Türkiye’de sanat yapmak, hele ki alternatif bir iş yapıyorsanız, “öteki”yi temsil ediyorsanız çok çok daha zorlu bir süreç. Böyle bir dönemde güzel işler, kaliteli yapımlar, zihin açan oyunlar seyretmek insana umut aşılıyor. Yılmaz Sütçü’nün başrolünü oynadığı Hedwig and the Angry Inch, her ne kadar Doğu ve Batı olarak bölünen Berlin döneminden çıkan bir hikâyeyi anlatsa da, aslında ideolojilerin, politikaların ve davranışların coğrafyası olmadığını izleyiciye gösteriyor. 2016 sezonunda başlayıp bu yıl da devam eden Hedwig and the Angry Inch oyunu, size glam rock şarkıları, dansları ve Hedwig’in ilgi çekici hayat hikâyesinin anlatıldığı muhteşem bir 2 saat sunuyor. Göz kamaştıran performansıyla Hedwig’i canlandıran Yılmaz Sütçü ile keyifli bir röportaj yaptık…

Hedwig and the Angry Inch’in yazarı ve ilk başrol oyuncusu John Cameron Mitchell. Daha sonra aynı isimle bir film çekiyor ve yazarı, yönetmeni ve başrol oyuncusu yine kendisi. Sen de oyunu Türkiye’ye getirip, adaptasyonunu yapıp oynayan kişisin… Hedwig karakteri, oyunu sahneye koyan için bir tutku oluşturuyor sanırım…

Aslında her şeyi ben yapmışım, oyunu ben getirmişim, şarkı sözlerini ben adapte etmişim gibi bir algı var ama benim bir tane yol arkadaşım var; Barış Arman… Barış, hem Kazan Dairesi’nin sanat yönetmeni hem de oyunun yönetmeni. Her şeyi birlikte yaptık. Evet şarkı çevirilerini ben yaptım ama yönetmen Barış olduğu için, ona çok danıştım. Hiçbir şey Barış’sız olmadı. Beni çeviri için yüreklendiren o oldu. Tabi ki ben de bir oyuncu olarak, sahnede bütün yeteneklerimi gösterebileceğim bir proje olsun istiyordum. Şu bir gerçek ki bu işi oyuna âşık olarak yaptık. Sevgiyle yapılan bir iş oldu. Severek oynuyorum ve severek oynadığımı belli de ediyorum galiba.

Brodway’de bu oyunu Neil Patrick Harris, Michael C. Hall gibi tanıdık, başarılı oyuncular da icra etmiş. Hatta Neil Patrick Harris performansıyla bir Tony ödülü almış. Sen role hazırlanırken hangi versiyonlarını seyrettin ve en çok kimin oyunculuğunu beğendin?

Hemen hepsini seyrettim, hiçbirinden etkilenmedim açıkçası. Bir kıyaslama olacaksa buna seyirci karar vermeli. Her oyuncu farklı yansıtmış kendini. Ben Darren Criss’in bu kadar komedi yönünü iyi kullandığını bilmiyordum mesela. Mükemmel bir ses performansı yok ama adam çok iyi götürüyor işi. Neil Patrick Harris, hem oynuyor hem de çok iyi şarkı söylüyor. Özellikle bu oyun için kilo da verdi. Zaten John Cameron Mitchell için diyecek bir laf yok. Benim oynadığım Hedwig, tamamen bize özgü. Bizim komedimiz, bizim espiri anlayışımız insanlara geçiyor. Biz topluluk olarak eskiden beri sert espri anlayışına sahibiniz zaten. İçimizde var olanları bu oyunla ortaya döktük diyebilirim.

Şarkı sözlerini de sen Türkçe’ye adapte ettin. Özellikle filmini seyrettikten sonra biraz ön yargı oluşmuştu kafamda, oyundaki çeviriye dair. Oyunu seyrederken hiç kulağı rahatsız eden veya sözlerin anlamsız olarak kaldığı bir şarkı göremedim ben. O yüzden özellikle çok başarılı buldum. Adaptasyon sürecinde çok zorluk yaşadın mı?

Tabii ki çok zorluk yaşadık. Çok katmanlı bir çeviriydi. Bu şarkılar meşhur şarkılardı zaten. On küsür yıldır fanları var, herkes şarkıları da biliyor. Bunlar müzikal şarkıları ama olay konser formatında geçtiği için bir taraftan da şarkı gibi duyulması lazımdı. Hem müzikal şarkısı olacak, hem hikayeyi devam ettirecek, hem de şarkı gibi duyulacaktı. Orijinalleri İngilizce olduğu için, insanların diline ve zihnine o şekilde pelesenk olmuştu. Sesler en azından İngilizce’ye benzesin, orijinalinde kelime “a” ile bitiyorsa, çevirisi de “a” ile bitsin istedik. Ve glam rock şarkıları olduğu için, içinde felsefe, mitoloji gibi unsurları da içeriyordu. Bazen öyle kelimeler çıkıyor ki içinden, onu orijinal dilinde bile anlayabilmek için, sağlam bir entelektüel bilgi birikiminizin olması gerekiyor. Bazı şeyleri tabi ki sadeleştirip bize göre uyarladık. Çevirilerin tamamı 6 ay sürdü. Revizeleriyle birlikte 8-9 ayda tamamladık.

Hedwig sana ve oyunculuğuna neler kattı, neler öğretti? Neler keşfettin kendinde?

Kadınların dünyasını çok net anladım. Trans kadınları da özellikle buna dâhil ediyorum. Kadınların, kendi dünyalarında neler yaşadıklarını öğrendim. Kadın tarafından bizim erkek tarafına bakma şansım oldu. Ben bir erkek ve bir oyuncu olarak, gerçekten kadınların dünyasını bilmiyormuşum. Oyunculuğuma ve bilinirliğime bu oyunun gerçekten çok büyük katkısı oldu. Çok değerli insanlar arayıp tebrik ediyorlar. Bunlar benim için çok çok değerli gelişmeler.

Oyunculuğun belki de en güzel yanı, olmadığınız yüzlerce karakter içine girip “oymuş gibi” davranabilme özgürlüğü bence. Sizce bir drag queeni canlandırmak nasıl bir his?

Çok cesaret isteyen bir his. Normalde sahneye içeriden girmiyorum. Seyircinin girdiği kapıdan geliyorum, mizansen gereği. Trump Towers’taki oyun için önce depoların arasından geçiyorum o kıyafetle. Sonra yemek katına çıkıyorum drag queen halimle ve insanlarla göz göze gelip orada gerçek reaksiyonu alıyorum. Adam orada hamburgerini yiyor, ben o kostümle, makyajla önünden geçiyorum. O anki tepkisi gerçek bir tepki. Bu yüzden drag queenlere inanılmaz saygı duyuyorum.

Athena’nın son video klibi Ses Etme’de de Türkiye’deki drag queen yaşamına sosyolojik olarak bakılıyor. Klip ve oyuncusu Onur Gökhan Gökçek hakkında çokça konuşuldu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizin oyununuzla aynı dönemde çıkan bir klip oldu…

Hem bizim oyunumuz hem grubun yaptığı iş güzel nokta atışlarıydı bence. Athena’nın böyle bir felsefeye sahip olduğunu biliyordum ama bu kadar cesaretli olabileceklerini bilmiyordum. Yine de toplumsal olarak güzel bir gelişme. Çünkü bu insanların toplum içinde görünür olmaları şart. Bizim en büyük hatamız bir şeyleri yokmuşçasına, hiçbir zaman var olmamışçasına davranmamız. Biz bu dünyada, çok kültürlü, çok dilli ama bir arada yaşayabilen insanlar olmalıyız.

Sahnede çok güzelsiniz, çok seksisiniz, ışıl ışıl parlıyorsunuz. Ancak gerçek hayatta özellikle Türkiye’de trans bireylerin yaşadıkları şeyler hiç de o kadar parlak değil. Oyunu sahneye koyarken onların sorunlarından haberdardınız. Türkiye’deki trans bireylere yaklaşım hakkında ne düşünüyorsunuz?

Nefret cinayetleri ve nefret cinayetlerini normalleştirme, bir insanlık suçudur. Bugün bir trans bireye yapılanla bir çocuğa yapılan, gencecik Özgecan’a yapılan, evinde dayak yiyen bir kadına yapılan aynı şeydir. Hiçbirinin birbirinden farkı yoktur. Oyunla ilgili kıyaslama yapmak gerekirse; ikiyüzlüyüz. Sahnede bir transı canlandıran oyuncuyu alkışlayan kişi, sokakta gerçek bir trans bireyi kınayabiliyor. Bir trans bireyle gidip dışarıda yemek yemiyor, sosyalleşmiyor. Ama onunla sevişiyor. Bu tamamen ikiyüzlülük. Böyle olayların yıllardır var olduğunu biliyoruz. Biz Hedwig and the Angry Inch oyununu, biraz da bu zihinlerdeki duvarların yıkılması için yapıyoruz.


Türkiye’de tiyatroda olsun sinemada olsun müzikal yapımlar maalesef çok az. Kazan Dairesi sanırım müzikal yapımlara ağırlık verecekmiş. Türkiye’ye müzikale yeni bir anlayış, yeni bir yön verebilir mi bu girişimler?

Bizim de hayalimiz bu yönde. Müzik çok güzel bir anlatı biçimi. Tiyatro da diğer taraftan çok güçlü bir el. İkisini bir araya getirdiğinizde ve bununla beraber işin içine dans, beden kullanımı eklediğinizde ortaya muazzam bir performans kapasitesi çıkıyor. Biz Kazan Dairesi ekibi olarak, alternatif metin arayışları içindeyiz. Barış Arman’a göre bu arayışa sadece müzikal demek hafif kalabilir. Müzik, metin ve hareketi harmanlamak istiyor. Konvansiyonel anlamdaki müzikal tiyatrodan fazlasını üretmek istiyoruz. Ben bireysel olarak da müzikal seviyorum. Neler var, neler çıkıyor diye takip ediyorum.

Sizin ev sevdiğiniz müzikal nedir?

Ben oynadığım için demiyorum kesinlikle, ama Hedwig and the Angry Inch. Biz Barış (Arman)’la da çok konuştuk bunu. Hedwig’in, konser formatında olması, izleyicinin müzikal dili daha rahat algılayabilmesini sağlıyor. Normal bir müzikalde iki insan konuşurken birden şarkı söylemeye ve dans etmeye başlıyor. Bu izleyicide birden yabancılaşmaya yol açıyor. Hedwig bu anlamda bütün taşların yerine oturduğu bir projeydi. Seyircide yabancılaşma olmadan anlatıyı devam ettiren bir metindi.

Kostüm tasarımı, makyaj, afiş tasarımı ve hatta afişte yer alan fotoğrafınız bile çok güzel uyarlanmış. Biraz da sahne arkası emekçilerinden bahseder misiniz?

O güzel insanlar, bizim canımız arkadaşlarımız, bu projenin gerçekleşmesinde çok emek verdiler. Kimisi uzun yıllardır arkadaşımızdı, kimisi ile sonradan tanışmamıza rağmen, projenin büyüsü ile bu işe destek vermiş insanlar. Tanju Babacan, bizim kostümümüzü yaptı. Bunun için kimi yerde cebinden para vererek projenin en büyük destekçilerinden biri oldu. Kardeşim Cemal Yiğit Sütçü, seramik atölyesini bırakıp sadece bizim dekorumuzla uğraştı. Bütün bütçesizlikler içinde dantel dantel, katman katman dekoru işledi. Afiş tasarımızı yapan Quiet İstanbul, filmdeki o fırını gerçekten yeniden oluşturdu. Gidip antikacılardan aksesuarlar toplayıp fırın rezistansları yaptırıp elleriyle çaktılar. Her detaya büyük özen gösterdiler. Filmi izleyip derslerine inanılmaz iyi çalıştılar. Fotoğrafçımız Emrey Özcan, makeup artistimiz Burcu Taş hepsi filmi izleyip uygulamaları yaptılar. Koreografımız ve müzik direktörümüz Didem Atasoy, Angry Inch orkestrasını bir araya getirdi ve gerçek bir rock orkestrasına dönüştürdü. Mac Cosmestics her oyunda bize birbirinden yetenekli makeup artistlerini gönderiyor ve iki saate yakın süren bir makyaj uyguluyor. Banu Zeytinoğlu da bize basın iletişimi konusunda hiçbir karşılık beklemeden sonsuz destek veriyor. Arkadaşlarıma ve ismini anmadığım diğer tüm emek verenlere ne kadar teşekkür etsek azdır.

Yitzhak karakterini canlandıran Ayşe Günyüz’ün de performansı ve sesi Hedwig gibi çok başarılıydı. Ses uyumunuz vesaire çok iyi. Ayşe Hanım’la daha önce başka projede çalıştınız mı, nasıl bu kadar uyumlu hale geldiniz?

Ayşe ile bu oyun için yönetmenimiz Barış sayesinde tanıştık. Ama ben Ayşe’nin çok iyi bir sesi olduğunu biliyordum. O dönemde kadın oyuncu için sürekli Barış’a naçizane isimler sunuyordum. Barış bana: “Seni birisiyle tanıştıracağım, onu dinledikten sonra vazgeçemeyeceksin” dedi. Ayşe’nin küçük bir audition’ını izledik ve ben “Tamam” dedim, “Yitzhak geldi“. Ses uyumumuz da çok iyi. Barış, ikimizin de ses aralıklarını çok iyi biliyordu. Seslerimiz birbirine yakışsın, sahnede tınlasınlar diye, Ayşe’yi özellikle önerdi. Çok önemli bir karardı. Barış iyi ki Ayşe’yi hayatımıza soktu.

Türkiye’de kadın kılığına girerek tanınan ve sevilen sanatçı Seyfi Dursunoğlu, Huysuz Virjin karakteri ile adeta özdeşleşmiştir. Siz de Hedwig karakteri ile özdeşleşmiş bir oyuncu olur musunuz ileride?

Sevgili Seyfi Dursunoğlu, bu işi gerçekten layığıyla yapmıştır ve şovunu kantoyla birleştirmiştir. O daha bizden bir drag queen örneği. Beni Hedwig karakteriyle çok özdeşleştiren var. Hatta o halimi, bu halimden daha çok seven var. Çünkü çok sempatik bir karakter. Ne dese, ne yapsa, ne söylese insanlar tarafından sempatiyle karşılanıyor.

Bir de böyle bir sahne şovunda bence şöyle bir durum var; karakterin gerçekten kadın kılığına girmiş bir erkek olması gerekiyor. Aynı şekilde, aynı espirilerle, aynı oyunu bir kadın da oynayabilir. Ama aynı etkiyi yaratmaz. Erkek ve edepsiz bir karakter olması gerekiyor sanki…

Sanırım seyirci bunu çok seviyor. Bir de tiyatro tarihine baktığımızda da bu var. Kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu dönemlerde, kadın rollerini yine erkekler oynamış. Dünyanın her yerinde bu seviliyor sanırım. Ama ben erkek kılığına giren bir kadın oyuncunun işini, daha zor buluyorum. Mesela Ayşe’nin oynadığı rol, benim rolüme göre bence daha zor ve katmanlı. Çünkü Ayşe orda trans olmak isteyen gay bir erkeği oynuyor.

Hedwig ve içinde bulunduğu durum, Berlin’in bölünüşü ve yıllar sonra duvarın yıkılışı ile sembolik olarak benziyor. Aslında arka planında politik bir oyun olarak da nitelendirilebilir. Hedwig toplum için bir ‘öteki’ ve öteki olmak da bir nevi politizm. Hedwig sahnede seyirciye takılırken politik atıflarda da bulunuyor çokça. Siz oyun metnini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Oyunun içinde yok yok. Nazi Almanyası döneminden günümüze kadar olan yakın tarihi anlatıyor. Berlin Duvar’nın yıkılışını, soğuk savaşın bitişini, insanların dönüşümünü, kapitalizmin hayatımıza girişini, yaşadıkları sosyalizmi ve yaşadıkları sosyalizmin de bizim hayalimizdeki sosyalizmden farklı olduğunu görüyoruz. Oyun metninde ayrıca birçok din eleştirisi var, mitler, metaforlar var…

Hedwig, sahneden izleyiciyle de atışıyor, sorular soruyor, politik espiriler yapıyor…

Benzeşiyor çünkü. Türkiye’de yaşadıklarımızdan çok da farklı şeyler yaşamıyor Hedwig. Oyunda diyor ki: “Yaşadığımız yerin adı birden Doğu Berlin oldu“. Yarın, öbür gün bizim de yaşadığımız yerin adı birdenbire değişebilir ve biz de o duruma düşebiliriz. Yeri gelmişken bazı soruları da sormamız gerekiyordu. Yönetmenimizle bunun tadında, ayarında olması gerektiğinde karar kıldık. Zaten yeteri kadar siyasi duruşu olan, yeteri kadar aykırı duruşu olan bir iş yapıyoruz.

Peki bundan sonraki süreçte neler olabilir? Özel tiyatrolara da kayyum atanır mı 🙂

Ben bir vatandaş ve bir oyuncu olarak, önümüzü göremiyorum. Her şey olabilir. Bakın orada Müjdat Gezen’in okulu yakılmaya çalışıldı. Orada insanlar ölebilirdi. Seneye bu işi yapabilir miyiz, seneye tiyatro yapabilir miyiz, bilmiyoruz. Elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Buradayız, gitmiyoruz. Ülkemizi de bırakıp gitmeyeceğiz. Çünkü ben bu işi, dünyanın başka bir yerinde yapmak istemiyorum. Burası benim mahallem, benim sokaklarım. Gidenlere de bir şey diyemiyorum, o da bir seçim. Ama ben gitmek istemiyorum. Son anımıza kadar buradayız.