Kötülük; Tanrısallık perdesinin ardında bir yıldız gibi parlıyor. Derinlerde değil, yakınlarda, yüzeyde. Dokunduğumuz an bir sarmaşık gibi çepeçevre sarıyor etrafı ve bizi. Sarmaşığa kapılan düşünemiyor, konuşamıyor ve sorgulayamıyor içinde bulunduğu zamanı. Çırılçıplak olunan zamanların eşsiz yankısı hissedilirken, bir olma duygusunun zedelendiği ve tek bir sesin hükmettiği düşünceler yer ediyor zihinlerde. 

İyilik ise bütünlüğe ve yolunu kaybettiğimiz hikâyeye, süzülmekte olan bir ışığa, öze dönüş hikayesine doğru çıkılan yolculuğu anımsatıyor. Sınırsız enerjinin sırrına sahip bir kendini keşfetme hikayesine… Kendimizi fethederken karşılaştığımız hayal kırıklıklarıyla kesiliyor soluğumuz ancak düşüncelerimizin ve inançlarımızın, varoluşumuz üzerindeki aidiyetleri hatırlanıyor.

Varoluşumuzun bütünlüğüne doğru attığımız her adım, bizim dışımızda gerçekleşen her şeye, kötülüğe dair tüm olasılıklara karşı dengemizi bulup aydınlanmamızı sağlıyor. Malum aydınlığın çok uzağında doygun yüzünü gösteren kötülüğe karşı, davetkar tavrıyla iyilik karşılıyor bizleri.

Kötülüğün sarıp sarmaladığı ölü bir dünyayı renklendirmeyi tercih edenler, fırça ve boyalarla, varlığın etrafa saçılmış parçalarını bir araya getirebileceğini düşünenler yer alıyor bu hikayede; ve yıllarca saklanmış özgürlüğe yeniden kavuşmanın zamanı. 

Bir ressam, hiçbir dilde betimlenemeyen kötülüğün, gizli hakikatlerini tarif ediyor resimlerinde: yaşadığı dünyada, hakikatin büyük bir bölümünün tarifinin mümkün olmadığına inanan ve resmini görünmeyene ayarlayan Basquiat gibi; ve iyilik, hakiki sanat içinde yer alan, manası derin ve köklü bir şeye dokunan olarak mı anlamlandırılıyor bundan sonra?

Ahlakçıların ısrarla dile döktüğü ve arkasında dimdik durduğu sözler geliyor aklımıza: kötülüğün ve iyiliğin anlamına ithaf ettikleri: davranışlar, istekler, adetler ve insanlar… Hiroşima’dan bu yana geliştirilen nükleer silahlar ve modern yoksulluğu yansıtan Peter Kennard örneğin; mutlak kötülüğün, ahlaki bir genellemenin içinde değil, çok özel bir eylemde var olduğunu fısıldıyor resimlerinde. Vija Celmins ise görmemiz gerekenlere uzatıyor kalemini: sözcüklerin tarif etmeye yetmediği bir dünyada, dokunabileceğimiz mesafede olanlara… Gökyüzündeki İkinci Dünya Savaşı uçaklarına, bombaların ardında kalan Hiroşima’ya ve gökyüzünde parlayan yıldızlara.

Doğrular ve yanlışlar arasında seçim yapma özgürlüğümüzün var olduğu bir düzen geliyor akıllara ve ardından doğru olan iyi midir, yanlış olan kötü müdür sorularına götürüyor bizleri. İç dünyamız ile dış dünya arasında kurduğumuz bağ üzerinde yaşayan hislerimiz, düşüncelerimiz, korkularımız, nefretimiz, hırslarımız, arzularımız; iyiliğe ve kötülüğe dair her eylemimiz, bu karmaşanın içinde birer yanıt arıyor. 

Goya, kambur gövdelere devasa korkunç kafalar eklerken, hayvanlara devlet görevlilerinin resmi kıyafetlerini giydirirken yâhut insan bedenini pis bir kürkle örterken mesela, neyi anlatmak istiyor bizlere? Bunların hepsi beşeri imkanların kullanılmasına karşı tepkisi değil midir onun?   

İnsanlık üzerinde yükselen çaresizlik bulutunun bir yansımasını resimlerinde gördüğümüz Goya, insanın insana yapabileceği kötülüğün en korkunç yüzüyle karşılaşıyor ve karşılaştığı kötü yüzü tüm çıplaklığıyla bizlere yansıtıyor. Resimlerde verdiği mesajlar ve çıplaklığın bu denli korkutucu yanıyla, bugün karşı karşıya kaldığımız her eylem ve düşüncelerle yüzleşmeye mecbur ediyor bizleri…

Picasso, değişmeyen, somut bir varlık sunuyor bizlere. Rue de Grands Augustins’te kiraladığı bir atölyede, savaşın ardında kalan küller, yaşanan katliam ve yanan insanlıkla beraber betimlenmesi mümkün olmayan bir kötülüğü taşıyor tuvaline. Siyah, beyaz ve gri; renksiz ve solgun kalıyor Guernica. 

Van Gogh ise gerçekliğin bir başka yüzünü gösteriyor bize. Çiçeğin açmasını, tomurcuğun çatlamasını, çiçek açmış ağaçların resimlerini ve bir tarlanın sürülmüş toprağını resmederken, varlığın emeğiyle, kendi gerçekliğini oluşturuyor. Zeytin ağaçları, ovalar, gökyüzünde kuşlar ve yıldızlar.. 

Dünyaya bu denli farklı bakan gözler arasından, iyiliğin ve kötülüğün bilgisini bulmak için çıktığımız bu yolda hangi sanatçıdır doğru olan? Doğru olan iyiyse eğer, hakikatin bilgisini görünmez kılıp bizi bir karmaşaya sürükleyen midir doğru? Gerçekleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne serip, bizi sorgulamaya mecbur eden midir yoksa? Yahut tuvallerin sessizliğinde gizlediği gerçeklerin çığlığını bastıranda mıdır iyilik?

İyilik, düşlerimizin çok ötesinde, aklımızın ulaşamayacağı bir yerde; bizi özgürlüğe çağıran o fısıltıda saklıdır belki.