, şova dönüşerek kazanç elde edilen bir nesne haline gelir. Aslında bu noktada, Bing’in eleştirel konuşmasının rasyonelleştiğini de görürüz. Horkheimer “akıl tutulması” kitabında kültür endüstrisindeki rasyonelleşmeye dikkat çeker. Hayatın birçok alanı rasyonelleştirilen bir yapıya dönüşmüştür. Bu anlamda bireyin dürtüleri bile rasyonelleştirilir. Bireyin “toplumdan kaçacak yeri kalmamıştır. Ve nasıl rasyonalizasyon süreci artık pazarın isimsiz güçlerinin değil, plan yapan bir azınlığın bilinçli kararının eseriyse, kitlesel özneler de kendilerini öyle bilerek uyarlamak zorundadır: özne bütün enerjisini, pragmatistlerin deyimiyle, şeylerin hareketinin içinde ve o hareketin yönünde olmaya adamak zorundadır” (Horkheimer,1986). ”Aslında karakterin “milyonlarca şakanın arasında bir şaka daha…” sözü tam da Horkheimer’ın sözlerine denk düşmektedir. Bing medya yöneticileri tarafından uyarlanmış ve sisteme uygun haline gelmiştir. Yani karşı duruşu ‘sistemin hareketinin yönüne’ çevrilmiştir.

Daha dizideki birçok ögeye değinmek ve bunları günümüz toplumuyla bağdaştırmak mümkündür. Son olarak, Black Mirror adlı dizi, çağımızdaki tüketim çılgınlığına, iletişim problemlerine, teknolojinin olumsuz yönlerini güçlü bir anlatımla gözümüzün önüne sermektedir, diyebiliriz. Dizideki karakterlerinin yaşadıklarını, bizim de ileride yaşayabilecek olma olasılığımız da göz önüne alındığında, dikkate alınması gereken bir distopyadır.

Önceki İçerik54. Uluslararası Antalya Film Festivali’nden değerlendirmeler
Sonraki İçerikGılgamış Destanı Üstüne*
Gizem Şener
Gizem, yaşadığı sürece hayatı anlamlandırmaya çalışmaktadır. Yıllarca kendini sanatın türlü kollarına bırakmaktan alıkoyamamıştır. Tiyatro,resim, seramik, müzik gibi alanlar onu büyülenmiş, hepsiyle amatör olarak belli sürelerde ilgilenmiş, bir çoğu ile de ilişkisini hala devam ettirmektedir. 25 yaşından sonra çello öğrenmeye başlamayı hayatının meydan okuması olarak görmektedir. Aldığı sosyoloji eğitimi onun iş konusunda şansının gülmesine pek fırsat vermemiş olsa da onun dünya görüşünü önemli anlamda etkilemiştir. Lisans ile başlayan sosyoloji yolculuğunun devamı yüksek lisans ile gelmiştir. O özellikle "tüketim" konusunun varolan dünya düzeninin kilit noktalarından biri olduğunu düşünmekte, sürdürülebilir bir dünya inşa etmek için bu konuya eğilmenin önemine dikkat çekmek istemektedir. Bu yüzden de yüksek lisans tezini bu konuda yapmaktadır. Yeni insanlarla tanışmayı, sosyal bilimler konularında konuşmayı, yaratıcılık içeren faaliyetlere katılmayı, hem müzik dinlemeyi hem müziğin bir parçası olmayı öncelikli olarak sevmektedir.