İmar yasasında değişikliğe gidilmesini öngören yasa tasarısının gündeme gelmesinin ardından, dün TMMOB üyeleri Ankara Güvenpark’ta bir basın açıklaması yaptı. Konunun detaylarını TMMOB’a bağlı Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan’a sorduk.

2012’ye kadar AOÇ hakkında sadece bir dava açılmışken, hukuksuzluğun artmasıyla bugün dava sayısı 33’e yükseldi.

Açtığınız davalarla uzun süredir kamuoyunda yer alıyorsunuz. Bize bu davaların niteliklerinden bahseder misin?

Bizim çok değişik davalarımız var. Örneğin; plan değişiklikleri düzeyinde, kamusal kültürel miras düzeyinde, bellek sorunu üzerinde ve haksız kazanç üzerinden dava açılabiliyor. Ama hepsinin bir arada olduğu davalarımız da var. En son Avrupa Kentsel Şartı, Kentli Haklar Bildirgesi üzerinden de davalar açmaya başladık. Hukuk da mücadele alanlarımızdan bir tanesi ve  çoğalan hukuksuzluklar karşısında yürütmeyi durdurma kararı aldığımız davalar var. Hukuksuzluk alanında müdahale edilmesinin nedenlerinden biri de budur. Biz bu davaları açmasaydık varolan hukuksuzluk görülmeyecekti ve sonrasında belki de yeni bir hukuk sürecinin nasıl başlayacağına dair yöntemimiz olmayacaktı. Örneğin Atatürk’ün vasiyeti ihlal davasında yeni bir hukuk yolu başladı ve bu dava başladığında emsal oluşturacak. Diğer taraftan tepkimizi demokratik olarak sokakta da gösteriyoruz, kamuoyu yaratmaya, uluslararası ortamlarda bunları anlatmaya çalışıyoruz ve bilimsel bilgimizi halkın yararıyla buluşturabileceğimiz yöntemleri kullanıyoruz.

Uzun yıllardır hukuksal alandaki mücadelelerinizle gündeme geliyorsunuz. Peki bu mücadele, son yıllarda yoğunlaşan hukuksuz yapılaşmayla birlikte odak noktası haline gelen mecburi bir yöntem mi?

Aslında 2006 yılındaki Kentsel Dönüşüm Yasası’nın gündeme gelmesi, 2012’nin haziranında Afet Kanunu’nun çıkması; o dönemde de söylediğimiz gibi çok ciddi kentsel rant, kent topraklarının pazarlanması ve ticarileşmesi noktasında yaşam alanımızı daraltacak uygulamaları beraberinde getirecekti. Bugünlerde de onun sonucunu görüyoruz. Arka arkaya Gezi’nin patlaması da Gezi’nin sonrasında halkın HESlere karşı, yeşil alanlarına karşı duyarlılığına da baktığımızda 2012’den sonra kent topraklarının talanında başka bir sıçrama yaşandığını söyleyebiliriz. AOÇ’den örnek verirsem; 2012’ye kadar AOÇ ile alakalı açtığımız 1 tane davamız vardı, 2012-2014 arasında 33 tane davamız oldu. Bu, hukuksuzluğun ve kent toprakları üzerindeki talanın ne kadar çok olduğunu gösteriyor. Yani 2 yılda 33 dava açacak işlem yapılmış ki hatta daha da açılsa 50’ye yakın dava açılabilirdi, öyle bir durum var.

“İmar kanunu değişikliğiyle yapı üretim süreci tekelleştiriliyor.”

Yasa tasarısının kapsamı hakkında bize genel bilgi verebilir misin? Bu yasa ile neler değişiyor?

Hazırlanan yasa taslağı sadece Türk Mühendis ve Mimarlar Odası Birliği’nin ve meslek odalarının yasasını değil, imar sürecini de değiştiren bir yasa. 3194 sayılı kanunla birlikte, kentleşme hareketinin ve imar yasasının ana mevzuatı olarak bilinen imar kanunuyla birlikte 13 kanun daha değişiyor. Yasa aslında yapı üretim sürecinde yeni bir sistemi de kuruyor. Bu sistemle birlikte plan, proje, yapım süreci, yıkım süreci ve denetim sürecinden oluşan yapı üretim süreci tek elden kontrol edilmeye başlanacak ki bu doğru olmayan bir süreç. Örneğin denetimsizliğe bağlı olarak geçmişten beri süren iş kazalarında artmalar meydana gelebilir. Diğer yandan bir proje yapıldıktan sonra kontrolünü kamu yararı içeriğinde olan kurumlar kontrol eder. Bu yasayla birlikte her aşama Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlanıyor. Ayrıca yerel belediyelerden bazı yetkilerin alınmasıyla yerel ihtisas birimleri de bu sürecin dışına çıkarılıyor. Yasayla birlikte kurulması planlanan teknik müşavirlik firmalarıyla da yapı üretim sürecinde yer alan mimar, mühendis ve plancı gibi uzman kişiler tek başlarına projelerde yer alamayacak, firmalara bağlı hale getirilecek. Dolayısıyla bakanlık kendine uygun oluşturduğu bu firmalarla; üretim sürecinin tamamını kontrol altında tutabilecek, dijital olarak Türkiye’nin her yerinde yapılan projeleri, organizasyonları kontrol edebilcek ve rantı dağıtabilecek bir kuruluş oluşturuyor. Tabii bu firmalar hakkında şuan bir fikrimiz yok, yanlı olup olmayacaklarını ve kimlere izin vereceklerlerini bilmiyoruz. Bu kuruluşlarla meslektaşlarımız bir bakıma taşeron işçiler gibi çalışacaklar aslında. Bir diğer yönü ise; halkın bu süreçte mal varlığı, yani mülk dediğimiz tapu kaydı da sıkıntıya giriyor. Yani sizin de mal varlığınız tehlikeye girecek. Hükümet bu yasayla onu bir ticari formasyonda geliştirip gelir arttırımını sağlayan bir kent parçası olarak görebilcek durumda. Nasıl bugün asfalt yapılınca asfalt katılım payı ödüyoruz, şimdi de “Biz senin evinin yakınına AVM yaptık, park yaptık; senin evin daha da değerlendi, o zaman da değer artışı katılım payı vereceksin” diyen zorunlu bir sürece de gidiyor.

Bu yasa tasarısının TMMOB üzerinde nasıl bir etkisi olacak?

Bu kanun TMMOB’nin birlik yapısını dağıtıyor. Burada odalar, şubeler, şubelerin üzerinde merkezler, merkezlerin üzerinde de TMMOB’nin olduğu bir birlikten bahsediyoruz. İmar yasasıyla bu birlikleri dağıtarak herkesi ayrı ayrı yakalıyor. Herkesin kendi ilinde ayrı olması, insanların birbiriyle iletişimini çok sıkıntılı ve pamuk ipliğine bağlı düzeye çekiyor. Nispi temsil sistemiyle yönetimlerin yapısını karıştırıyor ve “Herkes aldığı oy oranında temsil edilecek” diyor. Dolayısıyla burada karmaşık yapılar oluşacak. Sonuçta işlevsizleştirmenin başka bir yönü olarak; birlikleri bozmaya, dava açmamızı engellemeye, elimizdeki tüm yetkileri almaya çalışıyor. Ve hatta öyle bir noktaya getiriliyor ki; kurulacak teknik müşavirlik bürolarını denetleyecek mühendis ve mimarlar eğer uygulamalarıyla firmaları zarara uğratırlarsa, firma yararına ceza verilmesi görevi de TMMOB’a veriliyor. Odaların üyelerine ceza vermesine neden olup böylece odaları da taşeronlaştırıyorlar.

Tekelleşecek bu sistem beraberinde neyi getirir?

Böylesi bir sistem denetimsiz bir yapı üretim sürecini getirir. Bütün kamusal alanların, meydanların yeşil alanların, doğal ve tarihi SİT alanlarının talanını gündeme getirir. Çünkü sürekli bunların karşısında duran ve halkın yararına bir uygulamayı hayata geçirmeye çalışan TMMOB’nin yetkileri alındığında Türkiye yaşanamaz hâle gelebilir, kendi doğallığını, tarihselliğini kaybedebilir. Ve bir gün kalktığımızda kapımızın önündeki parkta AVM’ler yükselebilir.

“Yasa değişikliği bir öfke hareketidir.”

Hükümetin TMMOB’nin yetkilerini elinden alacak bir yasa tasarısı sunmasını hangi sebeplere bağlıyorsunuz?

Oluşturulacak organizasyon bir tekelleşme süreci ve böylesine bir süreçte kamu yararına çalışan meslek odalarının sorun yaratmasını istemiyor. Taksim Meydanı, Gezi Parkı olayları, 3. Havalimanı, Validebağ Korusu ile “AOÇ ve Kaçak Saray” sürecinde epeyce zarar verdiği için hükümete dava açmasını engelleyecek yöntemler oluşturmaya çalışıyor. Biz anayasanın 135. Maddesine göre kurulmuş ‘kamu kurumu niteliğinde’ anayasal bir kuruluşuz. Kamu yararını önceliyerek olumsuz projelere karşı davalar açabiliyoruz, kamuoyu oluşturmaya çalışıyoruz. Bu kanunla bizim kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütü olma özelliğimiz yasadan çıkarılıyor. Anayasayı değiştirmediği sürece dava açma ehliyetimizi elimizden alamaz, ama anayasal olarak niteliğimiz değiştirildiğinde ilk etapta ehliyetimizin olup olmamasıyla ilgili sorgulamaya girilecek ve bu süreci uzatacak. Ya da devam etmekte olan davalarımız, kötü niyetle ehliyetsizlikten düşürülebilir. Bizim AOÇ ile ilgili 35, Ankara’da 350-400’e yakın davamız, ülke genelinde binlerce davamız var; bunların hepsi için “taraf değilsiniz” denebilir.

2 yıl önce böyle bir yasa değişikliği tekrardan gündeme gelmiş ve etkili mücadeleler sonucu geri çekilmişti. Bugün tekrar gündeme gelmesinin sizce ‘spesifik’ bir sebebi var mıdır?

Tabii ki spesifik bir nedeni var; çünkü bir rant sistemi oluşturmaya çalışılıyor imar kanunu ile birlikte. Diğer yandan, hem 3. Havalimanı hem de AOÇ ve kaçak saray mevzusu bilimsel ve toplumsal olarak çok tepki toplamış durumda. Yani bunları aslında oraya bağlayarak bir öfke hareketi olduğunu söyleyebiliriz.

Yasa tasarısının kabulü ile ilgili öngörüleriniz nelerdir, geçememesi durumunda bir planınız var mı?

Öncelikle yasanın geçmemesi için mücadele ediyoruz. Durumun neyi göstereceğine sonrasında bakacağız tabi ama şuan  geçmemesi noktasında mücadelemiz yoğunlaşıyor.

Son olarak eklemek istediğiniz bir konu var mı?

25 Aralık’ta ‘vasiyeti ihlal’ davamız var. AOÇ’de Atatürk’ün vasiyetinin ihlal edildiğine ilişkin dava açtık ve kabul edildi, bu bizim açımızdan bir ilk. Atatürk’ün mirasçıları konumuna geldik, şuan bu dava miras hukuku açısından da bir ilk. Dolayısıyla herkesin bu davaya müdahil olmasını istiyoruz, 25 Aralık’ta da müdahillik başvurusu yapacağız. Dilekçe hazırlandı, bireysel olarak Türkiye’nin her yanında herkes bu davaya müdahil olabilir. Hukukun da bir mücadele alanı olduğunu düşünüyoruz, bin müdahilli bir dava, iki bin müdahilli bir dava aslında başka bir davadır. Bunu yaratmaya çalışıyoruz.

Başlık Fotoğrafı: Halk Gazetesi