17. festivaliyle salonlarda yer alan !F İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, yine sinemaseverlerin karşısına fark yaratan filmlerle çıktı. !F’in değişmez bölümleri Keş!f, Aşk & Başka bi’ Dünya, Galalar ve !F music yine güzel filmlerle doluydu. Bu sene ilk defa yapılan “!F Yeni” bölümü ise, yerli filmleri içine almıştı ve !F’te yerli filmleri görmek çok güzel. Bu yıl “Kar” ve “Arada” filmleri gençlik ve müzik açısından zaten !F’te olmasa olmaz filmlerdi. “Kar” ve “Yüzleşme” daha önceki festivallerden izlediğim yapımlardı. Bu yıl toplamda 10 film izlediğim !F İstanbul’un Ankara ayağında, hangi filmleri izlemişim şöyle bir bakalım…

ARADA

Türkiye’nin ilk Punk filmi olarak Mu Tunç yönetmenliğinde karşımıza çıkan Arada, yerli sinema için yepyeni bir kapı aralıyor. Genç bir punk şarkıcısı olan Ozan’ın tuhaf bir gününe şahit oluyoruz filmde. Aynı zamanda ‘doğum günü’de olan bu gün içerisinde ertesi sabah Kaliforniya’ya gidecek gemiye binmesini ve buradan ‘kurtulmasını’ sağlayacak biletin peşinden 90’lar İstanbulu’nun sokaklarında ve mekanlarında kayboluyoruz.

Arada’nın yerli sinemamıza farklı bir soluk getireceği umudundayım. Ana akım sinemada da bağımsız sinemada da, alt kültürü bu kadar derinleyerek işleyen bir yapımla karşılaştığımızı söyleyemeyiz. Bu anlamda düşünürsek, Arada bu açığa merhem oluyor. Aktüel kamerayı, özellikle zamansız İstanbul sokaklarında ve konser anlarında çok sevdim, büyük hareketlilik çok yakışmış. Finaldeki son saniyede beni acayip merakta bıraksa da filmde en çok sevdiğim zamansızlık ve sonsuzluk oldu. Burak Deniz ve Büşra Develi’nin kendilerine ve rollerine hakim başarılı performanslarında nefes aldım.

A CIAMBRA

Italya’nın güneyindeki bir Roman mahallesinde geçen “ A Ciambra” da, merkezdeki karakterimiz Pio. 14 yaşında bir ergenin gözünden izlediğimiz hikâye, girişte bocalama yaşıyor ve ana hikayesine girmekte zorlanıyor. Ama gelişme bölümünde asıl meselesine geliyor ve aslında anlatmak istediği hikâyeyi anlatıyor.

Pio karakteri gözünden bir hayat izliyoruz aslında, film boyunca Pio’yuz denebilir. Alkol ve sigara kullanıyor, suça bulaşan bir ailede yer aldığı için onlar gibi olmak istiyor fakat ailesi onun bunları yaşanmasını istemiyor. İnatçı ve ergenliğin verdiği heyecanları erkenden yaşayan sağlam bir karakter portresi çizilmiş ve bu genç oyuncu Pio tarafından başarıyla canlandırılmış. Müzik seçimleri, günümüzün beğenilen tarzlarına uygundu ve başarılı seçimlerdi. At simgesi Pio’yu yeni bir hayat için yönlendirici ve umudu simgeler cinsten. Filmin birçok yerinde karşılaşmamız güzeldi.

Filmde genel olarak ergen veya çocukların alkol ve sigara tükettiğini ve hırsızlık yaptıklarını görüyoruz. Hırsızlığa özendirici ve arkadaş bağının bozulmasına doğru hareketler yenine daha yapıcı devam edebilirdi. En azından bu şekilde başlayıp, doğru yolu göstermesi gerekir bir filmin… Malikane sahnesi, yangın sahnesi gereksiz olduğunu görebiliyoruz. Çünkü fazlalık kapladığı ve süre uzatmak için olduğu çok belli.

UZAKTA HAVLAYAN KÖPEKLER / THE DISTANT BARKING OF DOGS

“Uzakta Havlayan Köpekler” de, çatışmanın çok yakınlarındayız, patlama seslerinin yankılandığı sınır köylerinden birinde babaannesi ile birlikte yaşayan Oleg’in gözünden hikâyeyi izliyoruz. Savaşın yaşandığı bir ortamda, anneanneleriyle birlikte yanaşan iki kardeşin hayata tutunma, yeni öğrenişler macerası bir bakıma…

Film aslında belgesel bir havada geçiyor, anlık olaylar güzel bir anlatımla karşımıza çıkıyor. Fakat yeri geldiğinde kötü örnek ola durumlarını da veriyor film ve sonunda bu yanlış davranışın doğru olmadığı durumunu da anlatıyor. Ve finalde asıl meseleye varmak biraz uzun sürüyor. Savaş efektinin arkada, çok yerleştirilmiş bir şekilde olduğu belli oluyor.

İki kardeşin birlikte hayatı öğrenmeleri, ailelerinden sadece anneannelerinin olması, bazen onun bile olmadığı zamanlarda kendi başlarına bir şeyler yapmaları da önemli.

Farklı bir şey anlatılmaya çalışılmış bu filmde ve akılda soru işaretleri de kalmıyor değil…

ARAFTA

Hollanda ve Belçika’da büyümüş olan 4 farklı gencin, iş ve yeni hayat umutlarıyla köklerine döndükleri İstanbul’da tutunma hikayelerine gerçek bakış açısıyla bakan Arafta, yer yer izleyiciyi gergin hale soksa da, yer yer hüzünlendirebiliyor. Belgesel havasında ilerleyen yapım; yakın zamana ışık tutsa da, 4 farklı akıl yapısında ve istekleri olan gençlerin hayatlarına bakıyor yani 4 farklı hayatı takip ediyoruz. 4 hikayeyi takip etmek, kimi zaman birbiriyle karıştırma endişesi yüklese de, kurgusunun başarısıyla doğru bir mantıkta ilerliyor.

Filmin temel taşlarından bir tanesi, kuşkusuz yakın dönem gündemi. Kimi zaman “Gezi Parkı Olayları”ndan görüntüler ve onu destekleyici sözler söyleyenleri görsek de, hükümet kanadı görüntüleri ve hükümet destekleyici konuşmalar yapanları da görüyoruz. Ki her iki farklı görüşe sahip 2 gencimiz de filmde yer almakta. İlk başta acaba çok taraflı mı gidiyor dedirten olay akışı, sizi aslında meselenin sonunda “arafta” bıraktığının altını kalınca bir şekilde çiziyor ve ismine yaraşır bir şekilde sonlanıyor.

ANADOLU TURNESİ

2014 yılında amatör bir müzik grubunun Anadolu turnesini içeren belgesel film; Rock müziğini, doğayı ve Anadolu’yu bir araya getiriyor. 2014 politik gündemi olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de arka planına alan belgesel, bu durumda bazen temeldeki müzik meselesinden şaşabiliyor. Gesi bağları türküsünün istek aldığı ve dağın tepesinde çaldıkları bölümü ayrı sevdiğimi söyleyebilirim.

Belgeselde aslında fazlaca boş ve uzun sahne var. Bahsi geçen müzik grubuna aşina olanlar belki anlayabilirmiş gibi geliyor. Grubun konseri görüntüleri gereğinden fazla uzun tutulmuş.

Aslında ana meselesini anlatmış ve “kendi müzikleri acaba Anadolu insanında nasıl bir etki yapıyor” durumu ölçülmüş, bu güzel bir çıkış noktası ve belgesele güzel gelen bir fikir. Ama daha sonra kaydığı başka yönler, filmi yolundan şaşırtıp çok uzatmış. Siyah beyaz olmasını çok çözemedim, belgeseli daha boğucu hale getirmiş.

İSTANBUL YANKILARI / ISTANBUL ECHOES

İstanbul Sulukule ve çevresinde yaşanan kentsel dönüşüm sürecini 4 kişi üzerinden anlatan “İstanbul Yankıları” belgeseli, sinemaseverlere 2010 yılından bu yana yaşanan durumları, zaman atlamalarıyla anlatıyor. Belgeselin içerisinde, bir çok konu bir arada barınıyor ve ana fikri anlamada ilk başka zorlanabiliyorsunuz. Fakat daha sonrasında aslında belgeselin kahramanları, kentsel dönüşüm hikayesini kendi hayatlarıyla bağlı bir şekilde anlatmaya başlayınca aslı mesele belirginleşiyor.

Poğaçacı amca, midyeci amca, bohçacı ve perdeci abla ile rap müziği ile ruhlarını ve mahallelerini kurtarmaya çalışan gençler aslında hikâyenin zemininde yer alsa da; o karakterlerin yanlarındaki eşleri, arkadaşları, dostları, tanıdıkları vs de bu hikayeye ortakla ve durumun vehametinin farkındalar.

PRİMALAR / PRIMAS

İzleyeni derinden etkileyecek olan bir hikayeyi gözler önüne seren “Primalar” belgeseli; geçmişte yaşadıkları büyük travmaları, fiziksel ve ruhsal olarak içlerinde taşıyan iki genç kadının bugününe fokuslanıyor. Film aslında girişinde; çok sade ve hikayeyi bilmeyenler için merak uyandırıcı, bir yandan kapalı bir şekilde anlatıma başlıyor. Fakat daha sonra iki genç kızın birbirlerine en derin yaraları açtıkları sahne geliyor ve oradan itibaren darmadağın oluyorsunuz.

Finalde siyah fonda danslar gerçekten belgesele yakışır kalıyor ve belgesele sinematografi katıyor. Tabi finalde genel olarak geçen “tecavüz” meselesiyle ilgili kızımızın konuşmaları eşlik ediyor. Farklı bir dil olduğu için belki de bunu düşünüyorum; film boyunca temel mesele “tecavüz”. Finalde bununla ilgili olan durum biraz daha az olabilirdi gibi geliyor. Belki Türkçe olsaydı dilimiz, az bile gelebilirdi.

TERAPİ / THE WORK

Kaliforniya’nın bir hapishanesindeyiz. Tek bir büyük odada dışarıdan gelen adamlar ve ömür boyu hapis adamlar karşı karşıyalar. 4 gün oyunca geçen terapi sürecine tanık oluyoruz. Farkı yaşamlar sürmüş, doğrumdan bu anlarında kadar bambaşka şeyler görmüş geçirmiş insanların, ortak psikolojilerine iniyoruz bir bakıma Terapi ile.

Aslında belgesel konusu olan terapi metodu ilgi çekici ve güzel bir hikâyeden yola çıkmıyor değil. Filmde yer alan hikayeler aslında ilgi çekici olsa da, bazı hikayelerin geçişi hızlı geçtiği için anlaşılması güç oluyor. Derindeki hikâyeyi tam anlamadan terapi sürecine giriş de zorlaşıyor. Belgeselde terapiyi yapan bir hoca var ve iki gruba ayrılıyor ekipler, fakat bir tek gruptayız. Tek grupta olmak belki kafa karışmaması nedeniyle seçim nedeni olabilir, ama ikinci grupta da neler olduğu merak konusu. Çünkü dikkatin çekildiği gruptayken öbür gruptan gelen sesler dikkati dağıtıyor. Kurguda iki gruptan da mix yapılsa daha sağlıklı bir veri elde edilebilirmiş.

RÜYALARIN ÖTESİNDE / DRÖM VIDARE

“Geç kalmış bir büyüme” hikayesi deniyor “Rüyaların Ötesinde” için. Bu tanımı kesinlikle doğrulamak gerek. Genç bir kızın; arkadaş, aile ilişkileri ve hayatını devam ettirmek için bir çabasını izliyoruz. Yeni bir hayat için çevreden uzaklaşmak ne kadar zordur? Uzaklaştığını sandığın anda, aslında hiç de uzaklaşmadığını hissettirirlerse?

Mirja kolay şeyler yaşamıyor, sicili kötü bir geçmiş ve onu telafi etme çabası… Peki ya alışkanlıklar? Hırs kurbanı olmak, bi artık gafletle düzeninde giden her şeyi kaybetmek doğru işleniyor. Senaryonun işleyişi doğru noktalara dikkati gösterirken, ders verici bir ana fikri de içeriyor.

Türk yönetmenin kamera açıları muhteşem, görüntü ve ışık kullanımına bayıldım. Film içerisindeki her bir rengin olduğu geçişler şahane olmuş. Bu tarz bir gençlik filminde daha hareketli bir kamera ve hareketli müzikler de olabilirdi belki ama, içinde bir hayat mücadelesi de içerdiği için bir yandan ağır his güzel bir hava katıyor.

KARANLIK NEHİR / DARK RIVER

Büyümek, aile bağı olduğunu uzun zaman sonra yeniden hatırlamak, insan ruhunu ve yakın olmayı unutmak… Karanlık Nehir, Bir çiftlikte geçen kardeş çatışmasını izlettiriyor bizlere. Babasının ölümü sonrası yıllardır gitmediği çiftlik evine giden Alice ve yıllardır o evde ailesiyle olan erkek kardeşi Joe…

İki kardeş arasında yara almış bir ilişkiye tanık oluyoruz. Geçmişteki sorunlar ve kırgınlıklar, aç gözlüler kışkırtması ve para hırsları üzerine de gün yüzüne çıkınca aslında bambaşka bir yola doğru gidiyoruz yapımda. Filmde dram ve gerilim bir arada yaşanıyor ve bu havayı çok sevdim. Ruth Wilson ve Mark Stanley, adeta büyülü oyunculuklarıyla filmde yer alıyorlar. Özellikle karşılıklı kavga ve konuşma sahnelerinde çok başarılılar.

Filmde hayvan figürünün önde ve biraz da eziyetçe şekilde fazla olması can sıksa da, çiftlikle geçen hikayeye gerilim katma unsuru da taşımıyor değil…