Feryal Tilmaç’ın içinde 14 öykü bulunan Sen Yabancı Değilsin kitabını okurken insana dair hiçbir duygu ve eyleme yabancı olamayacağımızı bir kez daha anlıyoruz. Öykü okuma hazzının tanıdık sularında hiçbir konuya ve duyguya yabancı olmaksızın dolaşıyoruz.

Birbirimizin yabancısıymış gibi günlerimizi geçirdiğimiz bu dünyada Feryal Tilmaç, Sen Yabancı Değilsin diyerek bizlerin öykülerini yine bizlere son derece saf, arı ve temiz noktalardan aktarıyor.

Feryal Tilmaç ile edebiyattan, öykücülüğe, anlatma isteğinden içimizde biriktirdiğimiz yabancılara ve tanıdık gizli yüzlere varana kadar son derece sakin fakat dipten akan bir söyleşi gerçekleştirdim. Buyurun lütfen.     

Aynur Kulak: Feryal Hanım, aslında bir çalışma hayatınız varken, kurumsal bir işte çalışıyorken bir gün istifanızı verip sadece yazmaya başlıyorsunuz. Ta en başa dönmek istiyorum. Edebiyatla olan bağınız  -çalışsanız da veya başka meselelerle uğraşsanız da- hiç kesilmemiş olan bu bağ ne zaman başladı? İlkokul, ortaokul, ne zaman büyülemeye başladı edebiyat sizi?

Feryal Tilmaç: Evet, tam da dediğiniz gibi oldu. Aldığım eğitimle ilgili bir iş yapıyordum. Kayıp zaman gibi görmüyorum o yılları yine de. Öyle olması gerektiği için olmuştur. Dediğiniz gibi en başa dönersek, okumayı bile bilmiyordum henüz o ilişki kurulduğunda. Dinliyordum sadece. Masallarla başladı her şey. O nedenle edebiyattan büyülenme gibi tumturaklı bir durum diye göremiyorum, doğaldı. Yemek, içmek, uyumak kadar. Hayatı anlamak için hikâyelere ihtiyacımız var. O yaşlarda üzerinde düşünülmez tabii ama aslında hayallerin sınırsızlığına bayılıyor insan herhalde. Küçük yaşta girince damarlarınıza, ömür boyu dolaşıp duruyor içinizde o ilgi, sevgi, merak. Aşk.

-Sen Yabancı Değilsin dördüncü kitabınız. 2007’den bu yana tüm kitaplarınıza baktığınızda, öyküleriniz Feryal Tilmaç’ı nereden nereye getirdi? Yani tamamen yazmaya başladığınız o günden itibaren bilinciniz, duygu durumlarınız ve etrafı algılayışınız nasıl değişimler geçirdi? Ek olarak şunu da sormak isterim:  Edebiyat türleri içinde bir ifade biçimi olarak öykü yazmayı tercih edişiniz, yani boşlukları olan, zaman zaman okuyucu, zaman zaman hayat tarafından tamamlanan öykü türünü seçmenizin de tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ne dersiniz? 

Yazmaya başladığımdan bu yana her anlamda değiştiğim şüphesiz ama o değişim yazmasam da gerçekleşecekti. Okumakla, izlemekle, deneyimlemekle değişir insan. Zaman kimseyi kusur koymaz. Geçirdiğim değişimin nesi, nasılı ve ne kadarı yazmamla ilişkilendirilebilir bilmiyorum. Fakat Patrick Süskind’in bir öyküsünün epigrafını getirdi aklıma sorunuz. “Amnesie in Litteris, okuyan insan değişti ama bunun farkına varmasını sağlayan hücreleri de değiştiğinden anlayamadı.” Sözcüğü sözcüğüne olmasa da böyle bir şeydi. Çok zaman geçmiş okumamın üzerinden. Demem o ki belki yazmak da beni öyle değiştirdi ki kesin olarak saptayamıyorum bu değişikliği. Öyküye gelince, aslında seçtiğim öykü değil kurmaca anlatı. Yarın bir gün roman da olabilir yazacağım. Asıl önemlisi hikâyelerimi anlatabilmek benim için.

-Yukarıdaki soruyu sorma sebebim; Sen Yabancı Değilsin öykü kitabınızın genel kanı dışında aslında sadece kadınları, kadınların sorunlarını, dertlerini, toplumla olan mücadelesini anlatan bir kitaptan ziyade insanlık hallerini yansıtıyor olmasının bende bıraktığı etki. Bu anlamda Sen Yabancı Değilsin’i tek bir bakış açısına sığdırmak istemiyorum. Nasıl bir birikimin sonucu olarak ortaya çıktı Sen Yabancı Değilsin? Esneyen Adam kitabınızın yayın tarihi 2013. Dolu dolu altı yılı kapsayan süreçte Feryal Tilmaç neleri görmeye ve fark etmeye başladı da bu on dört öyküyü yazdı?

Sanki bu sorunun yanıtını önceki sorularda verdim gibi geldi bana. Tekrar gibi olabilir o yüzden. Şöyle ki bütün olan biten değişimle ilgili. Hayat deneyimlerinin tamamı insanın zihnini değiştiriyor. Akıl ve kalp. İkisi için de geçerli. Dünyaya bakışınız da değişiyor ister istemez. Ben aynı insan değilim ki aynı şekilde yazayım. Bu hem her kitabım için hem de yazarsam bundan sonraki öykülerim ya da romanlarım için geçerli. Temel değerlerim, düşüncelerim, kabullerim, inanç ve sevgilerim dışında her şey değişiyor. Aynı insan olarak kalmıyoruz. Kalmıyorum demeliyim. Herkes adına söz söylemem doğru olmaz. Zaten kalsam bu üzücü olurdu herhalde. Bazen yirmi yılın ardından bir arkadaşımla karşılaştığım olur örneğin, hemen hiç değişmediğini, olduğu yerde durup durduğunu görürüm, istihkakı olan zamanı kullanamamış gibi gelir ve bu içimi hüzünle doldurur.

-Öykülerinizi birinci tekil şahıs anlatıcı üzerinden kaleme almışsınız. Zor bir anlatım biçimidir, objektiflik yer yer kaybolabilir çünkü. Fakat bir monolog halinde olmaktan ziyade, bu öykülerin ulaşacağı kişilerle paslaşmayı ve böylece gölgeli olabilecek anlatımı tamamıyla açmayı tercih ediyorsunuz. Kitabın ismine de yansıtıyorsunuz bunu. Sormak istediğim; bizlere yaşanılan olayları aktarıyor gibi duruyorsunuz on dört öykü boyunca fakat altta akan başka bir hikaye var; dertler, korkular, kaygılar var; öyle değil mi? Mesela Focus öyküsü, mesela Yuva, mesela Eksik…

“Ben anlatıcı” diye tanımlamayı tercih ederim çünkü teknik olarak söylemek gerekirse – ki bu meraklısı dışındakiler için epey sıkıcıdır- birinci tekil, ikinci tekil ve birinci çoğul ben anlatıcılar var öykülerde. Siz sorunca tekrar düşündüm de, ben bunların hiçbirini bilinçle seçmedim. Bana doğal gelen biçimde anlattım hepsini. Hikâyenin gereksindiği biçimde. Galiba. Bundan bile emin olamıyorum çünkü nasıl yazdığınızı izah etmek yazmaktan bile karmaşık. Kendime de izah etmeye çalışsam bu böyle. Ben bunu nasıl yazdım sorusunun yanıtı olmuyor insanda kimi zaman. Bundan şikayetçiyim sanılmasın. Ben o bilememeyi seviyorum ama işte bir başkası sorduğunda da bulanık yanıtlar vermeme neden olabiliyor bu durum. Öykülerin görünüşte anlattıklarının yanında birer alt metinleri olup olmadığı sorunuza gelince, var elbette. Katman katmandır edebiyat anlatısı, dünya ve onun insanları gibi. Yalın olsa da yalınkat değildir. Her katman sözünü kendi okuyucusuna söylüyor olsa gerek. Ben okuduğum kitaplarda bunu hissederim hep.

-Sen Yabancı Değilsin; farklı coğrafyalardan, farklı mesleklerden, farklı görüş açılarından hatta farklı inanışlardan, toplum yapılarından (Son üç öykünüz Salyangoz, Zaman Taşı ve Rit’i kastediyorum.) insanların bir araya geldiği bir öyküler bütünü.  Dimağımda kalan, olayları yaşayanların ve aktaranların kadın veya erkek olmalarından ziyade ilk oluşan toplumlardan günümüze insana dair olan meselelerin değişmiş gibi gözükmesine rağmen aynı olması. İlk toplumlardan günümüze inanılmaz bir yer oldu dünya. Sizin öykülerinizde ilk başladığımız yerde olmamamıza rağmen insana dair meselelerin yarattığı duygu durumlarının tüm bu değişimlere rağmen değişmemiş olması duygusu çok kuvvetli. Ne dersiniz?

Ne diyeyim! Çok güzel anlatmışsınız. Ben de biraz daha açmayı deneyeyim. İnsan ölümlü olduğu bilgisine sahip olduğundan beri bu bilgiyle yaralıdır. Varoluşun tüm ıstırabı bu düşünceden kaynaklanır. Tüm duygular, aşk, ihtiras, öfke, acı, korku, hayal kırıklığı, arzu, istek ve hatta teslimiyet bu kaygıdan çıkıyor. İnsanın özü bu. Dünya kurulalı beri özünde değişmeyen tek bir şey varsa o da bu. İnsanı hangi tarihsel, toplumsal, sınıfsal bağlamda anlatırsanız anlatın, onun içine doğru bakıyorsanız, insan ruhunun karanlığına dalıyorsanız aynı duyguları, çok çok onların farklı dışavurumlarını buluyorsunuz. En azından benim insanı algılayışım böyle. Yazarak da belki biraz daha iyi anlayabilirim diye umuyorum ya da düşündüklerimin sağlamasını yapmaya çabalıyorum farkında olmadan. Bu yaklaşımım yazdıklarımı da şekillendiriyor olsa gerek.

-Öykülerinizdeki karakterlere baktığımızda ve anlattıkları olayları okuduğumuzda her bir insanın kendi algı perspektifinden baktığını görüyoruz. Bir de bu insanların oluşturduğu toplum var. Kolektif algı günün sonunda, kişilerin algı düzeyinden tezahür ediyor  aslında fakat her birimizin ağzında çürümüşlük, küflenmişlik, anlayışsızlık, vicdansızlık, riyakarlık eleştirisi bitmek tükenmek bilmez derecede yorumlanıyor. Öyküleriniz bu toplum (veya toplumlar) iflah olmaz, işte görün hiç umut yok duygusunun sirayeti olarak mı ortaya çıkıyor sizce yoksa  hayır aksine umut var, umut var ki yazıyorum mu dersiniz?   

Bu ilginç bir soru aslında. İnsan içinde yaşadığı toplumdan ne kadar uzağa düşebilir bilmiyorum. İnsanların, hepimiz için söylüyorum bunu, çuvaldızı kendine batırmak konusunda anlaşılabilir bir isteksizliği var. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi en zorudur. Hep biz mi haklıyız? Suç hep ötekinde mi? Ayrıca “haklı”dan başka bir sıfat yok mudur durumları tarif edecek? Başkalarında şikayetçi olduğumuz bir hâli hiç mi yakalamayız kendimizde, yakalayıp da şaşırmayız? Bu ve bunun gibi pek çok soru var yanıtlanması gereken. Geniş bir şartlar bütününü göz önünde bulundurarak enikonu düşünmek gerek. Belki bunu başka bir platformda daha detaylı tartışmalıyız. Sorunuzun ikinci bölümüne gelince, yazmaktan bağımsız düşünmek isterim bu konuda. İnsanlık için umudumu kaybettiğimden ya da umutlu olduğumdan yazmak, kendi yazdıklarıma tuhaf bir değer atfetmek gibi geliyor bana çünkü. O nedenle hayatın içinden yorumlamayı tercih ederim. Ne yazık ki burada da kesin bir yanıtım yok. Çünkü bu durumda elle tutulur bir ikilik hatta çokluk buluyorum içime baktığımda. Zaman zaman iğrenti düzeyinde bir vazgeçişe, asla iflah olmaz bu insan türü gibi bezginlik veren bir düşünceye kapılıyorum. Zaman zaman tam aksi yönde bir duygu düşünce salınımıyla umutlanıyorum, dünyanın çok daha iyi bir yer olabileceğine, insanın özünde iyi olduğuna ilişkin sarsılmaz bir inanç duyuyorum. Bazen ise gri alanlarda dolaşıyor zihnim, anlamı kaybediyorum, umursamamak, görmezden gelmek istiyorum, serin bir boşluk duyuyorum içimde. Neyse ki bu sonuncusu uzun sürmüyor çünkü en tuhafı bu duygu durumu oluyor.

-Öykülerinizde birinci tekil şahıs ağzından anlatımı tercih ederken zamansal olarak geniş bir zamanı kat etmeyi tercih etmişsiniz. Bazı öykülerinizde şimdiki zamandan (hatta andan) veya geçmişten başlamış olsanız bile öykü ilerledikçe geniş zamana yayılan öyküler bunlar. Zaman nasıl bir kavram? Biraz daha genişletmem gerekirse;  edebiyat söz konusu olduğunda, bir hikayeleştirme, anlatı, aktarım söz konusu olduğunda, zaman nasıl bir kavrama dönüşüyor?

Yanıtlamaya sorunuzun sonundan başlarsam, kurmaca anlatıda her şey “şimdi”de gerçekleşiyor. Aslında hayat gibi. Zaman ucu bucağı, sınırları belirsiz durup duran bir bulutsu. Biz içinden geçip gidiyoruz. Her şey şimdide gerçekleşiyor, çünkü aslına bakarsak geçmiş daima geçmiş, gelecek de gelmemiş olduğundan elimizdeki tek zaman birimi an. Ondan başka bir şeyimiz yok zamansal olarak. O da kayıp gidiyor, geçmişe dönüşüp duruyor. Ama bulunduğumuz noktada hep geçmişin bilgisi, gölgesi, imgeleri, yaşantıları, seyrelse de duyguları yanımızda oluyor, iyisi de kötüsü de farklı sebeplerden hüzünlendiriyor. Geleceğin de planları, umutları, beklentileri, korkuları hep yanımızda. Geçmiş hüzünse gelecek de kaygı kaynağı. Geçmiş ve gelecekten, hüzün ve kaygıdan arınmış bir iç rahatlığıyla anda yaşayabilmek ne güzel olurdu. Söylemesi birkaç cümleyi peş peşe dizmeye bakıyor da uygulaması pek o kadar kolay değil. Yaş aldıkça, anlayışımız derinleştikçe artan bir çaba sarf etmekten ibaret yaptığımız. Sözü ne çok uzattım değil mi? Fakat işte hayattaki zaman algım bu, kurmacaya da tam anlamıyla bunu yansıtıyorumdur muhtemelen.

-Sen Yabancı Değilsin’deki dil yapısı öykülerin atmosferini nitelik açısından etkiliyor. Bu anlamda öykülerin tamamına baktığımızda dil açısından bir bütünlük yok. Böyle bir bütünlük tabii ki olmak zorunda değil. Tek tek baktığımızda insana dair dertlerin ortak oluşunun yanında, dilin öykü bazında farklılık göstermesine katılır mısınız yoksa aslında dilde size farklı gelen kullanımlar olsa da bir bütünlük var yorumunda mı bulunursunuz?   

Dilde temel anlamda bir bütünlük var elbette. Benim yazarken kullandığım dil bu, hatta bu dil yaşarken kullandığıma da oldukça yakın. Sanırım sizin sözünü ettiğiniz her öykü karakterinin kendi dilini kullanması. Bu da sözdizimi ve seçilen sözcüklerin farklılığıyla ilgili. Tabii bazen öykü karakteri aynı zamanda anlatıcı da olduğunda kendi sözdizimleri ve kendi sözlüğüyle anlatıyor hikâyesini, o da öykünün doğrudan dili oluyor. Örneğin bir bilimkurgu öyküsüyle, bir hayvanın anlattığı fantastik hikâyenin farklı sözlükleri, sözdizimleri ve hatta buluşları olması doğal. Dili önemsiyorum ve kullanımına bu şekilde yaklaştığımda daha zengin bir alan açılıyor önüme ve ben de elimden geldiğince bundan faydalanmaya çalışıyorum. Aslına bakarsanız benim için işin en zevk aldığım yanlarından biri buru. Çok seviyorum anadilimi, onun bütün sözdizimi olanaklarını ve yöresel söyleyişleriyle, argosuyla, bilimsel terminolojileri ve benzerleriyle muhteşem zenginlikteki kelime dağarcığını.

-Son iki yıldır öykü kitapları çokça basılmaya başladı. Özellikle genç yazarlar ve bu genç yazarların içeriği yeni, anlatımı yeni, çehresi yeni öyküleri ile karşı karşıyayız. Gidişatı nasıl görüyorsunuz? Çağdaş edebiyatımız nasıl bir şekillenme içerisinde?

Çağdaş edebiyatımızın nasıl şekillendiği konusunu yorumlamak, bu konuda çalışan akademiklerin, edebiyat kuramcılarının ve eleştirmenlerin işi. Ben bir okur ve yazar olarak bu gelişmeyi, çeşitliliği, sınırların zorlanmasını, anlayışın sarsılmaya çalışılmasını gayet olumlu bulduğumu söyleyebilirim yalnızca. İzin verirseniz saptamalarınıza bir ekleme de ben yapmak isterim. Özellikle öykü türü söz konusu olduğunda kadın yazarların ağırlığının hissedildiği bir dönemden geçiyoruz gibi geliyor bana. Dertleri var çünkü bu ülkede kadınların herkesten fazla, söyleyecek sözleri var, buna bağlıyorum ve kadınların ifade olanaklarının hayatın her alanında aynı düzeyde gelişmesini içtenlikle diliyorum.