Amerikan edebiyatının büyük ustalarından Jack London’ın, henüz endüstriyelleşmemiş döneminde boks sporunun toplum tarafından görülmemiş yoz yanlarını ele aldığı kısa, öz, yalın ve içinde bir de saf aşk hikâyesi barındıran Boksör adlı kitabı, boks sporu ve boksör psikolojisine uzak olanlar için okunması gereken eserlerden birisidir.

Hikayede, ünlü bir eski ağır sıklet şampiyonu olan koca Pat Glendon, onunla aynı adı taşıyan oğlu kusursuz ve dürüst yeni şampiyon genç Pat Glendon, spor ahlakından uzak bir menajer olan Sam Stubener ve son olarak da idealist genç kadın gazeteci Maud Sangster karakterleri öne çıkıyor.

Mücadele ve ring sporları yapan, ring görmüş, eline o eldivenleri geçirmiş, yumruk yemiş ve (slow motion kameralarla yakalanmamış olsa da) alnındaki ter yediği yumruğun etkisiyle savrulmuş bir sporcu olarak, koca Pat’in oğlunu nasıl bir tutkuyla boks sporuna hazırlayıp armağan ettiğini anlayabiliyorum.

Boks, birçok kişi ve toplum nazarında sert, acımasız, duygusuz, vahşi ve zekâ gerektirmeyen bir spor olarak görülüyor. Ringin dışından bakıldığında, üç dakikalık bir raunt boyunca rakibin saniyelik hamlelerine aynı süre içinde tepki vermeye çalışmanın, çok da büyük bir maharet olmadığı ve zekâ gerektirmediği düşünülebilir. En az üç raunt üzerinden oynanan bu oyunda, ağzında nefes almanı güçleştiren bir dişlikle rakibine yumruk atıp yumruk yemeyi, tutkuyla değil de şiddet yüklü duygularla açıklamak yaygın olarak kabul görmekte.

Koca Pat, ömrünün en kıymetli yıllarını verdiği bu spordan alabileceği her şeyi almış, emekli olmuş ve ardından bir dağ evinde inzivaya çekilmiştir. Eşi öldükten sonra, oğlu Pat’i ilkel sayılabilecek bu koşullarda ve annesiz büyütmek zorunda kalmıştır. Genç Glendon, babasından vahşi doğada yaşamanın dışında boks sporunun tüm inceliklerini de öğrenir. Bunların yanı sıra sanat ve edebiyatı da yaşamının bir parçası haline getirmiştir. Güçlü, iri yarı ve kusursuz fiziğinin yanında çok teknik bir boksör, aynı zamanda şiir yazan, fotoğraf çeken, Shakespeare okuyan bir birey olmuştur.

Genç Pat, büyük şehrin yozluklarından, kaosundan, düzenbazlıklarından, çirkinliklerinden habersiz kusursuz bir boksör, saf, ahlaklı ve duyarlı bir birey olmuşken, babasının daveti üzerine yanlarına gelen dönemin yeni yeni palazlanmaya çalışan menajeri, yine babası gibi emekli bir boksör olan ve hiç güven vermeyen Sam Stubener ile tanışmasıyla hem dünyanın zirvesine çıkacağı boks kariyeri hem de düzenin tüm yozluklarını göreceği yeni yaşamına başlar.

Sam Stubener, danışıklı dövüşler ayarlayarak yasa dışı bahis yoluyla kazanç elde eden, spor ahlakının yakınından bile geçmemiş çakal bir menajerdir. O yıllarda boks maçları seyir keyfi ve bahis oranları kaygısı içinde daha önceden menajerler ve bahis oynatıcıları tarafından belirlenen rauntta bitirilmekte, böylelikle de maçın biteceği raunda bahis oynayan bahisçiler ve menajerler kazançlar elde etmektedir. Bu çarkın içinde, durumdan haberdar olan boksörler, bahis oynatıcıları, belediye görevlileri ve emniyetten sorumlu polisler ile tabi ki menajerler başrollerdedir.

Kapitalist sistemin, boks dâhil tüm spor branşlarını endüstriyelleştirip her türlü sömürü ve yozlaştırmayla içlerini boşaltıp metalaştırdığını düşünürsek, bu durum çerçevesinde spor emekçilerinden önce sistemin kendisini hedef almamız gerektiğini düşünüyorum.

Neoliberal kapitalist politikalar karşısında ne denli gereken bir toplumsal refleks açığa çıkıyor? Bu sorunun cevabıyla birlikte boks ve spor emekçilerinin duruşunun birlikte ele alınması daha sağlıklı bir tahlil sağlayacaktır.

Günümüz dünyasında endüstriyel spor kavramının olmadığı tek ülke olan sosyalist Küba’yı ve Küba’nın spor politikalarını alt, orta ve üst yaş gruplarındaki tüm sporculara anlatmak, sadece spor emekçilerinin değil eşit, adil, özgür dünya düşleyen herkesin görevi olmalıdır. Sosyalist Küba’da kültür-sanat, edebiyat, bilim ve spor, ülkeye ve dünyaya karşı sorumluluklarını bilen doğru bireye ulaşmak için eşit düzeyde ele alınmaktadır ve sporun toplumcu bir bireyin bedensel ve ruh sağlığı gelişimi açısından önemli bir alan olduğu yasalarca beyan edilmektedir.

Kısaca, her kesimden insan, olması gereken toplumcu duruşa ne kadar mesafedeyse, sporcular da o kadar mesafedeler, başta boksörler olmak üzere hiç bir kesimden insan bu bağlamda sert eleştirilere maruz kalamamalı, kendi özelinde ele alınıp empati yolu aranmalıdır.

Tam bu noktada genç Glendon’a gelecek olursak, kusursuz bir ağır sıklet boksörü olan Pat, aynı zamanda edebiyata meraklı, şiirler yazan, resim yeteneğini geliştiremediği için fotoğraf sanatına yönelmiş, gazeteleri de takip eden bir kişidir aslında. Maç öncesi bir röportaj sırasında tanıştığı genç, güzel ve bir o kadar da idealist bir gazeteci olan Maud Sangster ile yakınlaşıp birbirlerini sevmelerinde, Pat’in boksör kimliğinden ziyade yukarıda sıraladığım ilgi alanlarının daha ağır bastığını belirtmemek olmaz.

Maud, refah düzeyi yüksek ailesinin ona sunmuş olduğu konformist yaşamı reddetmiş, kendi ayakları üzerinde durmayı tercih eden bir kadın. Maud da tıpkı Pat gibi sanat ve edebiyat düşkünüdür. Pat ile tek farkları, büyük şehirde büyüdüğü için şehrin pisliklerine hâkim ve aşina olan Maud’un bu pisliklere karşı “gard”ının hep havada olmasıdır. Maud’un boksu sevdiği için değil, boks sporu içindeki kirli oyunları araştırdığı için girdiği bu ortamdaki tanışmaları, hem kendisi hem de genç şampiyonun yaşamının dönüm noktası olur.

Pat, o zamana kadar menajerinin ona söylediği “seyirciler maç izlemek için para ödüyorlar, bu yüzden maçı şu raunda kadar uzatmalısın, buradan mutlu ayrılmalılar” sözünü gerçek bellemiştir. Ta ki Maud ona bu maçının biteceği raundu söyleyene kadar.

Gerçek, Pat’in yüzüne hayatında inen en sert kroşe gibi patlar ve o gün kariyerini noktalamaya karar verir. Ama bu sıradan bir noktalama olmayacaktır. Sırada, en ünlü rakibi vardır. Bu maçı hem kendisine söylenen raundda bitirmeyecektir hem de salonu dolduran seyircilere bu bozuk çarkta dönen tüm dolapları haykıracaktır. Nitekim Pat, büyük bir şampiyona yakışan bir maç çıkartır ve büyük bir şampiyonda olması gereken bir toplumcu sorumlulukla bozuk düzeni tek tek anlatır tüm seyircilere.

Şampiyon, ringlere veda edip Maud ile evlenmek üzere doğup büyüdüğü dağ köyüne gitmeden önce ring ortasında son olarak şu sözleri haykırır: “Hile ile spor aynı ringi paylaşamaz!”

London’ın kitabında anlattığı Pat karakterine rastlamak, günümüz dünyasında mücadele sporlarına olan ön yargılarımızı kırarak baktığımızda çok da zor değil. Bu sporlara yönelimin altında neler olduğunu anlamaya çalışmak, doğru bir başlangıç olabilir.

Örneğin, Filipinler’de yoksulluktan kurtulmak için yumruk atmayı öğrenen gençler, Amerika’da neo nazilerden korunmak için özsavunma ihtiyacı duyan siyahlar, alt orta sınıf içinde yaşamı ezilmekle geçip buna bir refleks olarak şan, şöhret, saygınlık hayali kuran gözü pek gençler… Bu örnekler daha da uzatılabilir, fakat kısaca toparlamak gerekirse başta boks olmak üzere tüm mücadele sporlarına yönelen gençler çok büyük bir oranda yoksullar ve ezilenler arasından çıkar.

Sonuç olarak boks ve diğer mücadele sporlarıyla uğraşan insanlara doğrudan vahşi bir işle uğraşıyor gözüyle bakmak çok sakıncalı. Mücadele sporlarıyla uğraşan bir birey olarak şunu oldukça net bir biçimde söyleyebilirim; hayatın her alanında, her meslek grubunda insanlarla kurulan doğru iletişim, bizim için kazanılmış birer raund olacaktır. Gönül ister ki, günümüz dünyasında endüstriyel spor anlayışına karşı profesyonel para kazanma kaygısıyla değil de Kübalı efsane boksör Teofilo Stevenson gibi amatör bir refleksle kapitalizmin çenesine yumruklar sallansın.

Eşit, adil ve özgür bir dünyada, fiziken ve ruhen doğru birey olma yolunda spor yapılacak günler görmek dileğiyle.

**Bu yazı ilk olarak BirGün’de yayınlanmıştır.