XJazz festivali kapsamında performansta yer alacak sanatçılarımızdan Ediz Hafızoğlu ile, festival öncesi bir araya geldik ve Jazz üzerine söyleşimiz oldu.

İzin verirseniz kişisel web sitenizdeki “hiç memleketi olmadı” cümlenizden başlamak isterim. Bulgaristan’dan Türkiye’ye doğru uzanan bir hayatınız olmuş anlaşılan. Bu müziğinizi nasıl etkiledi?

EH: Göçler tüm aileler için çok da kolay olmayan şeylermiş. Çocukken hissettiğim zorlukları büyüdükçe daha da çok hissetmeye ve anlamaya başladım. Doğal olarak da hayatımın tüm alanlarına etkileri oldu. Müzikal olarak en büyük şansım ise kafamda hem geleneksel Bulgar müziği hem de Türk müziğinin ister istemez yer etmesi, birbirlerinin içine girmeleri oldu.

“Başlangıçta Söz vardı. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı” diye geçer kadim kaynaklarda. Siz müziğinizde O’nu mu arıyorsunuz ses ya da sessizlik olarak?

EH: Duygu olarak sahnede çok nadiren yaşadığım anlar var, bunu da ikibinlerin başında Ricky Ford Orchestra ile çalarken deneyimlemiştim. Ete bürünmüş bedenimden çıkıp o çalınan müzikle bir olmuştum, öyle hissetmiştim. Bir daha da ne yazık ki o hissi çalarken yaşayamadım. Onun peşindeyim, bunu tekrar yaşamak için Nazdrave’de aynı müzisyenlerle bir hava yakalamaya çalışıyoruz. Yazdığım müzikler de bu arayışın ateşleme noktası oluyor doğal olarak.

Bir röportajınızda “Metal” çalmak istediğinizi söylemişsiniz. Hemen aklıma MoonSpell’in 95 çıkışlı WolfHeart albümü geldi. Metal ile Jazz arasında ciddi bir duygu durum değişikliği var. Bu değişikliği nasıl yorumlarsınız?

 EH: Uzun yıllar Insomnia adlı grubumuzla trash metal çaldık aslında. 90 sonları gibi. Sonra tam yeni bir Megadeth cover grubu kurduk ve her hafta prova yapmaya başladık ki ben motorsiklet kazası geçirip ayağımı kırdım, twin pedal işi güme gidince tekrar bir araya gelemedik. Ama zaten ne çalarsam çalayım aslında içinde hep bir metal müzik ya da rock duygusu oluyor, çünkü o da içime kazınmış, istesem de istemesem de açığa çıkıyor.

 Çok farklı sanatçılarla çalışmışsınız. Bunca farklı titreşimlerin birleştiği albüm “Nazdrave” nasıl olgunlaştı?

EH: Nazdrave ülkemizin bir jenerasyonunun çok değerli müzisyenlerinden oluşuyor. Müzikler bu albümlerde yer alan müzisyenler için yazıldı, onların neler çalıp söyleyeceklerini hayal ederek tasarladım tüm bu süreci. Dolayısı ile benim ve grup için en önemli projelerden biri oldu. 5 yıldır bu grupta beraber çalıyoruz, 13 albümü bizim için bir sıçrama albümü olacaktır. Bir sonraki albümde çok daha iyi müzikler ve daha iyi performanslar sergileyeceğizdir, çünkü çok daha fazla vakit geçirmeye, bu müziklere daha fazla vakit ayırmaya başladık. İyi ki bir aradayız diyebileceğim özel bir grup Nazdrave.

Çocukluğunuzda vurmalı çalgılarla tanışmışsınız, perküsyondan davula geçmek nasıl oldu?

 EH: Önce bağlama dersleri almaya başladım 7 yaşımda, bir iki yıl sonra da babamdan dolayı darbuka’ya da bulaştım ister istemez. İkisi de yürüdü bir şekilde. Sonra İstanbul’a göçtük köyümüzden, burada her şey karışmaya başladı. Kabataş Erkek Lisesi’ne girmemle birlikte şu andaki hayatıma adım atmış oldum. Okul orkestrası seçmeleri ve davulla tanışmam 15 yaşıma denk geliyor. Yatılı hayatında gitarla da tanışıp lise hayatım boyunca kendime yetecek kadar gitar da çaldım. Vurmalı ya da telli çalgılar diye çok da ayrım yok kafamda. Müzik bir tane, onu o anda hangi enstrümanla icra ettiğimizden çok nasıl ettiğimiz çok önemli. O yüzden bir enstrümandan diğerine geçmek gibi değil de, müziğin başka bir yönünü öğrenmeye çalışmak gibi oluyopr bende bu değişimler.

Sosyal medyayı oldukça sıkı kullanıyorsunuz. 58 binden fazla tivit atmışsınız, paylaşmayı ve bir olmayı seviyorsunuz anladığım kadarıyla. Sosyal medya için ne dersiniz bize?

EH: Ben Cumhurbaşkanı olsam Twitter’ı hemen kapatırdım! Dedi ya geçtiğimiz günlerde Mesam’ın başına kayyum olarak atanan Coşkun Sabah. Cahillik bu dünyadaki en tehlikeli şey bence. Bu kafaların tam tersini düşünenlerdenim. Sosyal medyayı olabildiğince kullanıyorum. Bu rakamın yüksek olmasının sebebi Gezi döneminde kimsenin devlet teröründen zarar görmemesi için yaptığımız paylaşımlar. Onun dışında öncelikle yaptığımız işlerin duyuruları ve okuduğumuz ilginç haberleri paylaşıyorum. Bazen telefonumdan tüm sosyal medya uygulamalarını siliyorum birkaç hafta, çok fazla moral bozucu şey oluyor, motivasonumuzun o kadar da düşmesine gerek yok. Bir de çok fazla yalan haber dolanıyor, ince eleyip sık dokumak lazım bir şeyi paylaşmadan önce, bu da yeni sosyal medya habercilerinin işi. Biz de müziklerimizi ve hür fikirlerimizi özgürce paylaşmak için kullanıyoruz sosyal medyayı. Hazır RTÜK bu alanı da denetlemeye başladı, çember daralıyor, ya sesimizi daha gür çıkaracağız ya da İran’ı arayacağımız günler çok yakında gelecek.

Ekşi’de sizin için dert savar diyorlar “moralsizliğin baş düşmanı bu… azıcık keyifsiz olunca falan ne yapıp ne edip bulmak lazım kendisini… hakkından gelemeyeceği dert tasa azdır muhtemelen…”  Neşe ile olmak sizin için nasıldır?

EH: Benim karanlık tarafımı görmeyenler yazı yazıyor ekşi’de sanırım. Anı yaşamak için elinden geleni yapan birisiyim. Yarın ölecekmişiz gibi bugünü geçirmek en güzeli, çünkü yarına bile kalmayabiliriz. O yüzden moralimi ve motivasyonumu hep yüksek tutmaya çalışıyorum. Stres olmam için gerçekten çok acayip şeylerin olması gerekiyor, onun dışında ölümlü dünya deyip ne yapıyorsam onu yapmaya devam ediyorum. Bazen Yin Yang’ın siyah tarafı içime kaçınca o beyaz noktaya ulaşmam zor olabiliyor. Neşeliyken neşemi etrafıma yaydığım gibi karanlığı da o hızda yayabiliyorum, kendimle ilgili çözmeye çalıştığım konulardan biri. Ama genelde pozitif ve eğlenceliyim, çevremdekiler mutlu olsun diye elimden geleni yaparım, çünkü bunu yaptıkça mutlu olurum.

Son olarak bu ay çıkan Nazdrave 13 ile ilgili olarak neler söylemek istersiniz dinleyicilerimize? Ben ilk dinlediğimde thrash tadını aldım. 

 EH: Enteresan bir albüm oldu. Bugüne kadar ne çaldıysam, ne yaşadıysam bu albümün içinde mevcut. Balkanlar, Rumeli, Afrika, Asya, Texas, New York, köy, tarla, şehir, orman, hayal kırıklığı, mutluluk, aşk… Hepsi duygu olarak bu albümde var. Herkesin farklı dönemlerine dokunacak bir müzikal yolculuk oldu bence, bugün sevmediğimiz bir parça yarın en sevdiğimiz parça olabilir. Albümdeki değişkenlik bizim yaşadığımız anlara göre de kendi içinde sürekli bir değişim hali alabiliyor.