Okuma süresi: 4 dakika

 

Bakın, ben dramaların hatta romantik komedilerin ayrılık, kavga, küslük sahnelerine dayanamam. İleriye sararım o sahneler bitsin diye.  Kavuşma, barışma sahnelerini ise defalarca izlerim. Hepsini değil ebette. Hayranı olduğum oyuncuların gözlerinde, dudaklarında istediğim aşkı, parıltıyı gördüğüm tüm sahneleri tekrar tekrar ve tekrar izlerim. İzlerken gözlerimin arkasından ense köküme oradan tüm vücuduma bir şey, yakan bir şey yayılıyor. Sonra bir karıncalanma başlıyor tatlı, sıcak. Dört beş dakika sürüyor en fazla. Sonra işime gücüme dönüyorum elbette. Kocam bunun bağımlılık olduğunu söylüyor. Sanmıyorum. Bağımlı olan biri hayatını mahvetmiş demektir. Benim mahvolmuş bir hayatım yok. Mükemmel bir hayatım da yok. Kimin var ki? 

Kaçıncı kat burası? Yirmi yedi, evet. Sitemizin havuzu ne kadar küçük görünüyor buradan. Mendil gibi, gözyaşı gibi neredeyse. Düşünsenize, sorsalar komşuyuz deriz. Psikiyatrist Doktor Yavuz Şan.  Belki havuz başında karşılaşmışızdır. Belki kocamla birlikte sırtımızı bronzlaştırırken siz böyle gömlekli pantolonlu ayakucumuzdan geçip gitmişsinizdir. Nasıl rahat ve mutlular diye içinizden geçirmişsinizdir belki? Haklısınız, konumuz siz değilsiniz. Aslına bakarsanız niye burada karşınızda konuşmaya devam ediyorum hiç bilmiyorum. Kocam son bir kez bunu denememizi istedi. Çocuğumuz için denemeliymişiz. Beraber gidelim danışalım doktor beye dedi ama ben istemedim. Tek başıma konuşmak bile bu kadar yorucuyken bir de birbirimizin laflarını mı dinleyeceğiz? Size de zor… Niyet mi okuyorum şu anda? Olabilir… 

Kocam istiyor ki birlikte hep mutlu olalım. Hayattan bu şekilde keyif alalım… Benim bu hayattan hiçbir alacağım yok doktor bey. Sadece önüme engel çıksın, yorulayım istemiyorum, o kadar. İşimi de bu yüzden değiştirdim. Nikâh memuruyum ben. Önceden? Önceden araziye çıkardım. Jeoloji Mühendisiyim. Mutluydum açık havada olmaktan. Kulaklarımın üzerinin sıcaktan su toplamasından, soğuktan ellerimin çatlamasından mutluydum, gerçekten. Annem ve babam mutlu değildi. Hele babam… Yoruluyorsun kızım, yüzüne hasret kaldık kızım derdi rahmetli. Annem daha doğrucudur; nasıl olsa yerin altına gireceğiz ne gerek var kendini bu kadar paralamana derdi. Bir gün değil, üç gün değil… Tıkadım kulaklarımı. Okulumu da bitirdim, işe de girdim. İyi de para kazanıyordum. Annemle babam sabah işe giderken beni uğurlardı. İkisi birden. Köşeyi dönüp beni göremez hale gelince kapatırlardı kapıyı. Araziye gideceksem, üç beş gün eve gelmeyeceksem apartmanın kapısına çıkıp yolcularlardı beni gözyaşlarıyla. Bir seferinde, ben sahadayken annem evde düşüp bileğini kırmış. Ameliyat, alçı falan derken baktım olmayacak bir ay senelik izin aldım.  Doktor Bey,  ameliyat olan, bileğinin zonklamasından ağlayan kadın gitti, yerine evde uçarcasına dolaşan taze gelin geldi sanırdınız. Sağlam elini kırık bileğine destek ederek bana mantı açmaya bile kalkmıştı rahmetli. İşin tuhafı onların mutluluğu bana da geçmişti. İstifa ettim işimden. Benim bir aylık senelik izin oldu mu size altı ay… Şöyle geriye dönüp bakıyorum da yaşamımdaki en huzurlu günlermiş. Mutlu demiyorum bakın. Huzurlu.  Alabildiğine başaklarla dolu, masmavi gökyüzünün altında, sapsarı salınan başaklarla dolu bir ovayı seyretmek gibi bir huzur. Saatlerce baksanız bile nabzınızın atışını değiştirmeyen ama içinizin hafiflemesini hissetmeniz gibi bir şeyden bahsediyorum. 

Okuldan bir arkadaşım belediyede çalışıyordu. Nikâh memuru alınacağını o haber verdi öyle geçen günlerimin arasında. Hiç beklemiyordum alınacağımı ama aldılar beni işe! Annemle babam ne yapacaklarını şaşırdılar sevinçlerinden. Annem henüz tam iyileşmemiş bileğiyle koca kazan aşure kaynatıp bütün apartmana, sokağa dağıttı. Taş toprak yerine hep mutlu insanları görecekmişim, mesai saatim belliymiş, bundan iyisi can sağlığıymış… Eski kocamla da, bu benim ikinci evliliğim, yeni işimde tanışmıştım. Belediyenin yanındaki banka şubesinde müdür yardımcısıydı. Öğlen tatillerinde aynı kafelerde yemek yerken tanıştık ortak arkadaşlarımız da varmış, tesadüf. Evlendik. Nabzımın atışını değiştirebilen ilk erkek hatta ilk insandı. Nedense beni gün günden daha mutlu, rahat yaşatmak gibi bir isteği vardı. Sonu gelmez para hırsının paravanı olduğumu çok sonra onu evimizin yatak odasında tavana asılı halde bulduğumda anladım. Kucaklayıp indirdim hemen. Yatağa yatırdım. O gün gece bir düğüne gitmiştim nikâh kıymaya. Biliyordu. Döndüğümde her şey için çok geçti. Cenaze işlerinin hepsini tek başıma hallettim. Ne kendi aileme ne de onun ailesinden birine haber verdim. Kimse bilmezse o ölmemiş olacaktı. Tek düşünebildiğim buydu. Olmadı tabii. Bir hafta kadar sonra cümle âlemin haberi oldu. Eski kayınvalidem ve kayınpederimle mahkemelik olduk. Kendi annem ve babam bana küs rahmetli oldular. 

Sonra ne mi oldu? Hiç. Ben nikâh kıymaya, mutlu insan yüzleri görmeye devam ettim. En çarpıcı gülümsememle mutluluklar diledim. İşte o nikâhların birinde şahitlerden biri benim gülümsememe âşık olmuş. Hayatında böyle heyecan duymamış. Köşe bucak kaçtım görüşmemek için. Yakalandım. Çünkü beni en zayıf yerimden yakaladı. Nasıl öğrendiyse benim davalık olduğumu öğrenmiş. Sessiz sedasız çözdü bu kördüğümü. Dingin zamanlarıma döndüm sayesinde. Evlenelim dediğinde kaçacak yerim kalmadığı için kabul ettim. Çocuk bile doğurdum bu yaşımda o istediği için. 

Vaktimiz doluyor, farkındayım. Oğlumuz var, beş yaşına yeni girdi. Yeni yaşıyla beraber keşfettiği ve adını koyamadığı bir sürü duygusu var. Uykusu ağır bir çocuk. Okula giderken de çok huysuzlanır. Benim ağlamaya tahammülsüzlüğümü bildiği için sabahları o uyandırıp hazırlar oğlanı okul için. Ne zamandı tam hatırlamıyorum ama benim içimdeki dinginlik yerini kesif bir karanlığa bıraktığına göre epey olmuş; eşim oğlanı uyandırdıktan sonra her zamankinden daha çok kızmış bağırmış babasına uyandırdı diye. Çünkü rüyasında Elif’i görüyormuş tam elini tutmak üzereymiş… Sizin anlayacağınız âşık olmuş bizim oğlan ama aşkın ne olduğunu bilmediği için çareyi kızıp bağırmakta bulmuş… Güldüm geçtim ama kocam o günden beri farklı bir adam oldu çıktı. Durmadan âşık olmak üzerine sohbet açmaya çalışıyor. Bana hâlâ âşık olup olmadığını sorguluyormuş. Önce sustum. Duymazdan geleyim dedim. Böylelikle kafasındaki sorular hiç sorulmamış gibi olur diye düşündüm. Olmayacağın bile bile gene de umut ettim. Soruların, sorgulamaların sonu gelmedi. En sonunda, “ne önemi var âşık olmanın?” diye ben ona sordum. Ve işte bu soru yüzünden karşınızda oturuyorum doktor bey. Sizden rica ediyorum onu ikna edin lütfen. Lütfen, aşık olmanın bir önemi olmadığına kocamı ikna edin. Dinginliğe çok ihtiyacım olduğunu da söyleyin n’olur…