Okuma süresi: 10 dakika

Şengül Can ile Devamsız kitabı odağında yapmış olduğum söyleşi akan hayatın içindeki devamsızlıklarımızın nelerden kaynaklı olduğunu düşündüğümüz, kafa yorduğumuz, duygularımızı zorladığımız on altı öykü sebebiyle gerçekleşti. Tabii ki Şengül Can’ın ilk öykü kitabı Sarkaç da söyleşinin kapsamı açısından önemli bir yere konumlanıyor. Çünkü devam edişlerimiz veya devam ediyor gibi gözüküp devamsızlıklarımıza varan süreçler, -Sarkaç’ın kelime anlamında olduğu gibi- bir ipin bir ucuna rahatlıkla sallanabilecek şekilde bağlanılan bir kütle ile oluşturulan düzeneğin denge konumunu muhafaza etme meylinden mi kaynaklanıyor acaba? Sarkaç hangi yöne meylederek devam eder dersiniz denge konumunu kaybettiğinde?

Şengül Can ile Devamsız kitabı odağında yapmış olduğum söyleşi için buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Türk Dili Ve Edebiyatı bölümü mezunusunuz ve edebiyat atölyeleri veriyorsunuz. İki öykü kitabınız var. Bir tiyatro oyununuz var. Edebiyat ile sarıp sarmalanmış bir yaşamdan söz edebiliriz. Anayurdunuz edebiyat diyebilir miyiz? Şengül Can için bu yorumun doğruluk payı nedir veya ne kadarı doğru?

Şengül Can: Bunu zaman zaman ben de düşünüyorum. Edebiyat olmasaydı ne yapardım diye. Sanırım kendimi en iyi onunla ifade edebiliyorum. Bunu küçük yaşlardan itibaren keşfetmiş olmak – öncelikle bir okur olarak- benim için büyük şans diye düşünüyorum. Çocukluktan itibaren kitaplara yöneldim. Kendi dünyamın belki sıkıntılı taraflarından kurtulup satır aralarında başka dünyaları keşfetmek beni heyecanlandırdı. Başka insanlara ve başka coğrafyalara duyduğum merak ve bir çeşit özlem gibiydi okumak benim için. Aslında çok konforlu bir çocukluk geçirmedim. Lise yıllarında bulabildiğim kitapları okuyor, mahallenin bir el arabasında kitap satan kitapçısına gidip okuduğum kitapları yenileri ile değiştiriyordum. Sanırım bu kitapçıyla geçirdiğim zaman, onunla olan alış verişim okullardan çok daha fazla şey kattı bana. Okuma kültürü kazandırdı diyebilirim ve ucuz kitap.

Türk dili ve edebiyatı okumak ile yazmak arasında hiçbir bağlantı yok. En azından benim aldığım eğitim böyleydi. Yazan çizenlere de genelde boş işlerle uğraştığı hissettirilirdi. Bir öykü, şiir yazacağımıza açıp iki satır Karahanlı Türkçesi çalışmak daha makbul kabul edilirdi. Bir alana ilgi duyuyorsanız dışardan okumalarla desteklemek daha doğru gelmiştir bana. Müfredata bağlı bir eğitim almak yerine. Umarım edebiyat eğitimi yazmak ve bir şeyler üretmek üzerinden de bir yol bulur kendine. Bu anlamda Dramatik yazarlık bölümleri daha verimli ve üretken.

Üniversiteden sonraki süreçlerde ise internet dergileri çıkarttığım bir dönem oldu. Mavi Melek Resimli Edebiyat Dergisi ve Çerçi Sanat yer aldığım iki kolektif oluşumdu. İki dergi de benim için okul oldu diyebilirim. Hem yazmaya başlamak hem de benim için yeni bir karşılaşma olan 50 Kuşağını tanımam bu sayede oldu. Ve önümde bir okyanus açıldı.

Aynur Kulak: İlk kitabınız Sarkaç ile 2013’te buluştuk Devamsız 2019 Aralık. Arada 6 yıl gibi bir süre var. Yıllarla veya sürelerle çok ilgilenmiyorum aslında, bu süre zarfında sizin hissiyatlarınızın öykülere yansıma biçimleri asıl konuşmak istediğim. Biraz daha açmak gerekirse;  Sarkaç’ın kelime anlamı; bir ipin bir ucuna rahatlıkla sallanabilecek şekilde bağlanılan bir kütle ile oluşturulan düzeneğin denge konumunu muhafaza etme meyli. Kurulan düzenek dengesinin meyli. Ve Devamsız. Umudumuzu kaybetmeksizin ısrarla ve inatla kurduğumuz düzenek dengesine olan meylimize devam edemiyoruz sanki. İki kitap arasındaki süre zarfında  Devamsız hissiyat olarak bunun mu tezahürüydü? Ne dersiniz?

Şengül Can: İki kitap arasında epey bir zaman var. İlk kitabım 2013 Yaşar Nabi Nayır Gençlik ödüllerini aldı. Varlık Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Kitap çıktığında aslında bunun nasıl bir duygu olduğunu tahmin edemedim. Neleri düşünmek, nelerle baş etmek zorunda olduğumu da. Dergilerde öykülerim yayınlanmıştı. Bunları bir kitap bütünlüğünde görmek, yazmak, yazar kimliği üzerine düşünmek benim için önemli meselelerdi. Bütün bunlar için yeterince hazır mıydım? Yeterince donanımlı mıydım?

Gerçekten ne yapmak istiyordum? Bunları sorguladım. Gündelik hayatlarımızın sıkıntıları da vardı. Bir şeyler iyi gitmediğinde yazı için de aynı şeyler geçerliydi. Bu durumda aslında kendimi tanıma süreciydi bir çeşit. Yol almak. Yazmak yolculuğum kendiminkiyle de birlikteydi. Bu anlamda sadece dışardan gözlemleyip yazan biri olmadığımı ve hayatımdaki dönemeçlerde, değişimlerde durup beklemem, düşünüp çözmeye çalışmam gerektiğini gördüm. Bazı yazarların içerden yazdıkları ile ilgili bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Benim için de bu durum tam da böyle şeye karşılık geliyor sanırım.

Bu nedenle Devamsız’ın çıkışı çok ikircikli oldu. Devam etme halini de sorgulayan. İki kitaptan sonra yazdığım Bir Evi En Çok Ne Zaman Terk Edersin? adlı oyun da aslında bu kendi sorunlarına ve kendi dünyasına gömülmüş bir yazar ile de hesaplaşan bir yerde sanki benim için.

Aynur Kulak: Devamsız kitabını öncelikle genel olarak, on altı öykünün yarattığı hissiyatla ele almak istiyorum. Bazen dalgınsınızdır yürürken ve kaldırımın bittiğini fark etmeyiz. Kaldırımı bitiren ilk adımımız boşluğa düşer bir an için ( Tüm gayretinizle “Devam” dediğiniz an kesme işareti ile (-) devam-sız olmak gibi) Fakat düşmeyiz. Devam ederiz. Üstelik toparlanmışızdır, dalgın değilizdir artık. Ama orada bir anlık oluşan boşluk peşinizi bırakmaz aslında, bizimle beraber yürür. “Bir türlü yola düşemiyordum.” (Bahçede öykünüzden) Devam-sız’daki tüm öyküler geride bırakıldığı sanılan o boşluktan yazılmış gibi. Devam etmek isterken içimizin ansızın düşülen boşluğunda yine de bir yerlerden bir şeyler yakalayabilmek, tutunabilmek için devam etmek isteyen öyküler diyebilir miyiz Devamsız’daki öyküler için?

Şengül Can: Sanırım bu boşlukları ve bir çakıp kaybolan o aydınlanma anlarını seviyorum. Belki de öykünün gidişatına, kurgusuna hiçbir şey katmayan ama tamamen öykü kişisinin zihninde meydana gelen. Devamsız’ın anlamlarını kendimce sıraladım kitabın giriş kısmında. Üç anlamda kullanmıştım ve öncelik sıraları da vardı. 1. Çok ve münasebetsizce konuşan, dik sözlü. 2. Parçalı kopuk. 3. Okuldan kaçan kimse.  Bu üç haline kitabın genelinde yer vermek istedim. Bu ruhsal durumlar da öykülere ince ince sızıyordur belki.

Aynur Kulak: Kitap kapağının yarattığı algı ile olabilir, on altı öykünün ismine baktım sırayla ve direkt olarak Leopar ile Antilop öyküsüne ışınlandım. Bu öykü neden var? Devamsız’dan bahsederken bu öykü üzerinde özellikle durulması gerektiğini düşünüyorum çünkü leopar tüm dikkatiyle avına odaklanmışken, fark etmeyip bir an için boşluğuna düştüğümüz kaldırım yükseklikleri gibi dikkati dağılıyor ve kimsenin bilmediği bir sır üzerinden, kimsenin anlam veremediği olaylar silsilesi oluşuyor. Gerçekle aramızda, sırlarla aramızda bir an var aslında, boşlukları arkamızda bırakıp devam ettiğimizi sanırken oluşan öyküler var, değil mi? 

Şengül Can: Öykülerimde çocuk anlatıcılara ya da onların çocukluktaki gözleriyle anlattıkları öykülere yer vermeyi seviyorum. Geçenlerde bir arkadaşımdan mesaj gelmişti, kayıp bir çocuk ilanı. Evden bakkala gitmek için çıkmış. Sonra eve gelmemiş. Bir günlük arayıştan sonra çocuğu bulmuşlar. Parayı harcamış sonra da korkmuş saklanmış. Benim de buna benzer bir anım var. Büyüklerin fark etmediği ama benim bildiğim. Sonra korkudan kimseye söyleyemediğim. Aslında çoğu zaman çocuk deyip geçiyor büyükler. Yanlarında birçok şeyi konuşuyorlar. Anlamaz diye. Ya da çocuklar kulak misafiri olabiliyor, öyküdeki gibi. Bir çeşit kısır döngü aslında anlatılan erkeklik hikâyesi. Hiçbir yere varamayan, çözümsüz. Dönüştürücülüğü de yok. Dede de olsa, seksen yaşında da olsa, intikam almak isteyebiliyor. Hem de bunamaya başladığı bir dönemde, burada belki yıllarca karısının sırrını tutmanın etkisi, ya da yüzleşemediği erkekliği. Belki toplumsal boyutu. Bir anda ölmek üzere iken ortaya çıkıyor. Katı bir gerçek bir yandan, çocuk dünyasından anlatmak istemiş olabilirim bu nedenle. Ve çok eski bir hikâye. Ondan leopar ile antiloptan bahsetmek istedim. Çoğu zaman da hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Bunu büyükler fark edemese de çocuklar fark edebiliyor.

Aynur Kulak: Her öykünün (Her insanın) Devamsız’lık sebebi parmak izi kadar birbirinden farklı. Bu farklılık kendi içinde bir takım kümeleşmelere de sebebiyet veriyor aslında.  Öğle Yemeği, Parotis, Gece öyküleri erkekleri  anlatan yapısıyla, erkek zihninin dıştan asla anlaşılmayan şekliyle aslında kendini sürekli kıyas etmesi ile bir kümeyi; öznesini daha çok kadınların oluşturduğu   Bahçede, Hayatımdaki Kurabiye,   Leopar ile Antilop, Yüzümde Fotoğraf Korkusu, Masal Bitti, Ağaç Ev öykülerinin  bir topluluk, aile, toplum yapısı olay örgülerini anlatması ile bir başka kümeyi;  Ağabeyim Bir Fesleğen Mi? Ölü, Duvar öykülerinin şiirle kol kola yürümeyi tercih etmesinden mütevelli  karakterler ve olay örgüsü açısından parçalı kopuk yapısının bir kümeyi oluşturması.   Karakter, olay, mekan kümeleşmeleri aslında plansız, programsız  içsel (içgüdüsel)bir akış sonucu oluşmuş diyebilir miyiz?

Şengül Can: Aslında özellikle yapmadım. Ama bu kümeleme diğer öyküleri de ortaya çıkartması bakımından faydalı olmuş bence. Genelde kadın öykü kişilerinin yer aldığı öyküler öne çıkıyordu. Erkeklik de, sistemle uyuşamayan, kendi içine kapanan, erkeklik rolünün altında ezilmiş olan erkeklerin de hikayelerine yer vermeyi istediğimi söyleyebilirim. Dil mevzusu ise tamamen içerikle ve anlatma biçimiyle ilgili bir durum. Söylediğiniz öyküleri daha farklı bir dil ile anlatamam diye düşünüyorum. Anlatılan olay, öykü kişilerinin zihin yapısı beni buna zorluyor gibiydi.

Aynur Kulak: Hemen hemen her öykünüzde karşımıza bir şekilde çıkan toplumsal cinsiyet kavramına gelmek istiyorum. Fakat özellikle İklimler öyküsüne vurgu yaparak konuşmak isterim. Öykü bozkırın ortasında bir köyde geçiyor. İki kadının ilişkisi söz konusu böyle bir yerde. Gülsüm’ün ölen kocası, Meryem’in abisi aynı zamanda.  “Meryem Gülsüm’le kalır”  “Ve köyü saran dedikoduları.” Üçüncü bir kadının varlığı söz konusudur aynı zamanda. Kadını toplumsal cinsiyet rollerinde yok sayıyoruz ama cinselliğin yapısını da en çok kadınlar üzerinden  kuruyoruz. Yok sayılan ama asla vazgeçilmeyen de bir durum var, neden? Meryem ile Gülsüm’ün ilişkisi hayalini kurduğumuz ideal ilişki modeline o kadar uygun ki ama iklimden dolayı (kış) kapalı kapılar ardında kalmaya mahkum. İklim değişse de mahkum. Bahar gelse de.

Şengül Can: Amacım bu öyküde taşraya bakmaktı aslında. Taşrada geçen queer bir hikayeye çok da rastlamadım. Elbette vardır diye düşünüyorum. Muhtemelen benim eksikliğim. Ama neden daha fazla yazılmasın. Şimdi taşra üzerine düşünürken de başka sorunlar ortaya çıkıyor. Taşra çok gizemli ve mistik de anlatılmıştır bir yandan. Gözlemlediklerimden yola çıktığımda taşranın öyle mistik bir tarafı da kalmadı. Birçok köyde internet var, çoğu kişide akıllı telefon. Alış veriş merkezleri, süper marketler yine değişen başka şeylerden biri. Hane sayısının azalması, göçün artması da buna ekleniyor. Ben burada iki durumun arasında bir köyü anlatmak istedim. Bu köyde Meryem ile Gülsüm nasıl sevebilirlerdi birbirlerini. Toplumun belirlediği normlar ve toplumsal yargılar olmaması en büyük dileğimiz aslında. Ama köyde bu durum ne kadar mümkün? Nasıl mümkün? Bütün bu sorulardan da ötesini görmek istiyorum sanırım artık. Hem de bir okur olarak da bu durum böyle. Çünkü bu süreç iki kadının bir yandan da kendilerini keşfetme süreci. Onların ruh hallerine, iç dünyalarına, çelişkilerine, kafa karışıklıklarına da odaklanmak istedim. Bu toplumsal yargılar, korkular içinde o akışkanlık. Kadınlar bunu başarıyor. Taşrada da olsa kendi hikâyeleri. Bu hikâyede bir kaybeden de yok aslında. Belki de aşk ömrü olan bir şeydir. Bitiyor. Sonsuza kadar mutu yaşamıyorlar. Daha sonra başkaları dahil olacak hayatlarına. Böyle de olsa hikâye bize yine de kış mevsimini çağrıştırıyor. Ama dışarısı kış iken evin içinde başka başka mevsimler yaşanıyor. İklimler adı sanırım bununla ilgili. Bir de Nuri Bilge Ceylan sevgisinin verdiği bir çağrışım.

Aynur Kulak: Genelde kitaba ismini veren bir öykü olur kitabın içinde fakat Devamsız isimli bir öykü yok. Bu anlamda adı devamsız olsaydı en uygun öykü Tırare olurdu sanırım. Her anlamda devam edemeyen bir karakter var. O kadar devamsız ki, bir gün hikayeyi yazarsam diyor ama hikayeyi dahi yazamıyor. Devamsızlık tam da böyle bir şey değil mi, aynı Tırare öyküsünde olduğu gibi, hikayeyi yazamamaktan ziyade, aslında hikayeyi sürdürememek. Yaşayamamak.

Şengül Can: Bu öyküde arzu meselesi üzerinden yola çıkmak istedim. Zaten tanımlaması da zor bir konu. İşin içerisine bir de kent yaşamı, benliğimizi başka birine açmanın verdiği tedirginlik. Kafa karışıklığı, geri çekilme. Bütün bunlar öyküyü anlatma biçimine de yansıdı. Yazar anlatıcı da bu sınırlarda gelip gider. Evet bütün bunlar büyük fotoğrafı görmemize de engel olur. Her şeye rağmen devam eden hikâyeye dönüp baktığımızda tüm çelişkilerimiz, korkaklıklarımız, kendimize dönen öfkelerimize rağmen aslında hikâyenin içindeyiz. Hatta anlatıyoruz, yazıyoruz.

Aynur Kulak: Öğle Yemeği, Parotis, Gece,  Hayatımdaki Kurabiye  öykülerinizi farklı bir yerden ele almak istedim üstteki soruda ama bu öykülerin kurgularını atlamak istemiyorum. Kitaptaki diğer öykülerden ayrılır şekliyle bu öykülerdeki hikayeyi anlatışınızdan, kurgunuza, karşı tarafa (okuyucuya) geçirmek istediğiniz hissiyata kadar farklı bir şeyler var. Parçalı kurguyu seçmenize rağmen bütünlük duygusu yaratması diye düşündüm. Birbirinin karşısında duran duyguları kucaklaması, mesela yaşam karşısında ölümü kucaklaması, ama bunu düz bir öykü anlatımıyla yapmaması ya da kaybettiği aşikar olmasına rağmen karakterlerin mücadele etme isteği belki… Kurgularıyla farklı bir yere konumlanan bu öyküler neyin ifadesi?

Şengül Can: Bunun özel bir nedeni var mı diye düşünüyorum. Aslında bilmiyorum. Ama tahmin edebilirim. Belki de ikilikler arasında sıkışmış öykü kişileridir. Toplumla kendi bireyselliği arasına, toplumsal cinsiyet ile özgürlüğü arasına, ataerkillik- tahakküm ile isyan- kabuğunu kırma duygusu arasına, kalmak ile gitmek arasına. Hayat böyle değil bir yandan. Aralarda hep geçişler ve geri dönüşler ya da aynı yere çakılıp kalma halleri var. Bir yandan da devam etmemiz gerekiyor. Ama devam etmenin bir zorunluluk olmadığını düşünen öykü kişileri de var.

Aynur Kulak: Yalnız kalmamız gereken anlarla, birileriyle beraber olmamız gereken anları bizler pek de belirleyemiyoruz galiba. İhtiyaç duyduğumuz şeyler, ihtiyaç duyduğumuz anda ters taraflara düşüyor sanki. Devam ederken, devam edemiyor olduğumuz duygusu buradan mı ileri geliyor acaba diye düşündüm kitabı bitirdiğimde. Kitabın tamamındaki tüm öyküler bu düşünceme sebep fakat daha çok  kitabın son öyküsü Kalabalık kitabı bitirdiğimde bu düşünceyle tam anlamıyla sarmalanmama sebep oldu sanırım. “Kaçtığın hikaye kimin hikayesi. Kendi hikayesini bırakabilir mi insan?” Öykülerimizi gerçekten bizler mi belirliyoruz? Kalabalık öyküsü hem bu anlamda ayrılıyor (özellikle üzerine konuşulması açısından) hem de kitabın son öyküsü olmasına rağmen öyküleri hiç düşünmediğimiz noktadan düşünmemizi, kavramamızı sağlıyor, ne dersiniz?

Şengül Can: Kalabalık öyküsünü kitabın son öyküsü yapmam sanırım bütün bunlarla ilişkili. Bunu özellikle yapmak istedim. Geniş çerçevede edebiyat ve hikâye anlatma üzerine de düşünmek. Hem de anlatıcının konumu üzerine de aynı zamanda. Kitabın geneline de yaymaya çalıştığım bu bir çeşit “panoptikon” hali. Öykü kişileri bunu bakışlarda hisseder. Son öyküde bu bakışa yöneliyor. Bu defa okurun bakışını da çağırıyor. Ve onu da yüzleşmeye zorluyor. Kurgusal bir metin bunu başarır mı bilmiyorum. Böyle bir gücü var mı? Ama düşünmek istedim. Katili, kadını izleyen o edilgen bakışı, silah doğrultulan anlatıcıyı ve kurmaca metni okuyanları. Okumanın, yazmamım, izlemenin konforunu kendimi de içine dahil ederek sorgulamak belki. 

Aynur Kulak: “Bir Evi En Çok Ne Zaman Terk Edersin?” 2018 yılında Galata Perform’da okuma tiyatrosu kapsamında seyirci ile buluşan oyununuzun adı.  Uzun değil kısa bir süre sonra evlerimizi terk edemedik, aksine evlerimize döndük ve  kapanmak zorunda kaldık. Nasıl devam ediyorsunuz Şengül Hanım? Daha doğrusu nasıl devam etmeye çalışıyorsunuz? Ne oldu sizce tam olarak, bu süreçleri, böyle bir dönemi neden yaşamak zorunda kaldı insanlık? Bu dönemle birlikte neler gerçekten değişecek? Ve sanki  pandemi sürecinde hiç sınanmamışız gibi her konuda ve her alanda şiddetin gücü, görünürlüğü  gittikçe artarak devam ediyor.  Umudunuz var mı?

Şengül Can: Evet hiç aklımıza gelmeyecek şeyler başımıza geldi belki. Önceleri tanımlayamadığım anlam veremediğim bir süreçti. Açıklaması zordu. Sağlık işin içine girdiği için de oldukça stresli bir süreçti. Uzun süre evde kedimle birlikteydik. Stres ve bu asosyal hayat beni çok olumsuz etkiledi en başta. Geceleri uyuyamıyordum. Gündüzleri birkaç saat uyuyup evden çalıştığım için de işlerimi sürdürmek zorunda kalıyordum. Bir süre böyle devam etti. Daha sonra yazı ile daha sıkı bir bağ kurduğum günler geldi. Bu dönemde bir uzun öyküye başladım. Başlangıç tarihi olarak da corona dönemini gösterdim. Hem ilk kitap ile ikinci kitap arasında yazı ile ilgili düşüncelerim, deneyimlerim hem de hayatın kendi yolumu bulmam noktasında bana çıkarttığı zorluklar. Yazı ile devam etmem, tutunmam, ya da iyileşmesem bile bağışıklığımı güçlendirmesine çıkıyordu. Başladığım öykünün girişine yakın dostum Mehmet Ersoy’un bir sözünü yazdım. “Nükleer bomba düşmüş olsa bile, eğer ki hayattaysan, bir yaprağa yaz ya da bir ağaca konuş.”  Böyle böyle devam etmek için nedenler buldum. Yolumu kaybettiğimde hayatıma bir odak. Bu illa yazmak da değil. Ama benim için böyle sanırım. Yine pandeminin başlangıç tarihlerine denk gelen süreçte Mor Dayanışma Derneğinin çağrısıyla kadınların ve lgbti+’ların katılımına açık bir “benim yolum başlıklı” bir öykü atölyesi düzenledim. İki buçuk ay süren ürettiğimiz ve bize iyi gelen bir süreç geçirdik diyebilirim.

Umutsuzluğumu mizahla karşılamaya çalışıyorum bu ara. Mizahı hayatıma ne kadar katabilirim. Bunu soruyorum kendime. Bu dönemde geçecek, yeni şeyler öğrendik bir yandan da. Online bir sürü etkinlik yapıldı, bazı şeyleri yerini yenileri ile değiştirecek ve belki bu dönem de bir prova oldu. Bekleyip göreceğiz sanırım.