Eminim herbirimizin çocukluk anılarının en keyifli yerlerinde yer edinmiştir Karagöz. Efsanevi iki karakter olduğunu düşünsek de Karagöz’ün tarihin hangi döneminde ve ne şekilde var olduğunu bileceğimiz açık bir belge henüz bulunmamakta. Fakat muğlak da olsa yüzyıllar öncesinden bize kadar ulaşmayı başaran, “Perde Oyunu” olarak tanıdığımız Karagöz söylendiğinin aksine gölgeleri değil, sanatı yansıtır perdesine. Öyle ki ustalarının tasvirinden perdesine, boyasından derisine, seslendirmesinden metnine kadar emek emek var ettiği bir oyun. Karagöz’ün kendi deyimiyle “derya” dünyasına ruhunu kaptırmış Cengiz Samsun’a bu şahane perdenin gerisini sordum ve dinledim. Kendisinin neden “derya” benzetmesini yaptığını anlayacağımız çok keyifli sohbetimizden:

Karagöz nasıl varolmuştur?

Aslında birçok farklı hikâyesi var. Hangisi gerçek, tarihin ne zamanında, bu bir efsane mi yoksa karakterler gerçek mi kesin bir şey söylemek çok zor. Fakat MÖ 140-87’de Çin hükümdarı Wu’nun çok sevdiği eşini kaybetmesi ve bunu bilenlerden birinin hükümdarı teselli etmek için eşinin silüetini beyaz bir perdenin arkasından “hayali” olarak sunmasıyla başlar. Türk kültürüne de benzer bir şekilde hikâyesi değiştirilerek geçmiş olabildiği de ihtimallerden biridir. Ancak ne olursa olsun söyleyebileceğimiz bu toplumların Karagöz’ü çok sevdiği ve bu mirasın bu zamana kadar kendini var ettiğidir.

Orta Asya’dan değişerek Anadolu’ya gelen bu geleneği batıda da görebiliyor muyuz?

Evet görebiliyoruz, hatta daha yakından söylemek gerekirse Yunanistan’da da karakterler ve oyunun yapısında hiçbir değişiklik olmadan Karagözis olarak gösterildiğini biliyoruz. Fakat bazı tartışmalar oluyor böyle konularda, “onların mı bizim mi” diye, ben “ne onların ne bizim, hem onların hem bizim” diyorum. Çünkü biz zaten her yerde olmasını isteriz. Tarihsel olarak baktığımızda Türklerin Çin’le olan yakınlığı, alışverişi ordan esinlendiğini gösteriyor. Türkler deriyi iyi işleyen bir geçmişe sahip olduğundan ve Yunanistan’la da yakın ilişkilerini göz önünde bulundurursak, coğrafyanın sunduğu, el verdiği kadarıyla öğrenilmiş, topluma göre evrilmiş diyebiliriz. En önemlisi Karagöz’ün sürdürülmesi.

Peki siz nasıl başladınız?

Benim on dört sene önce başladı Karagöz’e merakım, onun öncesinde bir tiyatro geçmişim de vardı. Tiyatroyla ilgilenirken fark ettim ki ben biraz daha bu kültüre dair bir şeyler arıyorum. Alışıldık dışında başka ne olabilir, diye düşündüm. Tabii ki batılı eserleri de öğrenmeliyiz, sanırım ben bu topraklara dair geçmişimizde olanı bulmak istedim. Bunun üzerine araştırıyorken çok kez “orta oyunu” ve “perde oyunu”na denk geldim. Sonra devam ettim ve bir daha çıkamadım. Çünkü Karagöz başlı başına bir derya; yapımı, oynatması, araştırması, musikisi ayrı bir şey, perde gerisinde olmak bambaşka bir şey… Her alanıyla beni cezbetti. Bir oyuncu için oldukça acayip bir durum aslında çünkü perdede Karagöz sensin!

Oyun sahneye gelene kadar bir hayli emek istiyor anladığım kadarıyla, perdenin arkasında neler oluyor?

Öncelikle Karagöz zaman zaman hâlâ “gölge oyunu” olarak geçiyor, buna çok üzülüyorum. Çünkü gölgeleri değil tasvirleri var zaten. Bu işin meşakatli yanlarından biri tasvir yapmak aslında. Tasvir yapabilmek için deriyi tanımak, kök boya dediğimiz boyayı öğrenmek gerek. Her ustanın farklı teknikte yaptığı tasvirleri vardır. Ben ‘dantel gibi’ ince ince işleyerek yapmayı seviyorum. Deriyi işledikten sonra kök boya ile boyuyorum. Seslendirme, müzik perdenin arkasına geçince hayal gücüyle de ana temaya bağlı kalarak değişkenlik gösterebiliyor.

Bu sanatın aktarımı nasıl gerçekleşiyor, nasıl öğrenilir?

Ben tiyatroda da Karagöz’de de alaylıyım. Tiyatro okumadım. Şu an Tarih okuyorum. Ne yazık ki Karagöz’ün bu denli derin bir tarihten geliyor olmasına rağmen nitelikli bir dersi yok. Her şeyiyle ele alacak olursak tarihi, tasviri, sosyal ve toplumsal içerikleri, boyası, sanatı anlatılsa bir bölüm bile olabilir. Ama maalesef hali hazır bölümlerde bile kısmen geçiyor veya geçmiyor. UNESCO’nun da kabul ettiği üzere usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen ve sürdürülen bir geleneği var. Zaman zaman atölyelerimiz oluyor. Lâkin kısa sürede öğrenilmesi mümkün değil, zira deriyi tanımak ve üzerinde ufak işlemeler yapmak bile hayli zaman alıyor. Bu yüzden bu işe gönül veren, meraklısı olan işin ustasından zamanla öğreniyor. Kimisi hem çalışıyor hem de vakit buldukça uğraşıyor. Okulla beraber yürütenler oluyor.

Bir bölüm bile açılabilir dediniz, peki bu konudaki fikriniz nedir?

Biz isteriz ki ayrı bir bölüm olsun, tüm detaylarıyla öğretilsin. Bu bizim kültürümüzün çok önemli, yadsınamaz bir parçası sonuçta. Ama bölüm açılmasını geçelim, tiyatro derslerinde bile çok genel geçer bir anlatımla geçiştiriliyor. Üniversitelerde en azından tiyatro bölümünün seçmeli dersi olarak açılabilir, derslerde daha fazla yer verilebilir. Üniversiteler bu sanatın en kalıcı şekilde aktarılabilmesi için büyük bir kanal ve neden böyle kıymetli, geleneksel bir şeye sahip çıkılmaz bilmiyorum. Bu işin hakkını veren, merak edip de kendi imkanlarıyla öğrenmeye çalışan o kadar insan var ki böyle bir imkân sunulsa, daha çok insana ulaştırılabilse fazlasıyla gelişecektir.

Atölyeniz çok renkli, siz Karagöz ile Hacivat dışında neler yapıyorsunuz burada?

Kukla ve kukla oyunları da yapıyorum. Bazen kendi oyunlarım için yapıyorum, bazen de sipariş üzerine yapıyorum. Kukla talebi daha çok oluyor. Aynı zamanda minimal takı çalışmalarım var. Küçük, farklı tasvirlerden küpeler, kolyeler yapıyorum.

Toparlayacak olursak, son olarak ne söylemek istersiniz?

UNESCO 2009’da Karagöz’ü kültür mirası listesine dâhil etti. Ben bu kültür mirasını değerlendiremediğimizi düşünüyorum. Umuyorum ki gerekli makamlar sesimizi duyar ve el atarlar. Müzesi yapılır, tiyatrolar düzenlenir, araştırmalar desteklenir, üniversitelerin çoğunda var olan Güzel Sanatlar’ın derslerine eklenir. Dünyanın birçok yerinde müzelerde Karagöz’e yer veriliyor, ülkemizde yok. Biz oyun üretiyoruz, tasvir üretiyoruz fakat kaç kişinin bizden haberi var? Bu önemli bir eksiklik, yaptıklarımız insanlara nasıl ulaşacak, bu konuda da beklentimiz var tabi ki. Yine umarım ki tüm zor şartlara rağmen kendini hala var edebilen bir sanata yatırım yapmak isteyen, sürdürülmesini isteyen birileri olur. Biz üretmeye devam edeceğiz ve çok da seviyoruz, yaptıklarımız ulaşsın istiyoruz.

Cengiz Samsun’un çalışmalarını görmek için tıklayınız.