Okuma süresi: 5 dakika

Sesler hâlâ tazeydi uykuya hazırlanan zihninde. Kadını görmemiş olsa, çıplak sesin ondan geldiğine inanmazdı. Bir o, bir topluluk haykırıyordu,

“Gün”

“BİZİM!”

“Gece”

“BİZİM!”

Bir daha,

“Gün”

“BİZİM!”

“Gece”

“BİZİM!”

Ardından hep bir ağızdan; her sözcük tek solukta, ortak vurguyla, hızlanarak,

“Gün… Bizim… Gece… Bizim… Gün. Bizim. Gece. Bizim. Bizim. Bizim. BİZİM!…”

Son sözcükle birlikte, geceye dönen günü karşılamak üzere yanlarında getirdikleri meşaleleri çıkarıp yaktılar bir anda. Ah ne de güzeldi!..

Karanlığı Dağıtan BİZİZ! Aydınlık BİZİZ! Durakta gördüğü afişin üst tarafında, beyaz harflerle bu iki cümle yazılıydı alt alta. Durağa yaklaşırken içinin kalabalık oluşuna canı sıkılmıştı o sabah; soğukçanaydı. Kalabalık dediği de, üç kişilik oturma yerinin uçlarına bacaklarını ayırarak oturmuş iki erkek ile elinde cırtlak sarı poşetle ayakta bekleyen yaşlıca bir amcaydı. Sevmiyordu öyle. Durağı geçip yan tarafında beklemeye başladı. Afişi de o zaman fark etti işte. Görüntü dışa gelecek şekilde durağın iç tarafına yapıştırılmış bir afişti bu. Meşalesiyle karanlığı yaran beyaz bir kadın silueti. Silueti oluşturan çizgilere baktı. Afişle kendisi arasındaki cama kendi yansımasını oturttu. Meşaleyi kendisi tutuyordu şimdi. Güldü. Sonra acaba birileri kendisini görmüş müdür, diye ürküp toparlandı. Şöyle bir sağını solunu kolaçan etti. Kızarmıştı. Hissediyordu kızardığını; hep öyle olurdu. Durup dururken kızarırdı. Ama kızmadı kendine. Biliyordu ki kızsa, daha çok kızaracaktı. Derin bir nefes alıp yeniden baktı afişe. Altında yer ve saat yazılıydı. Garip, diye düşündü. Derken otobüsün yaklaşan sesini duyup yola döndü. Otobüs durduğunda durağın içindekiler bindi önce. Kendisi binecekken, elini sallayarak kendisine doğru koşan kızıl saçlı genç kadını fark etti.

“Haydi binsene bacım, seni mi bekleyeceğiz gün boyu?!”

Şoför söyleniyordu. Parmağıyla yanını işaret etti kadın ve ağır adımlarla binmeye başladı otobüse. Aynı yavaşlıkta kartını çıkarıp okuturken genç kadın yetişmişti bile,

“Çok… Çok sağolun…beklediğiniz… için!” dedi genç kadın. Şoför homurdanıp omuz silkti ve hareket etti.

Otobüsün arka tarafları boş olurdu genelde. Orta kapıyı geçip sol tarafa, pencere kenarına oturdu. Genç kadın da peşinden gelip yanına oturdu. Haki yeşili çantasını kucağına koyup kadına döndü,

“Öküz, kendisine teşekkür ettiğimi sandı; teşekkürüm sizeydi.”

Kadın, genç kadına bakıp gülümsedi,

“Öküz mü? Çok ayıp ama. Bak yine de bekledi işte.”

“Bırak allasen! Önceden biliyorum ben bu herifi. Kaç defa gördüğü halde basıp gitmişliği vardır. Üstelik bir keresinde laf atmaya yeltendiydi de ağzının payını almıştı ökkküzzz!”

Gözleri faltaşı açılmıştı kadının. Anaaam, diye geçirdi içinden, nasıl da konuşuyor bu kız böyle bıcır bıcır. Sonra laf atma olayını düşündü; her seferinde nasıl da duymazlıktan geldiğini. Doğrusu bu değil miydi? Genç kadın devam ediyordu,

“Genelde senden önce binerim ben otobüse.”

“Ben-den önce mi?”

“Ah, evet! Hemen hemen bu saatlerde biniyorsun ya sen de ama düşman olduğundan fark etmemişsin.”

“Düşman mı?”

“Dost başa, düşman ayağa bakarmış ya; senin de başın hep aşağılara bakıyor, onu söylüyorum…”

Sözlerinin ardından gülümsemesi, dalga geçmediğini gösteriyordu. Böyle direkt senli benli konuşması normalde yadırgatıcı olurdu ama öyle hissetmedi kadın. O da gülümseyerek karşılık verdi,

“Alışkanlık. Ama öyle değil midir doğrusu? Hani kimseyi günaha sokmamış olursun böylece, değil mi?”

Cevap vermedi genç kadın. Kızardığını hissediyordu. Lanet olsun, şimdi değil! Gözleriyle otobüsün gri zemininde bir çıkış arıyordu. Sonunda genç kadın kıkırdadı,

“Bunu sana kim söyledi yahu! Kimseyi günaha sokmazmış! Ciddi olamazsın. Sırf ileriye bakıyorsun diye birini nasıl günaha sokabilirsin ki?”

Bilmiyordu. Öyle olurmuştu. Annesi dediydi memeleri tomurcuklanmaya başladığı gün. “Sakın,” demişti, “öyle dik dik yürüyüp de adamları günaha sokma; kafan yerden kalkmasın.” Kaldırmamıştı o da. Bir tek kocasına. Bir tek onun gözlerinin rengini biliyordu: Kırık mavi…

“Bilmem… Alışkanlık diyelim. Okuyor musun sen?”

Bak o da hemen senli benli oldu. Genç kadın sevinmiş gibi,

“Üç yıl önce bitti okul. Moda tasarımından mezunum ben. Normalde işe gidiyor olurdum ama bugün başka. Bugün çok daha önemli bir işim var.”

“Ne güzel! Böyle yeni yeni elbiseler yapıyorsun, değil mi? Filmlerde oluyor ya hani, çiziyorlar elbise filan, ne güzel!”

Sesini esirgemeden güldü genç kadın. Ön taraftan bir iki kafa kendilerine döndü. Böyle birdenbire sesli sesli gülmesine gücendi kadın. Ne dedim ki, diye geçirip, yeniden bir çıkış aradı gri zeminde.

“Kusura bakma, n’olur! Normalde öyle olmalıydı, değil mi? Güzel güzel elbiseler çiziyor olmalıydım, değil mi? Tasarımcı ilanına başvurduğum fabrika pek öyle düşünmedi. Anlaşılan bölüm üçüncüsü olarak mezun olmaktansa bir dalgaya sahip olmak daha önemli. Yine de o fabrikadan bir iş koparabildim: Tekstil fabrikasında işçiyim ben.”

Dalga derken elini bilekten büküp sallamıştı. Hareketi biliyordu kadın. Eliyle ağzını sakladı gülerken _ deli kız.

“Yine de çizim yapıyorum ha! Dışardan kıyafet nâmına aldığım tek şey kumaş; gerisi benim maharetli ellerimde…” Sırtları görülecek şekilde ellerini ileriye uzatıp seyretti; yüz ifadesi kıvanç doluydu. Kadınsa garip bir üzüntüyle baktı o ellere. Güzeldiler. İçleri de güzeldi muhakkak. Kendi ellerine baktı kaçamak, çevirip içlerine baktı: uçları silinmiş parmaklarına, iltihap artığı ayasına, yitip giden hayat çizgisine… Genç kadın birdenbire ellerini tutarak kendine getirdi kadını,

“Ay, biliyor musun; ben arkadaşlarıma elbise dikmeyi çok severim. Artık resmi olarak tanıştığımıza göre sen de benim arkadaşımsın. Sana da dikeceğim, çok seveceksin bak, görürsün!..”

Hayır, olur mu öyle şey, gibisinden bir şeyler diyecekti ki vazgeçti. Genç kadının gözlerindeki o güleç pırıltı, ne söylese vazgeçmeyeceğini ilan ediyordu.

“Teşekkür ederim!” dedi onun yerine.

Otobüsün içinin ayakta durulamayacak hale gelmesine az kalmıştı. Klimadan üflenen sıcak havaya gaz kokusu karışıyordu, insana ait tüm diğer kokularla birlikte: kolonya, parfüm, şampuan, nefes, ter, yağ, osuruk…

Genç kadın ayağa kalktı. Yaklaşmakta oldukları durakta inecekti demek ki. “Yarın değil ama belki öbür gün görüşürüz; umarım yani. Haydi, sana kolay gelsin!” dedi. “Kısmet, diyelim! Allah işini rast getirsin,” diye yanıtladı kadın ve bir durak sonra da o indi…

“Şu camları bir daha siliver, olur mu canım?! Akşam kocişim ta nerelerden sırf benim için gelecek bunca işinin gücünün arasında. Eh, tabii; ne de olsa gün bizim günümüz, değil mi? Güzel bir restorana götürecek. Eve geldiğimizde onu buraya oturtup dışarının manzarasının tadına varmasını sağlayacağım. Bir konyak ile kahve içeriz burada. Sonraaaa, hi hi hi hi…”

“Elbette hanımım! Şuraları hallettim miydi bir daha silerim camları.”

“Tamam canım! Ben de hazırlanayım; ancak hazır olurum, değil mi, hi hi hi…”

Haftada bir geldiği evlerden birindeydi. Her evde yapmayı seveceği bir iş bulmaya çalışırdı, kendine dinlenme anları oluşturmak için; bulurdu da. Yaşlı teyzenin yatak odasını temizlemeyi severdi mesela. Ninesini hatırlatan bir koku vardı o odada, çocukluğuna dair el işlemeleri vardı.

Ya da şu mimar oğlanın çalışma odası dediği yer. Her seferinde masadaki işlerine dokunmamasını tembih ederdi oğlan. Dokunmazdı elbette. O, duvardaki çerçevelere hapsolmuş ev çizimlerinin tozunu almayı seviyordu. Onlardan birinde yaşıyor olmayı hayal ederdi her seferinde.

Bugünün evindeyse _evli-ve-yalnız ablanın evinde_ en sevdiği şey camları temizlemekti. Denizi doya doya seyredebildiği an, o camları sildiği anlardı çünkü. Deniz sonsuzluktu, derinlikti; huzurdu deniz, düştü. Ve maviydi elbette, kırık…

Pencereyi açtı ve ıslatıp sıktığı bezle camları silmeye başladı. Ağır ağır, denizin kendisine seslenişini izleyerek siliyordu. Kurulamaya geçeceği vakit, denizin sesine karışan bir uğultu fark etti. Uğultu sese dönüşerek yaklaşıyordu sağ tarafından. Ses renklere döndü sonra; renkler, insanlara…

Sesleri havada, elleri havada, renkleri havada kadınlar, yürüyorlardı. En önde üç kişi yolu gösteriyor gibiydiler diğerlerine. Sırtında haki yeşili çantası, kızıl saçlarının içinden geçirdiği rengârenk bandanasıyla genç kadın bu üçlüden biriydi. Yanındaki iki kadından daha kısa boylu olanı batmakta olan güneşi işaret ederek bir şeyler söylüyordu kulağına. Durup kalabalığa döndü ve sağ yumruğunu kaldırdı genç kadın. Kızıl saçlarının altından bir gök gürültüsü yükseltti; kadınların cevabı bir sağanak oldu. Gök gürültüsü, sağanak; gök gürültüsü, sağanak. Üç kadından en uzunu, eline aldığı bir şeyi yakıp havaya kaldırdı. On beş saniye kadar sonra kadınların üstünde bir ateş örtüsü oluşmuştu. Şarkılarla, sözlerle, bir sihir gibi geçtiler camları silerken denizi seyretmeyi seven kadının önünden.

O kalabalıktaki duygu nasıl anlatılır bilmiyordu kadın ama hissettiği şeyin güven olduğunu biliyordu. Umut değil, sevgi değil, kızgınlık değil; saf bir güvendi hissettiği. İçine denizin kokusunun karıştığı bir güven. Kırık mavisi bir anıyı, çok derinlere gömülmüş bir anıyı gün yüzüne çıkaran bir güven. Kendine güven!..