“İlkbahara daha ne kadar var?”* Bu soru Kafka’nın Şato romanın sonlarında geçer. Yazar, herhangi bir soru olarak okunabilecek bu soruyu roman başkişisine sordurarak Şato’ya ulaşma arayışıyla şekillenen o yorucu roman atmosferinden bir çıkış olduğuna işaret etmektedir. Ne zaman geleceği merak edilen ilkbaharla arzulanan, doğanın uyanışını yeniden deneyimlemek ya da cıvıldaşan kuşların seslerinden şen ezgiler dinlemek isteği değildir. “K. Köye ulaştığında akşamın geç saatiydi.”* ilk cümlesiyle başlayan romanda, sert kış koşullarının ortadan kalkmasıyla K.’nın gidebileceği başka yerler olduğuna işaret etmektedir.

Kafka ve Şato

Bin dokuz yüz yirmilerde yazılmış bu eserin yazarı Kafka, doğduğu Prag’da Almanca konuşan bir Yahudi olarak hem Almanlar hem de Çekler tarafından “öteki” olarak düşünülebilecek bir kişidir. Hukuk öğrenimi görür. Büyük bir savaşın Avrupa’da milyonlarca insanın hayatını aldığı yıllarda yaşamıştır. Gaz odaları kurularak katliamlar yapılacak olan bir başka dünya savaşının arifesinde eserlerini çoğun geceleri yazdığı söylenmektedir.

Yazar olarak ünü dünyaya ölümünden sonra yayılır. Şato, ölmeden önce dostu Max Brod’a teslim ettiği ve tamamlayamadığı eseridir. Eseri arkadaşına yakılmasını istediğini söyleyerek verir. Bu isteği yerine getirilmemiştir. Kafka okurlarının hâlâ Şato’nun ulaşılmaz, soğuk, labirentti andıran yapısında kaybolmalarının nedeni elbette usta edebiyatçıya kulak asmayan Max Brod’un kitabı yayımlamayı seçmesinden kaynaklıdır.

Şato’nun ne anlatmak istediği söylemek tamamlanmamış bir eser söz konusu olduğunda bir hayalden öteye geçemez düşüncesindeyim. Fakat Şato’daki en önemli nokta; bu kitabın, Değişim/Dönüşüm ya da Dava’daki gibi bir seyir izlememesidir. Nihai sonla kendi kafkaesk dünyasının içinde kahramanını kurban eden yazar sanki Şato’da tüm o karanlık sonlardan farklı bir şey aramaktadır. Bu anlamda umut vericidir.

Romanın Doğası

Roman daha ilk sayfada tüm roman evreninin kilit cümlesini de okurla paylaşır. “Bu köy şatoya aittir,” diye bir cümleyi esere koyarak, K.’nın geldiği yerin tüm olanak ve olanaksızlıklarını da okura sunmuş olur. Burada edebiyat metninin temelini oluşturan çatışma, birey ile daha doğrusu bir toplulukla ona dışarıdan gelen kişi arasındadır. K.: Bir yabancıdır. Geldiği köy ve köyde bulunan her şey şatoya aittir. Bütün işleyişi ve ilişkileri belirleyen şatoyla kurulan ilişkidir. Anlatılmak istenen aristokrasisinin her yere nüfus eden organik yapısı içinde bireyin izleyebileceği herhangi bir yol olabilir.

Kitabın içinde kaybolmadan bu tamamlanmamış romanı bitiren okur için ancak başka bir durumu sezmek mümkündür.

Roman, kahramanların arasındaki ilişkiler aracılığıyla bir türlü ulaşılamayan şatoyu görünür kılar. Görünür kıldığı sadece bu değildir. Aynı zamanda bir şatonun varlığı demek, şatoya bağlı her kişinin -Köye sonradan gelen K. dışında herkes şatoya bağlıdır.- şato için çalıştığı anlamını taşımaktadır. Bu noktadan sonra bireylerden bahsetmek mümkün değildir. Tüm o yazı işleri, işlevi net hayat pratikleri içinde K.’nın neden şatoya ulaşmak istediği belirsizliğini korusa da roman, başkişisinin amacıyla yani şatoya ulaşma kararıyla şekillenir.

Yoksa Şato İle Temsil Edilen Edebiyat Mı?

Şato’nun bürokrasiyi anlattığı hakkında yazılan yazılarda sıkça karşılaşılabilecek bir tespittir. Oysa Kafka’nın yapmaya çalıştığı belki de sadece romanın başkişisi aracılığıyla kendi edebi serüvenin bir yansımasını yaratmaktır. Bu bağlamda şato, edebiyatın maskesini temsil edebilir. Roman, böyle okunduğunda Kafka’nın Şato’nun sonlarında K.’yı taşıdığı yerin anlamı daha da netleşmektedir.

O zaman K.’nın köyde kalışı ve daha da önemlisi belki de o köyden gitmek için içinde taşıdığı o belli belirsiz arzunun onu sormak zorunda bıraktığı soruya; “ilkbahara daha ne kadar var?”* ve aldığı cevaba buradan bakılabilir.

“- “İlkbahara mı? diye sordu Pepi. “Bizde kışlar uzundur, uzun ve tekdüze. Ama bizler aşağıda bundan yakınmayız, kışa karşı güvendeyizdir. Eh, bir gün bahar da gelir yaz da, ama daha var bunlara; ama insan anımsayınca bahar da yaz da kısa sürmüş iki günden fazla devam etmemiş gibi geliyor; o günlerde, en güzel günlerde bile bazen kar yağdığı olur.”*

Şato, roman boyunca ulaşılmaz varlığıyla orada durmaktadır. Köyde devam eden K.’nın macerasıysa tamamlanmamıştır. Bu durum, tıpkı Kafka’nın edebi serüvenini andırır. Şato, sonunu yazması okura kalmış bu romandır. Her okur onu farklı tamamlar. Her ilkbahar da düşlerimizi yeniden uyandırarak, kendi “şato”muza yeniden bakmayı doğuran bir imkandır. Dünyanın şatosu bitmez. Bir büyük yazarın bunu görünür kılması onun edebi dehasının okura armağanıdır.

*Franz Kafka, Şato. Almanca Aslında Çeviren: Regaip Minareci, İş Bankası Yayınları,Yedinci Basım, İstanbul, 2017.