Dünya, kadının bir kadın olarak ezilişine tanık olurken, tarih içerisinden, başkaldırının ve vazgeçişin aynı ânda tarifini yapan kadınlar bize göz kırparlar. Bu kadınlar, şairdirler, yazardırlar ya da bazı zaman kim oldukları bile bilinmez. İsimleri bile meçhuldür. Erkek egemen düzene karşı ya bir savaşın emaresi olarak ya da savaştan vazgeçiş olarak intihâr eden kadınlar, tarihin gizli yazarlarıdır.

20. yüzyılın en önemli kadın yazarlarından Virginia Woolf örneğin. Feminist teorinin en başat temsilcilerinden birisi sayılan Woolf, hemen hemen bütün hayatını depresyon içerisinde geçirdi. Ama hayatının son döneminde bu depresyon ve çılgınlık baş edilemez bir hâl aldığında, kocası Leonard’a bir mektup bıraktıktan sonra, ceplerine taşlar doldurup Ouse nehrine bıraktı kendisini. Woolf şöyle yazıyordu son mektubunda:

“Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum.

Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.”

18 Mart 1841

English novelist and critic Virginia Woolf (1882 - 1941), 1902. (Photo by George C. Beresford/Hulton Archive/Getty Images)
Fotoğraf: George C. Beresford/Hulton Archive

 

Sylvia Plath, 1959; photograph by Rollie McKenna
1959. Fotoğraf: Rollie McKenna

Bir diğer 20. yüzyıl kadın yazarı, Sylvia Plath. Çoğu kimseye göre tarihin en önemli kadın şairi olan Plath de, tıpkı Woolf gibi depresyonla boğuşmaktaydı. Lirik türde birçok eser verdikten sonra, henüz 32 yaşındayken, 1963 senesinde, kafasını fırına sokarak intihâr etti. İntihârından önce, çocuklarına sabah yemeleri için kurabiye ve kek bırakan Sylvia, bir şair olmasının yanında bir anneydi. Ve tarih öncesinden şöyle sesleniyordu güzel Sylvia:

“Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi.
Özellikle iyi yaparım.

Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.
Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.
Sanki gider gibi bir davete.

Bunu yapmak çok kolay bir hücrede
Ölmek ve kımıldamamak
Ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi… “

Evelyn McHale

Virginia ve Sylvia’nın intihârları şüphesiz ki oldukça estetik duygusu güçlü intihârlardır. Ama bunların yanında, intihârdan sonra ortaya çıkan fotoğrafıyla ünlü bir kadın vardır ki o bize ölümün estetiğini de göstermektedir. 1 Mayıs 1947 tarihinde bir Perşembe günü Empire State binasının 83. Katından atlayan Evelyn McHale’in intihârdan sonra çekilen fotoğrafı, intihârın estetiğini gözler önüne serer. Tarihin en zârif intihârı olarak kayda geçen bu intihâr, bu fotoğrafla belgelenmiş ve fotoğraf birçoklarınca tarihin en güzel intihârı olarak nitelendirilmiştir. Evelyn McHale, Empire State binasının 83. katında bulunan gözlem platformuna çıkmış ve önce ceketini çıkartmıştır. Daha sonra cüzdanını bir kenara bırakarak kendini demir parmaklıklardan aşağıya bırakmıştır. Evelyn McHale’in bedeni bir arabanın üzerine düşer ve intihârdan yaklaşık olarak dört dakika sonra tesadüf eseri orada bulunan fotoğraf öğrencisi Robert Wiles, bu kareyi ölümsüzleştirir.

Evelyn intihâr notu olarak şu yazıyı ardında bırakmıştır:

“Ailemin içinden veya dışından hiç kimsenin hiçbir parçamı görmesini istemiyorum. Lütfen bedenimi yakarak yok edin. Size ve aileme yalvarıyorum, benim için tören veya anma düzenlemeyin. Nişanlım haziranda evlenmeyi teklif etti. Ben kimse için iyi bir eş olabileceğimi düşünmüyorum. O benden çok daha iyi birisi. Babama söyleyin annemle çok fazla ortak yönümüz var.”

Seine nehrinin gizemli kadını

Ve son olarak değinmek istediğim kadın, Seine nehrinin gizemli kadınıdır. 1880 senesinin sonunda, kimliği bilinmeyen bir kadının bedeni Seine nehrinden çıkartıldı. Henüz 16-17 yaşlarında olduğu ve tecâvüz ya da darp bulgusu olmadığından intihâr ettiği tahmin ediliyordu. Kadının suratındaki müthiş gülümseme, bir tıp öğrencisi tarafından kalıplaştırılarak heykel hâlini aldı. 1900’lü yılların başından itibaren, bu kalıp büyük ilgi çekti.

Gerek edebi eserlere, gerek tablolara konu olan bu gizemli kadının yüzündeki ifade, intihârı çekici hâle getiriyor, adeta ölümün masumiyetini gözler önüne seriyordu. Kimliğinin belirlenememesi, bu intihârı daha ilginç kılıyor ve bu olay başta Camus olmak üzere birçok ünlü yazarın kalemine kadar sıçrıyordu. Camus, kadının ifadesine “boğulmuş Mona Lisa gülümsemesi” yakıştırması yapıyordu.

1905 senesinde Rilke kadının ifadesi hakkında şunları söylüyordu:

“Yalancı bir gülüşle, sanki biliyormuş gibi gülümseyen, morgda bir kenara atılmış güzel, genç bir kadının yüzü.”

Daha sonra Blanchot kadın hakkında şöyle yazmıştır:

“Rahatlamış bir gülümseme, o kadar dingin ki bizleri kadının en mutlu anında öldüğüne inandırabilir.”