1950 ve 51’de Herbert Marcuse Vaşington Psikiyatri Okulu’nda (Washington Psychatric Society, www.dcpsych.org) bir dizi ders verir. Cinsel arzunun yıkıcı potansiyelini araştıran bu dersler 1955 tarihli Eros ve Uygarlık: Freud’un Felsefi yönden Araştırılması kitabının temelini oluşturur. 1938’de yazdığı “Hedonizm Üzerine” makalesinde Marcuse şöyle yazar: Saf olmayan, mantıklı hale getirilmemiş cinsel ilişkilerin serbest bırakılması zevkin serbest bırakılmasının en güçlü yolu ve sadece kendisine hizmet eden çalışmanın tümden devalüasyonu olacaktır…

Çalışma koşullarının tekdüzeliği ve adaletsizliği bireylerin bilincinde bir patlamayla içe işleyecek ve burjuva dünyasının sosyal sistemine barışçıl boyun eğmeyi imkansız hale getirecektir.(1) Marksist psikanalitik teorisyen William Reich da 1940’larda Amerika’da cinsel özgürleşmenin savunucularından birisi haline gelir.

Marcuse ve Eric Fromm Reich’ın yazılarını okumuşlardır, hatta Frankfurt Okulu’nun faşizm tanımı onun Faşizmin Kitle Psikolojisi kitabından etkilenmiştir. Reich bu dönemde kullanıcıların seksüel güçlerini ve böylece akıl sağlıklarını iyileştirecek “orgon enerji akümülatörü”nü geliştirir. Birçok Amerikalı erkek yazar; Norman Mailer, J.D Salinger, Saul Bellow, Allen Ginsberg ve Jack Kerouac bu aygıtı denerler ve faydalarını överler. Marcuse, Reich’tan etkilense de onun kadar jenital bölge takıntısı yoktur. Eros ve Uygarlık‘ta daha çok sayıda ve kalitede orgazmı savunmaz.

Marcuse’a göre Reich’in hatası cinsel özgürleşmeyi kendiliğinden kişisel ve toplumsal hastalıklara karşı tek çözüm olarak sunmasıdır: “Yüceltme sorunu en aza indirilirken baskıcı ve baskıcı olmayan yüceltme arasında temel bir ayrım yapılmaz; özgürlükte ilerleme sadece cinselliğin serbest bırakılması olarak görünür.(2)’”

1930’da yazdığı kitabı Uygarlık ve Huzursuzlukları’nda Freud uygarlığın; mutluluk ve cinsel zevkin iş, tek eşlilik ve sosyal kısıtlamanın boyunduruğu altında yer almasını içerdiğini öne sürer. Sosyal kısıtlama insan topluluğunun serpilip gelişmesi için gereklidir. Kaynaklar sınırlıdır, bu nedenle sıkı çalışma gereklidir. İnsanın biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarının Freud’un zevk prensibi ile uyumlu biçimde engellenmeden karşılanması diğerlerinin özgürlüklerini çiğner ve kurallar ile disiplinle kısaltılmalıdır. (Gerçeklik prensibi)

Bireylerin ihtiyaçlarını nasıl bastırdıkları ve yücelttikleri Freud’un anlatımıyla şu şekilde gelişir: Öncelikle içgüdülerimiz(id) zevk aramak ve acıdan kaçmak üzere bizi yönlendirirler. Ancak içgüdülerin gelişimi sırasında, Marcuse’ün de işaret ettiği gibi, ‘birey ihtiyaçlarının tam ve acısız karşılanmasının imkansız olduğunun travmatik yüzleşmesini yaşar’ ve bu durumda gerçeklik prensibi(ego) müdahalede bulunarak bireye sosyal olarak neyin kabul edilebilir olduğu konusunda yol gösterir. Bu süreçte birey sadece zevklere sabitlenmiş olmaktan çıkarak ‘bilinçli, düşünen, kendisine dışarıdan empoze edilmiş akılcılığa yönelmiş özne’ haline gelir.(3)

Freud içgüdülerin değiştirilemez olduğunu düşünüyordu. Oysa Marcuse içgüdülerin bastırılabildikleri durumda sabit olmadıklarını ileri sürdü, daha da önemlisi, bireyin bilinçli, düşünen bir özne olarak geliştiği tür bir toplumun içgüdülerin oluşumunda rol oynadığını öne sürdü. Etkin olarak Marcuse Freud’u Marksist bakış açısıyla tarihselleştirirken Freud’un esaslaştırdığı içgüdülerin sosyal sistem ile değişebileceğini öneriyordu. Bu ise Marcuse temel ve aşırı baskılama arasında önemli bir ayrım yapınca aydınlığa kavuştu. (Marcuse Reich’ın orgazmı en yüce değer olarak övdüğünde bu ayrımı ortaya koymakta başarısız olduğunu düşünüyordu.)

Birincisi “insan ırkının uygarlıkta sürdürülebilmesi için gerekli olan” içgüdülerin bastırılmasıyken ikincisi, aşırı baskılama, içgüdüleri “performans prensibiyle” uyumlu şekilde biçimlendirmeyi amaçlıyordu, ki bu Marcuse için gerçeklik prensibinin en çok rağbet gören biçimiydi.

Marcuse’un düşüncesi kapitalizmde gerçeklik prensibinin yeni bir yapıya dönüştüğüydü. Eros ve Uygarlık‘ta şöyle yazıyordu: “Sürekli genişleme sürecindeki toplamaya meraklı ve zıt bir toplumun performans prensibi, hükmetmenin giderek daha da mantıklı hale getirildiği uzun bir gelişimi önceden varsayar: sosyal işgücü üzerindeki kontrol toplumu geniş ölçekli ve gelişen koşullar altında yeniden üretir… Nüfusun geniş bir çoğunluğu için, tatminin kapsam ve biçimi kendi çalışmaları sonucu belirlenir; ancak çalışmaları kendi kontrol etmedikleri bir aygıt içindir, bu aygıt bireylerin yaşamak istiyorlarsa boyun eğmek zorunda oldukları bağımsız bir güç olarak çalışır. Ve işbölümü uzmanlaştıkça daha da yabancı hale gelir. İnsanlar kendi hayatlarını yaşamazlar ve önceden belirlenmiş işlevleri yerine getirirler. Çalışırken kendi ihtiyaçları ve duyumlarını karşılamazlar ve yabancılaşmış halde çalışırlar(4).”

Marcuse böylece Freudyen baskılamayı Marksist yabancılaşma ile bağlar-işçinin manipüle edilmesi libido üzerindeki kısıtlamaların akılcı yasalar olduğu yanılsamasını yaratır, ve daha sonra bu yasalar içselleştirilir. Doğal olmayan- önceden belirlenmiş işlevimizin kapitalist için metalar ve kar üretmek olduğu-ikinci doğamız olur ve doğal gelmeye başlar. Dolayısıyla birey kendisini aparat(aygıt) ile uyumlu olacak biçimde tanımlamaya başlar. Veya Marcuse’un deyişiyle ‘arzulaması gereken şeyi arzular… Ne arzuları ne de gerçeğin değişimi bundan böyle kendisine ait olmaz: bunlar artık toplumu tarafından ‘organize edilmektedir’. Ve bu ‘organizasyon’ asıl içgüdüsel ihtiyaçlarını bastırır ve başkalaştırır.(5)

Marcuse’un bu satırları yazdığı 1950’lerin Amerikası reklamcılık, tüketim, kitle kültürü ve ideolojisi Amerikalıların burjuva dünyasına barışçıl biçimde boyun eğmelerini sağlamış ve ihtiyaç duymadıkları şeyleri arzulamalarına neden olmuştu. Marcuse Amerikan üniversitelerinde ders veriyor olmasına rağmen Frankfurt’taki eski meslektaşları Horkheimer ve Adorno ile yakın bağlarını korumuştu. Üçünün de Amerika eleştirileri önemli ölçüde benzeşiyordu. Üçü de soğuk savaş sırasında Sovyet kolektivizmine karşı retorikte öne sürülen sağlıklı Amerikan bireyciliğinin bir mit olduğunda hemfikirdiler: Amerikalılar çocuklaştırılmış, baskılanmış sahte bireylerdi. 1952 ve 53’te Adorno on ay boyunca Kaliforniya’da gazetelerin astroloji köşeleri, radyoda yayınlanan pembe diziler ve yeni gelişmekte olan televizyonu inceler. Adorno tüm bu kitle kültürü formlarında faşist propaganda ile bir simetri saptar, her ikisi de sahte bireylerin bağımlılık ihtiyaçlarını karşılayıp manipüle ederek konvansiyel, konformist ve kendinden memnun tavırları destekler.(6)

Fallarını okuyan bireyler hayatın kendilerinden çelişkili taleplerde bulunduğunu deneyimlerler. Nazi propagandacılarına benzer biçimde ‘fal sütunu okuyucularını otoritesine inandırmak istiyorsa bu çelişkilerle ilgilenmelidir. Bunun bir yolu günün farklı saatleri için farklı aktiviteler önermekti. Gündüz saatleri çalışma, gerçeklik ve ego prensibi için ayrılırken gece zevk prensibinin içgüdüsel dürtüleri içindir. Gecenin zevkleri sabahın çalışmasının ödülü veya tazminatıdır. Gecenin zevkleri sadece aslen ‘başarı ve kendi reklamını yapmanın üst amacına’ hizmet ettiği ölçüde haklı gösterilebilir.(7)

Bunun sonucu olarak zevk bir tür göreve, işe dönüşür. Eros Logos’a boyun eğer. Serbestleşmiş bir zevk prensibi yerine bu bölünme gerçeklik prensibinin hayatın tüm alanlarındaki diktasının genişlemesi amacına hizmet eder. Psikanalizin iki fazlı davranış dediği durum Adorno’ya göre zorlanımlı nevrozun belirtisidir. Fal sütunları insanlara günlük yaşamın çelişkileriyle baş etmek için araçlar sağlar gibi görünürken aslında onları bu çelişkilerle yüzleşmek yerine içselleştiren zorlanımlı nevrotikler haline getirmektedir. Adorno bu gündüz-gece zorlanımlı nevrotik ayrımının Amerikan kitle kültürünü temsil ettiğini düşünür. Toplumun çelişkileriyle yüzleşmek yerine bunları içselleştiren nevrotik vatandaşlar, günlerini de iş ve zevk olarak bölerek benliklerini tatmin etmek yerine kendilerine yabancılaşıyorlar. Adorno’nun gazetelerin fal bölümlerinde bulduğu bu bulguları Marcuse Amerikan ve hatta tüm ileri sanayileşmiş toplumlar için doğru buluyordu. Eros ve Uygarlık‘ta umudu bu toplumların radikal bir değişimiydi, zevk prensibinin performans prensibinin diktasından kurtulması, insanların tekrar erotize olmaları-bütün, doyum sağlamış ve özgür.

(1)Douglas Kellner, Herbert Marcuse and the Crisis of Marxism, 1984, sayfa 155.
(2) Herbert Marcuse, “Epilogue: Critique of neo-Freudian Revisionism, marxists.org.
(3) Kellner, Herbert Marcuse, sayfa 158.
(4)Herbert Marcuse, Eros and Civilization: A Philosophical Inquiry Into Freud, Beacon Press, 1974, sayfa 45
(5)Aynı kaynak, sayfa 15
(6)Theodor W.Adorno, The Stars Down to Earth and Other Essays on the Irrational in Culture, Routledge, 2002, Sayfa 12
(7)Aynı kaynak, sayfa 12