“Muhriplerin şiddetine ve açgözlülüğüne karşı yerli kabile halklarının galip geleceğine dair hiçbir umut olmadığını mı düşünüyorsunuz? Dünyanın öfkesini ve asla durmayacak titremesini unutuyorsunuz. Dünya bir gecede tüm ulusların ‘zenginliğine’ tekrar el koyacak.” (1) En vicdansız insanı bile sarsma gücüne sahip bu cümleleri borçlu olduğumuz ekoeleştiri kavramına Greg Garrard’ın kitabını da vesile ederek bir göz atalım isterseniz.

Ekoeleştiri, edebiyatla tüm fiziksel çevre arasındaki bağın incelenip, bunun tarihsel arka planının ortaya konması ve metinlerin, fikirlerin, eserlerin ekolojik etik açısından tutarlılıkları ile tutarsızlıklarını araştırarak açıkça politik bir tutum alınmasıdır. “En geniş tanımıyla da insanla insan dışı arasındaki ilişkinin kültürel tarih boyunca irdelenmesi ve bizzat “insan” kavramının eleştirel bir incelemesidir.” (2)

“Ama onlar hayvan…”

Aslına bakarsanız insanın edebiyat, felsefe, tarih, psikoloji, sanat ve siyaset bilimi alanlarındaki tüm çabası kaybettiği şeyi tekrar elde etme arzusundan kaynaklanır. Şunu söylemeliyiz ki; ilksel insanların karşılıklı yardımlaşmaya dayalı, doğayla daha uyumlu bir hayatları vardı. Kıskançlık, haset, kibir, oburluk, özel mülkiyet yoktu. J.J.Rousseau’nun deyimiyle ne zaman ki uyanık bir insan bir toprak parçasını çitle çevirip burası benim dedi işte o zaman kötülük tohumları da ekilmiş oldu. Neredeyse tüm kötülüklerin müsebbibi özel mülkiyet, erkek egemen bir şekilde kadını, doğayı, yoksul erkekleri ve hayvanları tahakkümü altına almaya çalıştı. Bu durumun ulaştığı en çarpıcı aşamayı, Upton Sinclair, Chicago Mezbahaları kitabında “Bu mezbahada domuzun çığlığından başka, her şeyinden faydalanılır” diyerek resmeder. Sinclair, mezbahanın işleyişi üzerinden müthiş bir kapitalizm tahlili ve eleştirisi yapar. Kitap, sosyalist hareketi ve gıda tüketim bilincini derinden etkilemiştir. Adorno da bu düşünceye “Auschwitz, bir insan mezbahaya bakıp ‘ama onlar hayvan’ dediği zaman başlar” diyerek katkıda bulunmuştur.

Edebiyatta ekoeleştirel bilinci Yunan şair ve tragedya yazarı Vergilius’a kadar felsefede ise Epikuros’a oradan da Pisagor’a kadar götürebiliriz kanısındayım. Pisagor bir vejeteryandı. Vejeteryanlık kavramı ortaya çıkana kadar et yemeyenlere pisagoryen denirdi. Epikuros ise sadece elinde olanı haz ile tüketme üzerinden bir grup arkadaşıyla Atina’nın dışında, bahçeli, mütevazi bir eve taşınarak sürdürülebilir olmaktan çıkan şehir hayatını ilk terk etme örneklerindendir.

Pastoral edebiyat, ekoeleştiri açısından önemli bir yere sahiptir ve bir yandan sanayileşmeye getirdiği etkili eleştiriyle çevreci bilince büyük katkıda bulunurken bir yandan da kır yaşamındaki hayvan sömürüsünü ağırlıklı olarak gözden kaçırır. Toplumun seçkinleri de pastoral edebiyat aracılığıyla tekrar hatırladığı kır hayatını, ekonomik sürdürülebilirliğinin ötesinde hafta sonu lüksünü yaşayacağı bir tüketim alanına dönüştürürken, şehirde içinde olmaktan bunaldığı beton binalardan bir tanesini de bu özel arsasına kondurur.

Her şey insanlar için değildir!

Tarihçi Peter Coates ve Frederick Clements gibi kimi pastoral ekolojistler ise insan müdahalesinin olmadığı bir doğal durumu savunurlar. Bunun toplumsal yaşam açısından olabilirliği tartışma götürebilir fakat tek tanrılı dinlerin insana -bütün canlı hayat sizin için var- şeklindeki insan merkezciliğe yol açan seslenişi konusunda epeyce uyarıcıdır. Çünkü; İbrahimi dinler; her şeyin, insana, hatta erkeğe hizmet için var olduğu patriarkal söylem ve pratiğiyle hesaplaşmadan ne cinsiyetçi aşağılamayı ne hayvan katliamını ne de doğa talanını önleyebiliriz.

İnsan kendince korunaklı “evi”ne yerleştikten sonra, yaban hayat onun için tehlike demekti. Örneğin; Gılgamış destanı yaban hayatı bir tehdit olarak betimler. Bu algı en yüksek seviyesine batı akılcılığı ve bilimselciliğinin öncüleri Fransiz Bacon, Rene Descartes ve Isaac Newton aracılığıyla ulaşmıştır. Onlar için doğa hükmedilmesi gereken bir makinedir. Bu bakış, ilksel insanların evreni organik bir bütünlük olarak gören yaşam tarzına indirilen en büyük darbedir. Dahası kapitalizmin doğadaki her şeyi tüketim nesnesi haline getiren yok ediciliğinin zihinsel temellerini oluşturur. Bunun karşısında yaban hayatın önemini vurgulayan edebiyat yirminci yüzyılda özellikle Amerika’da oldukça geniştir. Bunlar arasında en çok öne sessiz-baharçıkanları ise on dokuzuncu yüzyıl için Thoreau ve Muir iken yirminci yüzyıl için Mary Austin, Aldo Leopold ve Edward Abbey’dir.

Modern zamanların ilk çevreci metni olarak Rachel Carson’ın 1962’de kaleme aldığı Sessiz Bahar’ında yer alan “Yarının Masalı” başlıklı bölüm kabul edilir. Carson, bu Peri Masalı’nda, doğayla alabildiğine uyumlu insanlar ve müthiş bir pastoral yaşam resmederken, sonrasını ise pestisitlerin kansere yol açtığı, kuşların sayısında çok ciddi bir azalmanın görüldüğü, ölümün ve felaketin kol gezdiği ortam olarak anlatır. Sessiz Bahar özellikle Amerikan toplumunda çevre bilinci ve modernliğin yarattığı hastalıklar konusunda oldukça önemli etkiler sağlamıştır.

Kötülüğün sıradanlaşması

Ekoloji mücadelesinin, çok uzun bir geçmişi olmamasına rağmen sayısız yaklaşımlara sahne olduğunu söyleyebiliriz. Bu çeşitliliğin ortaya çıkmasının sebebi; insan, doğa, toplum, teknoloji ve politik sisteme bakış açılarının farklılığıdır. Bu farklılık kendisini edebiyat alanında da göstermektedir. Değişik ekolojik yaklaşımları kısaca da olsa anlatmak, yazının boyutunu aşacağı için isimlerini anmakla yetineceğiz; Bolluk (Cornupoia), Çevrecilik, Derin Ekoloji, Ekofeminizm, Ekomarksizm, Toplumsal Ekoloji ve Heideggerci Ekofelsefe…

“Kötülüğün sıradanlaşması” ve yaygınlaşması karşısında kendini çaresiz, yenilmiş hisseden insanın en önemli sığınaklarından birisi de kıyamet edebiyatı olmuştur. Ekolojik duyarlılığı olan yazarlar, sanırım dehşete düştüğü insan barbarlığı karşısında ancak o insanda suçluluk duygusu yaratacak edebiyat üreterek etkili olmaya çalışmıştır. Büyüdüğü madenci kasabası ve İngiliz sanayileşmesini adeta bir karabasan gibi yaşayan D.H.Lawrence, Lady Chatherley’in Sevgilisi romanında, teğmenliği terk edip orman bekçiliğini tercih eden bekçi Mellors’u coşkulu ve doğal bir kişilik olarak betimler.

Lawrence, birbirini tamamlayan Gökkuşağı ve Aşık Kadınlar romanlarında pastoral olanı etik-ekolojik bir kaygıyla dile getirir. Onun eserlerinde insan, doğayla mücadele içerisinde değil birlik olduğunda gerçek insan olur ve mutluluğun yolunu yakalayabilir. Aşık Kadınlar’daki maden sahibi Gerald, doğayı sadece gezilecek bir alan olarak görüp, yaptığı işin tahribatını hiç düşünmediği için bunun faturasını karda donarak ölmek şeklinde öder gibidir. Lawrence, bütün bu yanlarıyla modern hümanizm sonrası geleneğin ve çevre bilinci yazınının başlangıcında durur. İnsanın doğayla uyumluluğunu temel mesele edinen Taocu ve Zen Budist doğu felsefecileri, Lawrence’ı kendilerini okumadığı halde en iyi anlayan batılı yazar olarak görürler. Aşık Kadınlar’daki Birkin gibi, insan türünün hayatta kalacağına dair umudunu yitirmişliğe diğer bir örnek; “Paul Ehrlich’in ikna edici gücünü insanı dehşete düşüren kıyametçi öngörülerinden alan The Population Bomb adındaki neo Malthusçu eseridir.”(3)

ekoloji

Gezegeni korumak diye bir şey yoktur!

Martin Heidegger’e gelince “Meskeni düşünme” üzerinden bir tutumu ekoeleştirel felsefeye katarken bir yandan toprağın ve sulak alanların korunmasına bir yandan da Nazizme hizmet etmiştir. “Heidegger’in çiftçilik sanatı felsefesi, Nazi ideolojisinde yer alan Alman kanı ve toprağı arasındaki ilişkiyi vurgulayan ‘Blut und Boden’ (Kan ve Toprak) felsefesiyle fazlasıyla uyumludur. Naziler, dünyadaki ilk doğa koruma ve hayvan hakları kanunlarını hayata geçirmişlerdir. Ancak kan, ter ve gözyaşı aracılığıyla toprağı varlıklarının bir parçası haline getirme düşüncesi üzerinden, Alman halkı için uyumlu mesken arayışı nihayetinde aykırı bir çelişkiyle sonuçlanarak topyekun savaşa ve soykırıma kadar uzanmıştır.” (4) Bu durum, Toplumsal Ekoloji felsefesinde insana, doğaya ve hayvana dair hiçbir sorunu hiyerarşinin çözülüşü bağlamında dışarıda tutmayan Murray Bookchin’in ne kadar haklı olduğunu ispatlar gibidir. Eğer insan toplulukları hiyerarşik ve tür-cü olmayan, özyönetime dayalı bir birliktelik organize edebilirse doğa tahribatını da en aza indirebilecektir.

“Kötü hava” yoktur, sadece uygun olmayan kıyafet vardır, aynı şekilde “gezegeni korumak” diye bir şey de yoktur. Gaia, bizim “yıkma” kapasitemizin çok ötesindedir. Çevre krizlerine müdahale edebilmek için gereken akıllı teknolojilere, kurnaz politikalara ve etik değerlendirmelere ek olarak, daha iyi ve daha az insan merkezci olan metaforlara ihtiyacımız var. Ekoeleştirrinin projesi ve taahhüdü de budur.

Greg Garrard’ın Ekoeleştirisi, kitabın meselesi olabilecek her konuya dalıp, hakkını vermeyi başarmış. Biz de mümkün olduğu kadar girdiği her konuya kısaca yer vermeye çalıştık. Çünkü; her konu başka bir okurun ilgisini çekebilecek nitelikte… Ekopolitiği şu veya bu biçimde gündemine almış herkesin inanılmaz çeşitlilikte ve titizlikte sunulmuş anekdotlarla karşılaşacağı bir kitap olmuş Ekoeleştiri… Severek ve heyecanla okudum. Size de iyi okumalar!

(1) Ekoeleştiri arka kapak yazısından.
(2) Ekoeleştiri sayfa 17
(3) Ekoeleştiri sayfa 223
(4) Ekoeeleştiri sayfa 164
(5) Ekoeleştiri sayfa 271