Katliamdan iki gece önceydi. Parka doğru yürüyorduk. Bir arkadaş odasının balkonuna sürekli güvercinlerin gelip yumurtladığını söyledi. İki üç ay önce yumurtadan çıkan güvercinleri, saksağanlar gagalarıyla öldürmüştü. Konuşmanın benim hayvanları yemememi anlamsız çıkarmak üzere hayvanların birbirine karşı acımasız ve vahşi olduğu, bunun da “şiddetin” hatta “keyfi şiddetin” doğal ve dolayısıyla kabul edilebilir olduğunu göstermeye doğru ilerlediğini hissediyordum. Her gün defalarca önüme çıkarılanlara benzer bayat argümanlarla uğraşmak istemediğimden konuyu değiştirmek için sordum: “Ölen güvercinlere ne oluyor, anneleri alıp götürüyor mu?” Arkadaşım “Hayır” dedi, “Aylardır oradalar, kendi kendilerine çürüyorlar. Ben onlara bakıyorum, onlar da bana.” 

Tuhaflık olsun diye ya da ölüm ve yaşam üzerine derin tefekkürlere daldığından bunu yapacak biri olmadığını biliyordum. Ölümle ve dolayısıyla yaşam ve canlılıkla bu denli kayıtsız bir ilişki beni dehşete düşürmüştü. Arkadaşım inançlı biriydi; Dinin ölülerin gömülmesini emrettiğini sanıyordum dedim. Çok şaşırdı, “ölü” ve “gömülme” gibi kategorilerin hayvanlar için geçerli olabileceği hiç aklına gelmemişti herhalde. Ben de ona küçükken evde beslediğimiz hayvanlarımız öldüğünde annemle bahçeye çıkıp onları gömdüğümüzü, mezarlarını çiçeklerle süsleyip, topraklarına su döküp, başında dua okuduğumuzu anlattım. Bana oldukça küçümseyici bir bakışla Siz hangi dine inanıyorsunuz?” diye sordu.

Dinler ve Ölüm

Şaşkınlığa düştüm: Onun yaşamın kutsallığına olan çok temel, çok çocukça inancımızdan kaynaklanan cenaze ritüelimizi küçümseyebilmesine o kadar şaşırmamıştım da kendi naifliğime inanamıyordum. Bunca yıldır bu toplumda yaşayan, kurban bayramlarına uzaktan da olsa tanık olan, felsefe okuduğundan en azından bir ruh sahibi olmanın üç büyük dinde (ve pek çok seküler değer sisteminde de) yalnızca insanlara layık görüldüğünü dolayısıyla insanların ölümsüz bir ruha sahip olmaktan ötürü öldükten sonra hak ettikleri saygı ve dini ritüelleri ruh sahibi olmadıklarından hayvanların hak etmediklerini biliyor olmam gerekiyordu. Ama bilmiyordum ya da zihnim tüm o gördüklerinden, maruz kaldıklarından ve okuduklarından bu sonuca ulaşmamıştı o ana dek ya da o sonucu hep reddetmişti. Bir sürü lafı, şaşkınlığı, üzüntüyü, öfkeyi ağzımın içinde geveledim durdum, bir şey diyemedim.

O sırada parktaki köpekler ayaklanıp bize havlamaya başladılar. Aylardır ölü güvercinlere bakan arkadaş köpeklerin üzerine koşup –tabii ki çok yaklaşmadan- bağırarak, havlayarak ve uluyarak onları tahrik etmeye başladı. Diğer arkadaşım köpeklerden korkuyordu, eline taş aldı. “Ne yapıyorsun, taş mı atacaksın” dedim. “Sana ne” dedi. O an düşüncemde bir kırılma oldu. Köpeklerden bana ne? Köpeklerin yaralanabilme ihtimalinden bana ne? Köpeklerin yaşamından bana ne? Hayvanlara karşı işlenen çeşit çeşit suçlardan bana ne? Dünyadan, yaşamdan bana ne? Ölümden bana ne? Kendim dışında kalan her bir şeyden bana ne? Bunların hiçbirine tek kelimelik hazır cevaplar sunamazken kayıtsızlığımıza, körlüğümüze, acımasızlığımıza tek bir açıklama sunabilir miydik? Elbette bunun korkudan kaynaklı refleksif bir cevap olduğunu biliyorum, ama nasılsa o “sana ne” içime işledi, hafızamdaki pek çok acı bağlantıya takıldı kaldı.

Sokak köpeği 333

Dört gündür sürekli bu konuşmayı düşünüyorum, katliamdan beri rüyamda ölü güvercinlerle Ankara Garı’nın, Sıhhiye’nin, tüm Ankara’nın kaplandığını; güvercinlerin ölü bedenleriyle hepimizi boğduğunu görüyorum. Bu anlatımı güçlendirecek bir metafor değil; aklımdan bu görüntüler çıkmıyor. Dün bir adli tıpçı, canlı bombanın etkileri üzerine yazısında bomba patladığında onlarca kuşun iç organları patlayarak saniyeler içinde öldüğünü yazıyordu. İnsanların bombaları, yalnızca başka insanları değil, bomba yapmak için gerekli “akli yetileri” ve “alet yapma becerileri” olmayan diğer tüm canlıları hedef alıyor. Ve biz tam da nasıl kullanıldığından bağımsız olarak bu yeti ve becerilerimiz sayesinde geri kalan canlılardan üstün olduğumuza, dolayısıyla onları manipüle edebileceğimize, yiyebileceğimize, sömürebileceğimize inanıyoruz. Yavru güvercinleri gagalayan saksağana asla yöneltilemeyecek suçlamaları ve sıfatları da tam da bu yüzden hak etmiyor muyuz?

İlk andan beri ne olduğunu anlayamıyorum. Galiba yakınını, tanıdığını kaybetmeyen çoğu insan, benim gibi sadece dehşete düştüğünü, çok korktuğunu, sarsıldığını, şaşırdığını hissedebiliyor. Dehşet, adaletsizlik ve öfkeyle boş gözlerle bakıyoruz. Herkes durmadan Neden?”, “Nasıl?”, “Kaç kişi?” ve “Kim?” diye soruyor. Bu aklın, anlağın sınırlarını aşan travmatik her olayda ortaya çıkabilecek bir savunma mekanizması. Bilicimizin yarıldığı, olayların alışılageldik akışının, dünyada varlığımızı sürdürebilmek için temel bir gereksinim olan güvenimizin kırıldığı böyle bir olayda tekrar korunaklı sınırların içine çekilmek istiyoruz. Açıklama istiyoruz. Normal akışın, olaylar zincirinin, nedenselliğin, akılcılığın işlediği o güvenli alana kaçmak istiyoruz. Sayılar, komplo teorileri, politik analizler o denli korunaklı ki… Bu biraz Hitchcock izlerken teknik detaylar dışında hiçbir şeye kendini ver(e)memek gibi bir şey. Gerilimin, anlaşılmazlığın, akılla kavranamayacak bir tehditin bizi sarmasındansa “neden”, “nasıl” ve “kim” sorularına, yani aklın ve kavramlarının, eşyanın bilindik kanunlarının geçerli olduğu, zamanın ve olayların çizgisel akışının işlemeye devam ettiği o korunaklı ve konforlu alana geri çekilmek istiyoruz.

Ölüm ve yas 5

Fakat bir savunma mekanizması olarak bu tutum geçici olmalı; çünkü savunma mekanizmaları kalıcılaştığında patolojikleşir de. Yavaş yavaş ölümle, kayıpla karşılaşabiliyor olmamız gerekiyor. Acı duyabiliyor, olması gerektiği gibi yasımızı tutabiliyor olmamız gerekiyor. İsyan ederken yas tutmaya devam edebiliyor olmamız gerekiyor. Tekrar sağlıklı olmak, tekrar güvenmek, güvenle dışarı çıkabilmek; okula, işe, alışverişe gidebilmek için değil sadece! Yaşamın, hiçbir kriterle değerlendirilemeyecek, hiçbir idealle yarıştırılamayacak denli yüksek bir değeri olduğunu, diğer her şeyin ancak yaşam varsa, yaşıyorsak değer kazandığını anlayabilmek, hatırlayabilmek için. Yaşamın kutsallığını, en yüksek değer olduğunu hissedebilmek, anlayabilmek ve anlatabilmek için. Bunu hissetmeden yükseltilen örgütlü ya da örgütsüz öfkeyi, isyanı yaşamı hedef almaktan alıkoyacak bir güç olabileceğini sanmıyorum. (Hakikaten, bir insan nasıl canlı bombaya dönüşür?)

Bizi bu olaydan haberdar etmesi, bununla başa çıkmamız, toplumsal bir yas süreci geçirebilmemiz için bize olanak ve araç sağlaması gereken, adalet duygumuzu tekrar inşa etmesine ihtiyaç duyduğumuz kurumlar tarafından bu çok temel, hayvani savunma mekanizmamız kalıcı bir tutuma dönüştürülüyor. Bu bir strateji değil mi peki? Üretim ve tüketime indirgenmiş yaşam denilemeyecek sonsuz ve anlamsız tekrarın devam edebilmesi; değişmez taraflara ayrışmış ve bir arz-talep ekonomisi ekseninde dönen politikanın eski dengelerinin değişmemesi; yasın ve öfkenin belli gruplara yönelen bir hınca dönüşmesi için kullanılan bir strateji. O büyük kırılma anından sonra, duyguların belirli bir ekonomisi ve yatırımı ile sağlayıp pekiştirdikleri güçlerini korumak için de bu stratejiye ihtiyaçları var. İşte biraz da bu yüzden “hangi iç ve dış mihrakların bu olayı gerçekleştirdiği ve bu olaydan çıkar sağladıkları” sorusu şu anda hiç de masum değil. Çünkü bu soru, adaleti yeniden tesis etmek için sorulmuyor! Adaletsiz düzenin kalıcılığını sağlamak üzere insanları paranoyaklaştırmak, hissizleştirmek; düşünceyi komplo teorilerine teslim edip vasıfsızlaştırmak için devamlı durmaksızın yineleniyor.

Tüm bunlara karşılık biraz durmalıyız, kaybımızı anlamaya çalışmalı, kendimizi zorlamalı, yitirilen canlara tek tek bakmalıyız. Sayılara ağıt yakılır mı hiç? Sayılar bize yaşamın kutsiyetini hissettirebilir mi?

Belki de en azından şunları sorabiliriz kısacık bir an için bile olsa: Politikanın, duyguların politikasının, ilkelerden, değerlerden yoksun bir hesap kitap meselesine dönüşmesi; değer biçmeye, vizyon belirlemeye yazgılı olması gereken düşüncenin hesap makinesine indirgenip yozlaşması kimin çıkarınaydı? Şimdiye dek kimin çıkarına oldu?

Ölüm ve yas 3

Ulusal yas ilan ediyorlar, “katliamda ölen insanlarımız için ve aylardır ölen asker ve polisler için”. Yani torba yas! Sonra televizyonlara çıkıp belli bir grubu hedef alan demeçler veriyorlar; her biri biricik olan canlıların kaybı için yas tutacak yere nefretle hınçla katledilenleri ve onların sesi olanları suçluyorlar. Bu katliam kimin çıkarına olacak diye soruyorlar? (Herkes neyin ne olduğunu bilmiyor mu aslında? Diyarbakır’da, Suruç’ta bilmiyor muyduk? Biliyor muyduk?) Peki, yas nedir? Yas nasıl tutulur? Ölümle nasıl başa çıkılır? Peki ya katliamla? Canlı bomba gerçeği nasıl anlaşılır? Canlı bomba olmak için nasıl bir değer ve inanç sistemine sahip olmak gerekir? Bunlara formüle edilmiş cevaplar sunabilir miyiz? Elbette sunabiliriz, o korunaklı alana çekilmek için, her şeyin net kategorilerle anlaşıldığı, kâr-zarar ekonomisine indirgendiği konforlu tüketiciler dünyasına çekilmek istiyorsak her şeye önceden sunulmuş bir formül var. Fakat anlamlı ve değerli bir yaşam için bir süreliğine de olsa kendimizi, duygu ve düşünce dünyamızı anlaşılmaz olana, hesaplanamaz olana açmamız gerekmez mi? Kaybettiklerimiz en azından böyle bir çabayı hak etmiyor mu?

İki katliam arası gerilla mezarlarının bombalandığını gördük, bir insanın katledilip akrebin arkasında sürüklendiğine şahit olduk. İnsanların ölmesinin, 70 yaşında dedeyle 3 yaşında çocuğun sokakta katledilmesinin yanında bu neydi ki? Ya da gencecik askerler yaşamlarını kaybederken? Pek çokları için normaldi hatta bazıları için gerekliydi mezar bombalamak, ölü bir bedeni sokaklarda sürüklemek. Fakat şunu düşünmemiz gerekmiyor mu: ölümle böyle bir ilişki ve kim olursa olsun bir zamanlar yaşamış olan birinin mezarına böyle bir saldırı yaşamla kurulan nasıl bir ilişkinin, nasıl bir anlam ve değer dünyasının göstergesi olabilir? Bu anlam ve değer sistemi üzerine nasıl bir toplum inşa edilebilir?

Ölüm ve yas 2

Yunan tragedyasından öğrendiklerimiz bize ölüye ve mezara saygısızlığın Antik Yunan’da en büyük günahlardan biri olarak kabul edildiğini söylüyor. Antigone’yi hatırlayalım. Oedipus öldükten sonra oğulları Eteokles ve Polyneikes, Thebai’ye hükmetmek için birbirleriyle savaşırlar. Polyneikes, diğer Yunan devletlerinden topladığı bir orduyla Thebai’ye saldırır. Savaşta iki kardeş de ölür ve yönetim amcaları Kreon’a geçer. Kreon vatan haini olduğu için Polyneikes’in cesetinin usülünce gömülmemesini, açıkta yabani hayvanların yemesi için bırakılmasını emreder. Emrine karşı gelen, ölüm cezasına çarptırılacaktır. Antigone bir adamın keyfi yasasına boyun eğmektense ölmeyi kabul ederek tanrıların ve geleneğin buyurduğu üzere abisini gömer ve ölüm cezasına çarptırılır. Ancak ölüye saygısızlık, Kreon’un ve onunla birlikte bütün Thebai’nin de felaketini getirir.

Burada işitmemiz gereken bir bilgelik var: ölümle karşılaşma ve başa çıkma şekillerimizin yaşama dair anlayışımızda belirleyici olduğuna dair bir bilgelik. Bunun için tanrılara ya da (büyük harfle) Tanrı’ya inanmamıza gerek yok. Ruhun ölümsüzlüğüne de! (Hatta ölümlülüğümüzü olabilecek en radikal şekilde duyumsadığımız zaman yaşamı başka dünyalara kaçmadan kucaklayabilir, kırılganlığımızı hatırladığımız zaman diğer yaşamlara saygı duyabiliriz. Ancak böyle bir yas deneyimi ile ideallerimiz için, öte dünyalar için yaşamı katletmeye bir son verebiliriz). Ölümle her bir karşılaşmamız ve ilişkilenişimiz aynı zamanda yaşamı nasıl anlamlandırdığımızı ona nasıl değer biçtiğimizi gösteriyor. Ve her kayıptan sonra ölümlülüğümüzün, kırılganlığımızın yüzümüze vurmasıyla yaşadığımız sarsılma ve bununla başa çıkış şekillerimiz yaşamamıza imkân veren değerleri yeniden tesis etmemizde en belirleyici etken oluyor. Ölen kişi kim olursa olsun kaybımızı nasıl yaşadığımız yaşamın anlamını ve değerini tekrar nasıl inşa ettiğimizi ve edeceğimizi belirliyor.

Fakat nasıl ki “hayvanlar ölmüyor telef oluyorlarsa; ruhları yoksa gömülmeyi bile hak etmiyorlarsa” gerillalar da etkisiz hâle getiriliyorlar, ölmüyorlar. Gerillalara bu muameleyi reva görebilmek için önce onları insanlıktan çıkarmak, canavarlaştırmak gerekiyor. O yüzden devamlı televizyonlarda “bebek katili”, “vatan haini” gibi sıfatlarla anılıyorlar. Ankara’daki katliamdan sonra sosyal medyada hayatını yitirenler için “Allah’a inanan HDP mitingine gitmez, teröristleri desteklemez” denildiğini okuduk. Yası tutulamaz olanlar önce insanlıktan çıkarılıyor. Yalnızca insanı ya da insanlığın belli bir bölümünü yasa ve dolayısıyla yaşamaya değer gören tüm düşünce ve inanç sistemlerinin oklarını herhangi bir gruba çevirmesi yalnızca an meselesi! Çünkü bunların üzerine kurulduğu değerler sistemi hiyerarşik, ayrıştırıcı ve bir tarafa değer vermek için ötekinin değerini gasp etmeye dayalı (insan onu hayvandan farklılaştıran aklı veya özgür istenci sayesinde temelinde değerlidir!). Temelini yaşamdan değil yaşayan belli bir türden, sınıftan, cinsten ya da soyut kavramlardan alan hiçbir değer sistemine güvenemeyiz.

Ölüm ve yas

Elbette bilerek yapmıyoruz, katliamın boyutunu gözler önüne sermek istiyoruz; ama benzer bir durum ölen insanları sayılarla hesapladığımız her durum için geçerli değil mi? Kaybı sayıyla ifade eden bir insan, canlılığı, yaşamı ve özel olarak kendi yaşamını o noktadan sonra nasıl duyar, nasıl anlamlandırır; başka bir canlının yaşamına nasıl saygı duyabilir? Böyle bir yaşam algısı üzerine nasıl barışçıl, yaşama saygılı ve yaşamı temel alan değerler üzerinde ortaklaşabilecek bir toplum inşa edilebilir?

Evet normal-sıradan ölümler, kayıplar yaşamadığımızın farkındayım. Hesap sormamız, adalet aramamız gerektiğinin de. Fakat katliamların, canlı bombaların olmadığı bir dünya için her şeyden önce neyi kaybettiğimizi, nasıl kaybettiğimizi, ne yaşadığımızı anlamaya (mümkün olmasa da) çalışmamız, biraz susmamız ve gerçek anlamda yas tutmaya başlamamız gerektiğine inanıyorum.

Annemle yaptığımız cenaze törenlerini düşünüyorum. Bizle yaşayan kaplumbağaları, balıkları, muhabbet kuşlarını ve tavşanları… Annemin her biri için ayrı ayrı uydurduğu çocuk dualarını. Diğer çocukların da merakla gelip anma törenimizi önce şaşkın şaşkın izlediğini, sonra dualarımıza katıldığını, çiçek toplayıp mezara attıklarını… Bunun daha sonra apartmandaki tüm çocukların yaptığı bir ritüele dönüştüğünü… Bir çocuğun yaşamı, nasıl ölümle birlikte anlamaya başladığını ve ölüme dair bir ritüelin çocuklar arasında oluşturduğu bağı… Ölümü anlayamasa da saygı göstererek onun karşısında şaşırarak yaşamın kutsiyetini, yaşamın her bir unsurunun biricikliğini sezmeye başladığını… Çocuk acımasızlığının empatiye, sevgiye dönüşmesini…

Ölüm ve yas 4

Kendime hayvansever (hele hele hümanist) diyemiyorum, anneme de öyle. Biz tanıdığımız, birlikte yaşadığımız, sokakta göz göze geldiğimiz her bir hayvanın kendine has bir “ruhu” olduğundan emindik ve bu karşılaşmalarda onlarla bir bağ kuruyor onları sevebiliyorduk. Yaşamın tekilleşme ilkesi bizim için gizemini korusa da yaşamın her zaman bir canlının tekilliğinde karşımıza çıktığını ve her bir canlıyla ancak tekil ve kendine özgü bağlar kurulabildiğini biliyorduk. Yasımız da sevgimiz gibi tekildi ve ancak tekil olabilirdi. Sayılara, şemsiye kavramlara yas tutulamayacağını biliyorduk. Belki bunları asla açıkça söylemedik, kavramsallaştırmadık ya da bir inanç sistemine dönüştür(e)medik; aklımız, duygularımız böyle işlemiyordu. Canlılığın kutsallığını çok derinden sezdiğimizi ve bize bambaşka değerleri dayatan bu ekonomik ve toplumsal ilişkiler ağında bile yaşamın kaynağıyla bağımızın halen kopmamış olduğunu düşünüyorum. Yoksa ölü güvercinlerin de cenazeyi hak ettiği inancıma dair naifliğimi nasıl açıklayabilirim? Nasıl ağlayabilirim? Korkudan değil, hatta yalnızca acıdan da değil; yaşama ve ölüme dair derin bir bilgeliğin paylaşılamıyor olmasının yarattığı hayal kırıklığından umutsuzluktan ağlamıyor muyuz biraz da?

Antigone’yi düşünüyorum, abisi “hain” de olsa onu gömebilmek için ölümü kabullenmişti. Bu bilgeliği ve cesareti alışık olduğumuz kavramlarla anlatamam ancak hissedebilirim. Yaşamın kutsiyetine dair derinlere kök salmış inancımızdır bizi kız kardeş yapan. Peki o büyük düşünürler, kendi düşünce sistemlerinde eriterek Antigone’yi okuyanlar… Antigone’nin edimindeki bilgeliği acaba bile isteye mi görmek istememişlerdi, yoksa zaten onlara çoktan kendini kapatmış bir bilgelik miydi bu? Umarım ölü güvercinlerin gözlerine hiçbir şey hissetmeksiniz bakabilenler, mezarlıkları bombalayanlar ve ölümün büyüklüğünü ancak sayılarla algılayabilenler (belki hepimiz) için her şey çok geç değildir.

Hazırlayan: Kıvılcım İlbaşı