20. yüzyılın en ağır ve en trajik teknolojik felaketi olan Çernobil, 26 Nisan 1986 yılında saat 1’i 23 geçe Belarus yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana geldi. Bir biri ardına meydana gelen patlamalar, 4 nolu reaktörü yerle bir etti ve tarihin en acı teknolojik felaketi yaşandı.
Çernobil’den sonra ülke, 485 köy ve kasabasını yitirdi. Her dört Belerusludan biri hayatını kaybetti. Ülkede kanser oranları hızla arttı. Tabii bu felaketin bilançosu tüm dünyayı da etkisi altına aldı. Polonya, Almanya, Avusturya, Romanya, İsviçre, Kuzey İtalya, Fransa, Belçika, Büyük Britanya, Kuzey Yunanistan, Japonya, Çin, Hindistan, Kanada, ABD, İsrail, Kuveyt ve Türkiye’de yüksek seviyelerde radyasyon tespit edildi. Felaketin yaşandığı çevre illerde yapılan sağlık taramalarında her 10 kişiden 7’sinin de hasta olduğu görülmüştür.

Daha önce Çernobil ile ilgili birçok kitap yazıldı, belgesel çekildi. Yapılan çalışmalardaki içerikler; Çernobil felaketinin neden yaşandı? Ne gibi sonuçlar doğurdu? gibi sorular istatistiksel verilere dayanıyordu. Svetlana Aleksiyevic ise Çernobil Duası adlı kitabında farklı bir şey denedi. Felaketi yaşayan masum halkla röportajlar yaptı ve bunları uzun bireysel monologlar halinde bir araya toplayarak “Yeni bir edebi tür” ortaya çıkardı. İsveç Akademisi, yazara Nobel Ödülü verdiğinde bu ifadeyi kullandı.

Aslında Aleksiyevic, sözlü bir tarih çalışması ortaya koyuyor. Çünkü aynı dönemde iki farklı felaket yaşanıyor. Biri toplumsal bir felaket olan; Sovyetler Birliği’nin yıkılması, diğeri de Çernobil teknolojik felaketi. İnsanlar bir yandan nasıl hayatta kalacaklarını, diğer yandan da hangi bayrak altında ayağa kalkacaklarını düşünmeye başlıyorlar. Yazar da, sokaktaki insanların hikâyelerini kayıt altına alarak, okuyucuya bir kolaj hazırlıyor Ve Çernobil’in bilinmeyenlerini, birinci ağızlardan aktarıyor. Kitap da Beleruslu halktan itfaiye erlerine, parti yöneticilerinden askerlere kadar farklı onlarca insanın korkularına, endişelerine, üzüntülerine yer veriliyor.

Kapak tasarımı da oldukça başarılı. Çernobil felaketinden sonra Belerusdaki boş bir lunapark görseli kullanılmış. Ve yine kapakta yer alan şu cümle; “Radyasyon hastalıkları kliniğinde on dört gün… On dört gün alıyor bir insanın ölümü.” Çernobil Nükleer Santralinde çalışan irfaiye erinin karısının ağzından dökülen bu cümle ve insanı derinden etkileyen hikayesi ile başlıyor kitap. Sonrasında farklı kişiler ve hikâyelerle ilerliyor. Pişmanlıklar, öfke kusanlar, bilinçsizce davrananlar, gidecek başka bir yeri olmayanlar, Çernobil insanları denilerek dışlanmaya maruz kalanlar. Hepsine kitapta uzun uzun yer veriliyor.

Yazar Aleksiyeviç, bu çalışmasını kaleme almak için tam 20 yıl bekliyor. 2015 Nobel Edebiyat Ödülünü aldığında da şu konuşmayı yapıyor; “Umut devri yerini, korku devrine bıraktı. Zaman geriye döndü. İkinci el, kullanılmış bir zamanı yaşıyoruz. Kızıl İnsan’ın tarihini yazıp bitirdim mi şimdi, emin değilim. Benim üç evim var. Belarus, toprağım, babamın vatanı, bütün ömrümü geçirdiğim yer. Ukrayna, annemin vatanı, doğduğum yer. Ve büyük Rus medeniyeti, kendimi onsuz hayal edemediğim… Benim için hepsi değerli. Sevgiden söz etmek ise, bizim çağımızda zor.”*

Bugün Kiev seyahat acentesi, Çernobil’e turistik gezi yapma imkânı sunuyor. Başlangıç noktası olarak Pripyat belirlenmiş. Sonrasında hayalet köylerle devam ediyor; tura katılanlar, terk edilmiş evleri, balkonlarda asılı halde kararan çamaşırları görebiliyorlar. Bölgeye ziyarete gelenlere yüzmemeleri, mantar, meyve toplamamaları önemle söyleniyor. Bir olay, üzerinden 50 yıl geçtiğinde tarih sayfalarında yerini alabiliyor ama Çernobil’i yaşayanlar gerçek bir tarihe tanıklık ediyorlar. Yazar bu felaketi geleceğin tarihi olarak yorumluyor. Kitabı okurken siz de bu tarihe tanıklık etmiş olacaksınız.

*Konuşma çevirisi buradan alıntıdır.