En sevdiğim festival, 28. Ankara Uluslararası Film Festivali yaklaşıyordu. Yine harika insanlar ve harika filmlerle buluşma zamanıydı. İçlerinde bir film ve yönetmeni vardı ki, gelecekte kendimi gördüğüm bir durumdaydı o aslında. Onunla aslında bir araya gelip hiç tanışamadık. Çünkü ben sinemaya tam anlamında daldığım zaman, o yönetmen olma yoluna çoktan girmişti. Ama “En Heyecanlı Yeri” programı bana o kadar büyük bir ilhamdı ki 6. Seans’ın ilk bölümlerini yaparken gerçekten uzaktan bana değer katan bir projeydi.

Ve nihayet beklediğim tanışma zamanı gelmişti. Kaygı’nın festivalde gösterimi öncesi hemen yanına gittim. Bir araya gelince birbirimizi o kadar sevdik ki, keşke çok daha önceden tanışsaydık dedim, ne yalan söyleyeyim. O kadar çok konuşacağı konu ve o kadar çok anlatacak hikayesi var ki, bu kızdan bir şeyler öğrenmemek mümkün değil.

Röportaj günü ve yerimizi ayarladık. Röportajımızı hemen yapmamız gerekiyor, çünkü akşama ödül törenine yetişeceğiz. Ama biz oturduk, laf lafı açar 1 saat konuşmaz mıyız? Bu da bizlere münhasır, değerli sinemaseverler…

Onu film eleştirmeni ve program sunucusu olarak tanıyoruz. Ve şimdi de bir uzun metraj film yönetmeni olarak karşımızda! Sevgili sinemaseverler! Ceylan Özgün Özçelik, Deniz Ali Tatar’a Kaygı’yı anlatıyor…

“Sinema yapmak konusunda, program sürecinin beni çok iyi eğittiğini söyleyebilirim.”

Biz seni sinema yazarlığınla ve televizyondaki “En Heyecanlı Yeri” adlı sinema programınla tanıyoruz. Şimdi de yönetmen olarak karşımızdasın. Senin hikâyen nasıl başladı ve sinema yazarlığının ardından yönetmen olmaya, ilk uzun metrajlı filmi çekmeye nasıl karar verdin?

Çocukluktan beri sinema yapmak istiyordum. Fakat bir türlü çevre, eğitim, aile gibi nedenlerden dolayı sinemaya doğru yönelememiştim. Üniversitede öğrenciyken radyoya girdim. Radyoyla birlikte televizyonda asistanlık yapmaya başladım ve sonra da “En Heyecanlı Yeri” ortaya çıktı. Program yıllarca devam etti ama ben bir yandan sinema yapmak istiyordum. Derken kısa filmler yapmaya başladım, iki tane de belgesel kurguladım. Yurt içinde ve yurt dışında sinematografiden yapımcılığa birçok atölyeye katılarak küçük adımlar attım.

Tabii bir de o kadar yönetmenle ve oyuncuyla röportaj yaparken de film yapmak için etkilenebiliyor insan, bende de oluyor bu aslında.

E tabii ki, o da oluyor. Benim içimde yönetmenlik tutkusu hep vardı. Ama sürekli kendimi röportaj yapan taraftan çıkartıp sinema yapan tarafa doğru geçirmek istiyordum. Sinema yapmak konusunda, programda yaptığım bütün röportajların ve program sürecinin beni çok iyi eğittiğini söyleyebilirim. Sen de eminim öyle hissediyorsundur. Çünkü çok fazla araştırıyorsun, okuyorsun, izliyorsun. Onlar da sana bilgi kutuları olarak geri dönüyor.

İlk uzun metrajlı filmin “Kaygı” festivalleri dolaşıyor ve vizyona da girdi. “Kaygı”nın hikâyesi ilk olarak nasıl ortaya çıktı, ne zamandır üstüne çalışıyorsun?

Kaygı’nın hikâyesi, 2010 yılı sonunda bir fikir olarak doğdu. 2011’de bellek üzerine okumaya, araştırmaya ve geliştirmeye başlamıştım, çünkü unutmayla ilgili bir şey olacağından emindim. Kendimden yola çıktım. Ben çok unutuyordum ve etrafımdaki herkesin unuttuğunu fark ediyordum. Peki, unuttuğumuz şeyler neydi?

Kentsel dönüşüm bahanesiyle kültür sanat yapılarımız yok ediliyor, kapanıyor ya da öylece kaderlerine terk ediyorlar. Emek ve AKM örneği gibi. Pek çok yer yıkılıyor ve yerini alışveriş merkezleri, siteler veya yüksek çirkin binalar alıyor. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, her gün bir olay oluyor ve olayları da unutmaya başlıyoruz.

Dedim ki kendi kendime, nereye kadar bunları unutabiliriz? Unutuyoruz, ama unutmanın sınırı nedir? Acaba unutmanın mümkün olmadığını düşündüğümüz katliamları dahi unutabilir miyiz? Tarih kurgulanmasına baktım, her iktidara göre sürekli değişen bir tarihin de olduğunu fark ettim. Film için de başta distopik görünen fikirlerle yola çıktım aslında.

“Sürekli yanıyoruz, kaygılanıyoruz, endişeleniyoruz.”

“Kaygı” film için güzel bir isim, ama adını neden Kaygı koydun? Çünkü filmde bence kaygılanmanın ötesine geçen bir hikâye var aslında.

Ben de katılıyorum söylediğine. Kaygılanmaktan çok daha büyük bir şey var orada. Toplum özelinde düşündüğünde, çok daha büyük bir şey yaşıyoruz aslında. Bunları hepsini karşılayan bir şey bulamadım. Çünkü biz korkuyor muyuz, evet korkuyoruz. Sadece Türkiye’de de değil. Göçmenleri istememe, yeniden hortlayan ırkçılık gibi dünyayı saran meseleler var. Bütün dünya böyle şu anda, bir korku dünyasındayız ve uca doğru kayma hali var. Anksiyete hissediyoruz. Filmdeki Hasret gibi sürekli terliyoruz. Bu da temas edilen bir sıcaklık terlemesi değil, o anksiyete’nin yarattığı bir psikolojik toplum terlemesinden bahsediyoruz.

Sürekli yanıyoruz, kaygılanıyoruz, endişeleniyoruz. Bütün bunların ortak bir adını bulamadım, ama en çok karşılayan o kaygı hali gibi geldi. Yarınımızdan, geleceğimizden, hayatımızdan kaygılanıyoruz çünkü. Ülkemizi de terk etmek istemiyoruz. Burada yaşamak istiyoruz ve bunu nasıl yapacağımızı düşünürken de kaygılanıyoruz. Böyle sonsuz bir kaygı hali var. Biraz buradan çıktı filmin adı.

Kaygı’yı “gerçeğin ve hafızanın yok olmasına karşı bir duruş” olarak niteleyebilir miyiz?

Kesinlikle. Çünkü finalde vardığımız nokta orası. Aslında bugün gündelik gazete manşetlerinin aynı olduğu bir alternatif Türkiye görüyoruz. Gazete manşetleri aynı, televizyon kanalları sanki tek elden halka sesleniyormuş gibi. Yapacakları haberler hali hazırda geliyor. İnsanların da, teknoloji çağıyla beraber yalnızlaştığını da yadsıyamayız. Doğru iletişim kurmak neydi? Birbirimize sığınmak, birbirimizle paylaşmak neydi? Bu kısımlarda da biraz soru işaretleri var. Bütün bunlardan yola çıkarak dediğin şey çok doğru, yok olmaya doğru giden bir şey var. Ama biz de ne kadar bir şeylerin yok olmaması için uğraşıyoruz pek emin değilim. Finalde vardığımız noktada bir kişinin bir şeyleri hatırlaması benim için önemliydi. Umuda doğru bir kapı açılabilmeliydi ve unutturamayacaklar bize denmeliydi.

Bazı şeyleri unutmak istiyoruz aslında, ama unutmamamız gereken olaylar da var. Bazen bundan dolayı doğaya, deniz kenarına kaçasım var benim de…

Hepimizin var aslında. O yüzden, herkes Ege’de ya da Akdeniz’de bir yer bakıyor ya kendine. (Gülüyor) Ülkeden gitmek istemeyenler, genelde köy odaklı yerleri düşünüyor. Şehirde de sürekli hem inşaat hem bizim bağrışmalarımızdan dolayı ciddi bir gürültü var. Çünkü çok öfkeliyiz, kinle dolduk. Birbirimize dahi tahammülümüz yokmuşçasına bağrışmalar var şehirde. Her an birbirimize dirseğimiz değsin, hemen patlıyoruz. Biraz bu değişmeli sanırım.

“Yönetmen olarak ilk filmlerimizde daha yeni yeni bir şeyler deniyoruz.”

Filmin başkarakteri Hasret’i izlerken ben de televizyonda yer aldığım için çok kuvvetli bağlar kurabildim. Hasret karakterini yazarken ve kurarken nelere dikkat ettin?

Hasret geçmişe çok bağlı bir karakter. Hayattan izole aslında. Mesela akıllı telefon kullanmıyor, teknolojiyle içli dışlı değil. Annesi ve babasından kalan evde yaşıyor zaten ve çoğu şeyi de değiştirmemiş. Yeni olarak bir televizyonu ve bilgisayarı var.

Mesleğini neden kurgucu olarak seçtiğime gelirsek durum şöyle, bu tabii benim fikrim, herkes böyle yapacak diye bir şey yok ama yönetmen olarak ilk filmlerimizde daha yeni yeni bir şeyler deniyoruz. Kendi bildiğimiz alandan yazarak yola çıkarsak senaryomuzu, daha güçlü bir şey yaratabilirmişiz gibi geliyor bana. Bu durumda da tabii benim ana karakterimin de televizyonda çalışması kaçınılmazdı.

Yaklaşık 14 yıl televizyonda çalışıp birçok şey gözlemlemişim. Kurgucu olmasını da baştan beri düşüyordum, çünkü film tamamen kurgulanan gerçeklerin filmi. Filmde karakterin hatırlayamadığının peşine düşüyoruz aslında. Kurguyu söken ve yalan kurgudan doğru kurguya ulaşan başkarakterin aslında kendisinin de bilgisayarın başında oturup parçalarla uğraşıp bir şeyleri yeniden kurgulayan biri olmasını istedim.

“Algı, hem komik hem de zeki bir kadın.”

Filmlerde oyuncu seçimi dönemi en zorlayıcı dönemlerden biridir. Filmdeki en hâkim karakter olan Hasret’i seçerken neye dikkat ettin ve Algı Eke ile nasıl buluştunuz?

İtiraf etmem gerekirse, 2013’ün başlarında senaryo bittikten sonra, karakter için başka biriyle anlaşmıştım. 2015’e kadar da senaryonun her yeni versiyonunu okuttum. Ama o oyuncuyla başka işlerinden dolayı çalışamadık.

Daha sonra peyzaj mimarı bir arkadaşımla konuşurken, bana “Galip Derviş” dizisini söyledi ve orada Algı Eke’yi fikir olarak verdi. Ben de izlemiştim o diziyi, ama bir kez daha dikkatli izledim Algı’yı ve daha sonra Algı’nın diğer işlerini de izlemeye başladım. Guruldayan Kalpler filminde de çok güzel oynuyor. Aslında komedi ağırlıklı oyuncuların, dramda veya diğer türlerde bedenlerini nasıl da daha farklı kullandıklarını, daha meydan okuyan oyunlar sergiledikleri çok iyi gördük.

Algı ile hemen temasa geçmek istedim. İlk görüşmemiz görüntülü görüşme oldu ve bana oradan bir enerji aktı. Algı hem komik hem de zeki bir kadın. Bir de nereye çağırsan gelir Algı, mesela deneme çekimi için de geldi. Kimi oyuncularımız deneme çekimini, oyunculuklarını test etmek amaçlı olarak düşünüyorlar ama aslında öyle değil. Oyuncu o role uygun mu, biz anlaşabiliyor muyuz, bunlar çok önemli… Birçok kişi görüşmüyor bile, “senaryoyu gönder”, diyor. Öyle de sete girilmez ki… İyi iletişim çok önemli.

Algı’daki çalışma açlığı da benim çok hoşuma gitti. Hatta resmi ön hazırlık sürecimizde, mekan ve okuma provalarına gelirken Kaçma Birader filmini çekiyordu. Düşün yani gündüz bizim filmin ön çalışmalarına geliyordu. Akşama doğru Taksim’deki Kaçma Birader setine gidiyordu. Konu olarak alakasız iki film arasında mekik dokuyordu ve ben bu çalışma gücüne de hayran kaldım.

Peki diğer oyuncularla nasıl bir muhabbetiniz oldu?

Özgür Çevik’i İtirazım Var filminde çok küçük bir rolde izlemiştim. Çok küçük bir sahne olmasına rağmen beni çok etkilemişti. Onunla da buluşmamız çok güzeldi, kendi fikirlerini de ortaya koydu. Umarım daha çok sinema filminde görürüz onu. Çünkü çok çalışkan biri ve kendinden de bir şeyler katıyor hikâyeye.

Asiye Dinçsoy mesela, Toz Bezi’ni çekmeden önce başından beri içindeydi işin. Filme kast direktörü atanmadan önce Asiye ile birlikte kast çalıştık. Asiye tiyatroyu çok iyi bildiği için bana birçok oyuncu önermişti. Çok önemli isimler de kısa rollerle katkı sağladılar. Nazan Kesal, Taner Birsel, Saygın Soysal gibi oyuncular “az rol” demediler vakit ayırdılar geldiler, tekrardan teşekkür etmek gerek.

Kaygı’da görsel anlamda çok güçlü bir dil oluşturulmuş. Ben çok gerilim filmi sevmem, ama beni bile filmin o görsel nesnesi içine çekti. Bu anlatım dilini nasıl oluşturdun?

Uzun metraja başlayacağım zaman, steadicam kullanacağımdan çok emindim. Son kısa filmimde steadicam çekiminin güzel bir etüdünü yapmıştım. Uzun kamera hareketleri steadicam ile nasıl olabiliyor durumunu test etmiştim.

Kısa filmimde çalıştığım steadicam operatörüm Evrim (Kaya) ile Kaygı’da da çalıştık. Zaten Kaygı’nın neredeyse %70’i steadicam ile çekildi. Mekanlara sürekli kameramla gidip küçük çekimler yaparak yıllar içerisinde çekim senaryosunu oluşturdum. Filmin açılış sahnesini mesela, o 360 derece dönüşü bilerek repliklerini yazmaya başlamıştım oyuncuların. Benim için kameranın ne yaptığı çok önemli. Hareketli uzun ve tek planları seviyorum. Bir sahne, derdini kesmeden anlatmaya uygunsa öyle çekmeyi tercih ettim. Omuz kamerası çok sevmiyorum açıkçası.

“Görüntü yönetmenimle, kendimize yeni bir keşif alanı bulduk.”

Ben de hareketlide aktüeli çok sevmiyorum.

Aktüeli ben de sevmiyorum. O yüzden çok az kullandık filmde de, sadece final sahnesinde. İnsan gözü kamerayı da seviyorum. Görüntü yönetmenim Radek de daha önce böyle çalışmamıştı. Ama biçimsel anlamda işin içinde yer almaktan o da memnundu. Vertigo var mesela filmde ve onu çok istemiştim. Tam Hasret’in geçmişiyle ilk yüzleşmesinde. Radek de daha önce Vertigo yapmamış ve bu onu heyecanlandırdı. İyi anlaştık. O da ben de kendimize yeni bir keşif alanı bulduk. Bütün kamera ekibi de böylece birbirini destekledi, ışık ekibi de keza. Bu kadar iyi bir ekiple çalıştığım için de çok şanslı hissediyorum kendimi. Çünkü ekipte herkesin birbirini çok iyi anlaması ve paslaşması müthiş önemli…

Çekim süreci nasıl geçti peki?

Çekim süreci benim için acayipti. Yüksek enerjili bir set vardı. Filmi 23 günde çekmem gerekiyordu. Finansal nedenlerle… Çekimlerden önce kamera ekibiyle çekim mekanlarında test çekimler yaptık. Oyuncularla da çok çalıştık. Böyle oyunca set tıkır tıkır gidebiliyor, yoksa 23 günde bitirmek zor olabilirdi Kaygı’yı. Çekim evine karar verdiğimiz andan itibaren, ben hep evdeydim. Radek ve Algı ile de sürekli paslaştık. Önden çalışmamız bizim için çok iyi oldu. Storyboard da çok önemi tabii ki.

Televizyon kanalı çekimlerini nerede yaptınız?

Orası benim eskiden çalıştığım bir kanal. Şimdi başka birinin gerçi… Yıllarca oradaki kurgu odalarında çalıştım. Haber kanalı sahnelerini bu bildiğim yerde çekmeyi çok istedim. Orası, takip sahneleri için de çok uygundu.

Filmle Berlin Film Festivali’ne gittin. Oradan nasıl tepkiler aldın ve Berlin’de bu yıl tek Türk filmi olmak nasıl bir duygu?

Ben ona çok şaşırdım, çünkü genelde “Generation” bölümünde bizden kısa veya uzun metraj filmler çok oluyordu. Berlin’den önceki 6 ay büyük küçük festival demeden başvurduk. Filme neresi sahip çıkarsa, neresi severse orada açılsın, diye düşünüyorduk. Berlin oldu!

Alman izleyicisi Türkiye yapımı filmleri iyi anlıyor ve analiz ediyor. Geri dönüşler mutlu etti.
Türkiye ve Almanya özelinde bazı kültürler benzer olsa da farklı iki ülke. Farklı bir ülkenin bu filmi anlaması da çok enteresan ve güzel. O anlamda oraya olan göç ve Türkiye’deki gelişmeleri iyi takip etmeleri de bunu sağlıyor bence. Siyasi açıdan da iyi takip ediyorlar.

Mesela oradaki günlük gazetelerle röportajlar yaptık, izleyiciyle soru cevaplar da yaptık. Beş gösterimin beşi de doluydu. Kocaman salonlarda yapıldı gösterimler ve çok dolduğu için insanların birçoğu kapılardan döndüler. Bu yoğun ilgi çok acayipti. Anlamadıkları detaylar da oluyor. Mesela Kangal köpeğinin ve Anadolu şarkılarının, sazın neyi temsil ettiğini… O da çok normal.

Gerçi çekimlerden öncesine dönersem, görüntü yönetmenim Radek senaryoyu sevdiğini söylediğinde sebebini sordum. Çünkü biz bazı kodlar fazla mı yerel diye sorguluyorduk. Radek, “Medya, her yerde medya. İktidar, her yerde iktidar. Katliam, her yerde katliam,” dedi. Bir yandan da böyle bir gerçek var.

“Amerika’da sinemacılara da çok özel davranıyorlar.“

Amerika prömiyerini yaptığın South by Southwest Film Festivali’nde nasıl tepkiler aldın peki?

Amerika’da en güzel olan şey, festivalin filmlerine çok sahip çıkıyor olmasıydı. Oradaki sistem çok farklı… Her filme ve konuğa eşitlikçi yaklaşıyorlar. Başka festivallerde kayırmayı hissedebiliyorsun, burada o hiçbir şekilde yok. Sinemacılara da çok özel davranıyorlar. Filmin gösterimi öncesinde izleyiciye filmi neden festivale seçtiklerini okuyorlar. Bence bu çok müthiş bir şey!

“Bu filmin 90 dakika olması gerektiği gibi bir hissim vardı.”

“Kaygı” finalde karşına çıktığında, “Tamamdır, bu film olmuştur!” dediğin nokta neresi oldu?

Ses tasarımına çok çalıştık Kaygı’nın. Hatta uzun bir süre bitmeyecek dedim bir ara. (Gülüyoruz) Ses tasarımcım Fatih (Rağbet) çok sahip çıktı filme, çünkü ses açısından oyuncaklı bir film. Aylar boyunca ben kurgu ve renge odaklıyken, Fatih tek başına çalıştı. Sonra beraber çalıştık. Nedense bu filmin 90 dakika olması gerektiği gibi bir hissim vardı, baştaki kurgular çok uzun gelmişti bana. İki üç haftada bir sürekli kurgu masasına dönerek yeniden analiz ediyorduk.

Peki sence “Kaygı”nın “en heyecanlı yeri” neresi?

Bunu hemen söyleyebilirim. (Gülüyor) Aslında filmi milyon kez izlememe rağmen, hâlâ heyecanlandığım özellikle iki sahne var. Biz filmi çekerken kurguya da başlamıştık. Sette paydos dedikten sonra, kurgucumun yanına gidiyordum. O önceden çekilenlerden biri tartışma programı sahnesiydi. Hâlâ izlerken heyecanlandığım, Nazan Kesal ve Cüneyt Uzunlar’ın televizyonda tartışma programında oldukları sahne. Güçlü bir sahne oldu. Onlar orada ahlak tartışırken, Algı’nın yerde geçmişindeki izleri takip ettiği paralel geçişi seviyorum.

Bir diğer çok sevdiğim sahne de, Asiye’nin canlandırdığı Gülay karakterinin Hasret’in evine geldiği, onu Hasret’in gözünden gördüğümüz sahne. Asiye, kameraya oynuyor. Tek plan, kesintisiz ve kameraya oynandığı için zor bir sahne. Orada duygu değişimleri var ve Asiye o duygu değişimlerini çok iyi verdi. Önce öfkeli Hasret’e karşı “neredesin, niye telefonları açmıyorsun?” Sonra “iyi misin, sağlığın yerinde mi” diyerek daha sakin, ilgiliymiş gibi bir ruh haline geçiyor. Ondan sonra Hasret “Gider misin?” deyince ne olduğunu tam anlayamama hali var. O sırada da korku ve endişe duyguları ortaya çıkıyor. Farklı farklı hislere sürüklediği için heyecanlandırıyor beni orası ve çok güçlü buluyorum o sahneyi.

Filmi bir yerinde, Sivas’ta yaşanan Madımak Katliamı’na bağlıyorsun. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?

“Kaygı”, hatırlamayla ilgili bir film olduğu için, geri dönüp kendi çocukluğuma televizyonda hatırladığım en eski travmatik olayı düşünmeye başladım. Katliamları unutabilir miyiz diye kendime sorarken bu noktaya geldim. Gözümün önüne yangının imgeleri geldi. Bu film, aslında tüm katliamlara bir saygı duruşu. Sivas bir semboldü.

“Tuncel Kurtiz, sadece çok iyi bir sanatçı ve çok iyi bir oyuncu değildi. Sinemamıza yaptığı katkı ve politik bakışı çok önemliydi. “

Değerli sanatçı Tuncel Kurtiz ile son röportaj yapanlardan birisiydin. Gezici Festival’i konuşuyordunuz. Seni o anlara götürsem, neler demek istersin?

Gezici ve Tuncel Kurtiz özdeşleşmişlerdi. Evine gitmiştik. En Heyecanlı Yeri’nin son bölümüne kendisini konuk edip röportaj yapmak da, benim için anlatamayacağım kadar önemli ve değerli. Ülke sinemasına baktığında, kaç usta sinemacı var ki? Ara ara aklıma düşüyor, 15 yıl sonra Onur Ödülleri kimlere verilecek onu düşünüyorum. Efsane isimleri yavaş yavaş kaybediyoruz ve yerlerine yenileri gelemiyor. Bu çok acı!

Tuncel Kurtiz, sadece çok iyi bir sanatçı ve çok iyi bir oyuncu değil, sinemamıza yaptığı katkısı ve politik bakışı çok önemliydi. Emek sineması gitmesin diye en önde yürüyen kişiydi.

Gezici Festival‘de mesele sadece gezmek değildi. Gittiğin yerlerde seyirciye temas edebilmek çok önemli. Gezici bunu başarabildi. Gittiği yere dostluk ve kültür götürebiliyordu. Kars ve Artvin’de gördüğüm o dopdolu sinemaları unutamıyorum. Tuncel Kurtiz’i kaybedince, o festivalin de büyük bir parçasını kaybetmiş gibi hissediyorum. Tuncel Kurtiz çok sahip çıktı o festivale. Sinemaseverlerle kucaklaştı.

“Hayallerim gerçek oldu.”

28. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında bir araya geldik. Festivale daha önce sinema yazarı olarak geliyordun. Şimdi de Ulusal Uzun Yarışma Filmi yönetmeni olarak gelmek nasıl bir duygu?

Tarifsiz bir duygu, çünkü yıllardır istediğim şey buydu. Yıllardır istediğim şeyin 37 yaşımda olması da çok güzel. (Gülüyor) Ankara’ya festivale geliyordum hep ve burada filmleri izleyip filmleri yazıyordum ve röportajlar yapıp televizyonda programını yapıyordum. Ama şu an filmimleyim. Burada filmle olmak ve seyirciyle buluşmak bir film sürecinin en güzel dönemi! İzleyenlerle buluşmak güzel, Ankara’da buluşmak daha güzel…

En sevdiğin film olarak hangi filmi söyleyebilirsin?

Benim için en ayrıksı film kesinlikle “Aaahh Belinda”dır. Barış Pirhasan’ın senaryosu çok acayip bir senaryodur. Geleceği görmüş gibi ve döneminin çok ilerisinde bir film. Müjde Ar, Barış Pirhasan ve Atıf Yılmaz muhteşem bir üçlü. Çok sayarım tabii ama ilk aklıma gelen bu oldu bir anda.

Kaygı’nın ardından yeni projen de hazır sanırım, onun hakkında neler dersin?

İstanbul Film Festivali’nde Köprüde Buluşmalar’daydık yeni projeyle. Kadınlar ve şiddetle ilgili bir film. Yer yer absürt, yer yer gerilimli ama nihayetinde bir kara komedi. Biraz çıldıracağız onda. Tabii steadicam ve karakterlerin bakış açısından planlar yine olacak. Onlardan vazgeçemem.

Çalışmak istediğin oyuncular var mı?

Çok çalışmayı istediğim oyuncu var. Hale Soygazi, Sevinç Erbulak, Nergis Öztürk, Demet Evgar, Hare Sürel… Algı ve Asiye onlara uydukça filmlerimde hep olsun isterim.

Bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.