Sanatçı Kadir M. Ersoy’un ilk kişisel sergisi Homo Virüs 26 Kasım’da Kargaart’ta bizlerle buluşacak. Sergiyi 29 Kasım’a kadar ziyaret edebileceğiz.

Merhaba Kadir, ilk kişisel sergin olan “Homo Virüs” 26 Kasım’da KargArt’ta sanatseverlerle buluşacak. Sergide illüstrasyon ve videoarttan oluşan birçok eser var. Bu eserlerin biraraya geliş öyküsü nedir?

Merhaba. Homo Virus sergi fikri uzun bir süredir üzerine düşünüp işler ürettiğim bir proje. Yaklaşık 4 yıl kadar önce bu sergi için ilk işimi hazırladım. Sonrasında belli aralıklarla yeni işler eklendi. Çocukluğumdan bu yana insan dışı, bu gezegeni paylaştığımız varlıklara olan bakış açılarımıza karş rahatsızlığımı anlatmak istedim aslında.

“Homo gibi ayakta durabilen ama virüs gibi girdiği bedeni yok ederek en güçlü hale gelebilen bir homo virüs” tanımını yapmak için en çok neyden etkilendin?

Bilindiği üzere virüsler bir bedene girdiklerinde çoğalıp güçlenerek o bedeni yok olana dek tüketmeye devam ederler. En güçlü hallerine geldiklerinde ise tüketecek bir beden kalmaz. Bu tutuma sahip bir varlık daha var yaşadığımız yeryüzünde o da bizleriz. Can çekişen ve evimiz olan bu gezegene karşı tutumumuza bir serzeniş Homo Virus ifadesi.

Tanıtımda serginin çıkış noktasının kendini arama yolculuğun olduğunu anlatıyorsun. Bu yolculuğun başlama noktası tam olarak neydi?

Küçüklüğümden bu yana endüstriyel hayvancılıkla uğraşan birçok aile üyesine sahip oldum. Mezbahada çalışanlardan tavuk ve süt çiftliklerine kadar birbirinden farklı, fakat içinde kullanılan varlıklar için aynı anlamı taşıyan alanlarda bulunmak durumunda kaldım. Başlarda herkes gibi benim için de anlamsızdı her şey. Fakat kendim dışındaki kişileri anlamaya ve empati yapmaya başladıktan sonra bu duruma karşı bakış açım değişti. Küçüklüğümü geçirdiğim o alanlar, kendimde olan bir şeyleri ortaya çıkarmaya olanak sağladı diyebilirim.

Her şey bizi tektipleştirmeye programlıyken “kendimiz olmak” adına geçirdiğimiz süreçlerde pek çok deneyim kazanıyoruz. Sence, kendimiz olmanın en ağır bedeli ve en güzel yanı nedir?

Kendimize ihanet etmeyi bırakmış olmamız sanırım. Yani toplumun içerisinde yer alabilmek adına, sevmediğimiz işlerde –ki adı iş olan bir şey sevilir mi ondan da emin değilim.- çalışıyor, sevmediğimiz insanlara ya da olaylara katlanıyor ve bunun adına yaşamak diyoruz. Sırf birilerinin ses etmemesi için, -bu birileri ailemiz, okul, toplum, devlet, en yakınımızdan, en uzağa herkes- onların beklentileri ve talepleri doğrultusunda bir yaşam kuruyoruz. Kimi zaman bu istemediğimiz şeyler askere gidip birini öldürmemize, kimi zaman sevmediğimiz biriyle bir ömür geçirmek zorunda kalmamıza bile neden olabiliyor. Aynaya baktığımızda kendimizi bile sevmiyoruz. Kendimizi sevmeye başlamak biraz da kendin olmak sanırım.

Yaşam ile ölüm arasında gidip gelirken neden yaşamı tercih ederiz? Bu, aslında zorunlu bir tercih midir?

Yani bizler hayal edebilme ve bu hayalleri gerçeğe dönüştürebilme gibi bir kabiliyete sahip varlıklarız. Bu kabiliyetimiz de bizlere içinde bulunduğumuz durumu sorgulama şansı veriyor. Özellikle biz kentlerin içerisine sıkışmış ve belli kurallar çerçevesinde yaşam sürenler olarak, ortak bazı değerler ortaya koyuyoruz. Bu değerler doğrultusunda da kendi türümüz arasında yazılı olmayan belli kurallarımız var. Bu kurallar başta karşıdakinin yaşamını sürdürebilmesine engel olmamaktan geçiyor. Bu tutumun daha geniş açıdan bakılarak biçimlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir ormanı yok etmenin, toplu bir katliam yapmakdan bir farkının olmadığını, birinin evini başına yıkmakla eş değer olduğunu anlamamız ve bunun üzerinden bir değer yapısı oluşturmamız gerektiğine inanıyorum. Zorunluluk meselesinden bahsedecek olursak zorunluluğun doğru ifade olduğunu düşünmüyorum, bunun sebebi ise aynı koşullara sahip olmayan varlıkların aynı konu üzerinden bir kural bütününe sahip olması çok da adil olmaması. Kutupta yaşayan bir canlının – buna insanlar da dahil-, amazon oramanında yaşayan bir canlıyla veya şehirde yaşayan bir canlıyla ortak davranış şekillerine sahip olması beklenemez. Biz şehirlerin aşırı tüketen varlıkları, bu kurallar bütününe muhattabız aslında.

Çeşitli ve uzun sorgulamaların ardından vardığın yerden memnun musun? Kendini bu aşamada tam olarak nerede görüyorsun?

Vardığım bir yer var mı ondan emin değilim. Varmaya çalıştığım bir yerler var sanırım onunda bütün ömrüm boyunca sürecek bir süreç olduğunu düşünüyorum. Hiç bir zaman varamayacağım kısacası.(: Her insan gibi ben de öğrenmeye devam ederek mutlak son ile karşılacağım.

Mükemmeliyet hastalığı, modern insanın hastalığı diyebilir miyiz? Kusursuz ve içeriği olmayan bir sistemin içinde miyiz?

Kusur veya kusursuzluk bizim dilimizde olan bir kavram. Evren, dünya ve içinde yaşayan biz canlılar aslında olduğu gibiyiz. Yani farklılıklarımızı kusur olarak nitelendiriyoruz. Çoğunluk gibi davranamayan, düşünemeyen ya da yaşayamayan her varlığın kusurlu olduğu gibi bir fikir bütünlüğü var maalesef. Halbuki toprak altındaki bir köstebeğin gözlerinin olmaması nasıl bir kusur değilse, hava da uçan kuşların kanatları da bir ayrıcalık değil. Hepsi olduğu gibi ve belli yaşam şekillerinin karşılığı olarak önümüze çıkıyor. Bizim dışımızdaki tüm varlıklar, bedenel bütünlük, zihinsel yapı, ya da fiziksel görünüş gibi kavramlarla ilgilenmiyor. Bizim hastalığımız olduğunu düşündüğüm mükemmeliyetçilik sonucu; biraz kiloya sahip, tek kolu olan, veya zihinsel farklılığı olan biri kusurlu olarak nitelendirilebiliyor. Kusur denilen kavramın muhattabı insan üretimi olan metalar ve bu metalar çok büyük bir çoğunluğu evet kusurlu. Bizleri gün be gün yok ettiği, daha ağır koşullara sürüklediği ve konforculuk gibi bir illeti başımıza sardığı için kusurlu. İçinde benliğe sahip olan varlıklar ise bu kavrama muhatap değil bence.

Veganlığı bu serginin neresinde konumlandırdın?

Vegan ifadesi benim çok fazla kullandığım bir ifade değil. Ben onun yerine hayvan özgürlüğü ifadesini tercih ediyorum. Bu ifade ile aslında mücadelenin odak noktasında olan varlıkların öne çıkmasına olanak sağlandığını düşünüyorum. Çünkü veganlık; sağlıklı yaşam amacı, beslenme alışkanlığı, hayvan sevgisi gibi farklı birçok kavramı içerisinde barındıran bir kavram. Hayvan özgürlüğü ise; içinde bulunduğumuz yapıya politik bir söylem üreten ve içerisinde veganlığı bir tutarlılık göstergesi olarak barındıran bir kavram. Hayvan özgürlüğü mücadelesini sürdürebilmek ve yukarı çıkarabilmek için sağlığınızla ilgileniyor olmanız gerekmiyor veya hayvanlara içten içe büyük bir sevgi besliyor olmanız da gerekmiyor. Adalet kavramının tanımını yaptığınız çerçeve buradaki önemli olan nokta. Tıpkı diğer özgürleşme mücadelelerinde olduğu gibi o mücadeleyi veren bireylere karşı organik veya duygusal bir bağınızın olmasına gerek yok. Empati kurmamız anlayabilmemize yardımcı olacaktır zaten.

Etkinlik Tanıtım Bülteni

“Aynaya baktığımızda, gördüğümüz etten kemikten bedenin arkasındaki benliğin sadece kendimize bahsedilmiş bir armağan olduğu yanılgısının yüzüme vurulduğu gün anladım ki, ben bir homo virüsüm. Homo gibi iki ayaküstünde durabilen; ama virüs gibi girdiği bedeni yok ederek en güçlü haline gelen…

Homo Virus, bir yüzleşme. Sorular silsilesi… Ayrışmanın başlangıç noktasına giden bir zaman makinası. Korkaklığın anayasası. Şiddetin bedene bürünmüş hali. Kan kırmızısı, gece karanlığı, gözyaşı şeffaflığı… Mükemmeliyet hastalığının ta kendisi…

Homo Virus, önceleri her şey gibiyken, sonraları hiçbir şeye benzemeyen oluverme serüvenimizi anlatıyor. Bu serüvende görmezden geldiğimiz sayısız farklı benliğin deneyimlerini aktarmaya çalışıyor. Yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide seyrediyor ve yaşamın tarafını tutuyor. Doğru bilinenlere, gerçek sanılanlara büyük bir saldırıyı hedefliyor. Homo Virus; var olduğumuz kişiyi sorgulamamızı, geldiğimiz yerin varmak istediğimiz yer olduğuna işaret ediyor ve empatinin gerçek anlamına vurgu yapıyor.”

Açılış: 26 Kasım Pazar 18:00

28 Kasım Salı akşamına kadar 15:00-21:00 arası ziyaret edebilirsiniz.