Frida Kahlo, son dönemde kız çocuklarına model olsun diye Barbie oyuncağı yapılacak kadar dünyaca benimsenmiş bir rol modelse de ülkemizde sevilmesinin nedeni gizli bir Stockholm sendromu olabilir mi? Evet, farkındayım, bu soruyu açıklamalıyım.

Mevzu sadece Frida Kahlo’nun Barbie olması değil!

Barbie oyuncakları, dünya genelinde kız çocuklarının belli bir yaş döneminde ilgilerini çeken oyuncaklardandır. Beğensek de beğenmesek de durum böyle özetlenebilir. Marka, hedef kitlesine rol modelleri sunmak için on yedi kadını seçip Barbielerini yapmış. İçlerinde Frida Kahlo da var. Salma Hayek’in Frida Kahlo’nun Barbiesinin yapılmasına itirazı var. Ntv’nin haberine göre şöyle yazmış oyuncu;  “Frida Kahlo hiçbir zaman başkası olmaya ya da bir başkasına benzemeye çalışmadı. O eşsiz biri. Nasıl bir Barbie bebeğe dönüşebilir?”

Hangi birimiz eşsiz olmadığımızı iddia edebiliriz ki? Her birimiz ya da hiçbirimiz; bunu belirleyen normlar ya da piyasa koşullarıdır. Frida Kahlo’nun seçilme nedeni de dünyaca tanınmış bir ressam olması olabilir ya da basitçe ifade edersem dünya pazarı ikonlarından biridir; Frida Kahlo. Eşsiz olmasına gelince kimin umurunda? Asıl önemli olan piyasa!

Piyasa kendi ihtiyaçları doğrultusunda ikonları kullanır. Bununla ilgili pekçok örnek verilebilir? Mesela, Marilyn Monroe bunlardan biridir. Warhol’un Marilyn Monroe’su da öyle. Üstelik Warhol’un Monroe’su günümüze daha yakındır. Yeniden üretilen bir imaj.

Tıpkı Warhol gibi biz de imajlar üretiriz. Çoğun bu imajlar; kendimizi anlatmak için bulduğumuz kısayol tuşlardır. Göstergeler konuşur. Her biri bağlamına göre farklı şeyler söyleyebilir. Peki Frida Kahlo’yu bir imaj olarak hayatına yerleştirenler ne der ya da ne demek ister?

Frida Kahlo ’nun Bizdeki Yansımaları

Burada, belki her yerde öyledir; onun İki Frida’sı, Kırıklı Sütunu, Maymunlu Otoportresi’si yani kısaca eserleri, Frida kadar sık görülmez. Ortada çok net bir gerçek vardır ki, filtre kahve içen herkes Frida Kahlo’yu tanır. “Hani şu esmer, otantik, kaşları bitişik kadın mı?”diye soranları geçersek, sevenleri çoktur Frida’nın. Bunun yansımalarını nesnelerde görmek de mümkündür. Frida’lı pek çok ürün yapılmıştır, satılmıştır ve alınmıştır. Peki neden?

Elbette bu soruya cevap olarak tek bir şey söylenemez ama belirtmek isterim ki; cevabı gönül rahatlığıyla eserleri diye verebilseydim, bu yazı yazılmazdı. Hatta yaşam azmi, tutkulu kişiliği, var oluş mücadelesi diye cevaplamak bile yazıyı geçersiz kılardı.

Onu bu topraklarda hemen hemen ilk var eden, Frida filmi olmuştur. Fado ve Diago. Daha açık söylemek gerekirse acının müziği ve perdeye yansıyan aşk trajedisi. Frida’yı sevenlerde gözlemlenebilecek trajik hata da besinini buradan bulur. Bir edebi tür olarak bakıldığında trajedide, trajik hata yani hamartia olmazsa olmaz olabilir. Gerçek yaşamdaysa bu tür bir besinin rolü tartışmalıdır/tartışılmalıdır.

Stockholm Sendromuna Gelince

Şöyle tanımlanıyor sendrom: “Rehinelerin, kendilerini esir alanların duygularını anlama noktasına gelmeleri ve kendisini rehin alan kişilerle geçirdikleri sürenin sonunda onlara yardımcı olmaya başlaması ve nihai olarak da onlarla özdeşim kurmalarına Stockholm Sendromu denmektedir. Bu sendromun anlamını genişleterek insanın kendisini zora sokan, üzen koşulları benimsemesi, savunması ve bu koşulları yaratan nedenleri görmemesi, ezenin yanında yer alması olarak da tanımlayabiliriz.”* deniyor.

Yine aynı kaynakta şöyle bir alıntı mevcut:

“Şiddet uygulayanın ilk hedefi kurbanı köleleştirmektir ve bu amaca kurbanın hayatının her alanında despotça bir denetim kurarak ulaşır.  Ancak salt boyun eğme onu nadiren tatmin eder; suçlarını haklı göstermenin psikolojik ihtiyacı içindedir ve bunun için kurbanın onayına ihtiyaç duyar. Bu yüzden durmaksızın kurbanından saygı minnet ve hatta sevgi göstermesini talep eder. Saldırganın nihai hedefi gönüllü bir kurban yaratmak gibi görünmektedir”. (Herman, 1992)”

Tam da bu söylenenler üstüne aşka ve aşk acısı diye tanımlanan o belirsiz ama kesin ve keskin duyguya yeniden bakmak gerekiyor. Başlangıçta sorduğum soruyu tekrarlarsam:

“Frida Kahlo’nun ülkemizde sevilmesinin nedeni gizli bir Stockholm sendromu olabilir mi?” Üstüne yapılmış bilimsel bir araştırma ve verileri olsaydı yazıya bu verilerden bahsederek devam edebilirdim. Şimdiyse elimde sadece gözlem ve eğilimler var. Evet, bir de bu süre giden trajik hatadan duyduğum rahatsızlıktan kaynaklı bir iç gözleme yol açma istek ve umudu.

Çünkü Freire Amca’nın söylediği gibi “ezilenler kendilerinin, ezenlerin ev sahipleri olduklarını fark ettikleri zaman özgürleştirici pedagojinin doğumuna katkıda bulunabilirler.”**

Nedir bu ezen ezilen ve Frida’yı seven ilişkisi

“Ezen ve ezilen arasındaki ilişkinin temel öğelerinden biri kural belirlemedir. Her kural belirleyiş bir insanın bir insana seçimini dayatması demektir. Bu da belirlenen insan bilincini, belirleyeninkiyle uyumlu bir bilince dönüştürür. Böylelikle ezilenlerin davranışı belirlenmiş davranıştır; ezenin ilkelerini izler.”**

“Ezilenler, ta içlerinde oluşmuş olan ikiliğin acısını çekerler. Özgürlük olmaksızın kendileri olarak var olamayacaklarını keşfederler. Ancak, kendileri olarak varolmayı arzulamalarına rağmen, bundan korkarlar. Ezilenler, aynı anda hem kendileridir hem de bilinçlerini içselleştirmiş oldukları ezenleridir.”**

Ezilenlerin Pedegojisinden yapılmış bu alıntıyı kadınlara uyarlarsak:

Kadınlar, ta içlerinde oluşmuş olan bu ikiliğin acısını çekerler. Özgürlük olmadan kendileri olarak varolamayacaklarını keşfederler. Ancak, kendileri olarak varolmayı arzulamalarına rağmen, bundan korkarlar. Kadınlar aynı anda hem kendileridir hem de bilinçlerini içselleştirmiş oldukları erkeklerdir.

Öyle midir? Olabilir. Üstelik burası sokaklarda eşitlik, özgürlük sloganları atarken evde kendilerine kadınların çay getirmesini bekleyenlerin olduğu üstelik acının matah bir şeymiş gibi yüceltilmeye çalışıldığı ve neredeyse cefanın övülmek istendiği fazlasıyla arabesk topraklar.

Yani biraz kurcalayın göreceksiniz, Frida’yı sevenlerin çoğunun içinde -çoğun yaşayanın değil, dinleyenin rahatlıkla görebileceği- Stockholm Sendromuvari bir aşk sömürgesi vardır. Frida’yı severler çünkü Diago’nun onca yapıp ettiklerine karşın Frida ondan vazgeçmemiş/geçememiştir, tıpkı kendilerinin de yapmadığı/yapamadığı gibi. Oysa Frida’nın yaşamından ve eserlerinden çıkarılabilecek daha net bir şey vardır. Bu şey onun kendinden vazgeçememesidir. Başına gelen tüm olumsuzluklara rağmen -ki belki Diago da bu olumsuzluklarda biridir- Frida, kendisi olarak var olabilmiş ve eserler üretebilmiş bir ressamdır.  Burada ise onun doğumundan yüz on bir yıl sonra bile kendi içindeki ezenle yüzleşemeyen, yüzleşmek istemeyen ya da bu durum işine geldiği için mevcudu sürdürmek isteyen ama Frida’lı ürünleri tüketenler söz konusudur. Bir bakınca içlerinde hiçbiri aslında bir Diago bile olmayan rehinecilerini yaşatmayı marifet sayarlar.

Tüm bu yazdıklarım tabii ki Frida’yı seven herkesi kapsamaz ama ola ki bu yazıyı okuyup, Frida’dan kendine gidebilecek yolda, mağdur edebiyatını kırmak isteyecek bir kişi bile çıkarsa bu yazı amacına ulaşmış demektir. O zaman Frida’ya ve kendimize iyi bakmaya devam edebiliriz.

 

*Alıntı: https://www.e-psikiyatri.com/stockholm-sendromu-nedir-ve-belirtileri-nelerdir-28637 linkinden yapılmıştır.

**Alıntı: Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi’den yapılmıştır.