Hastanenin dar koridorunda ilerlerken mavi renkli duvarlar ile yer yer çatlamış mermer zemin, ortamın buz gibi soğukluğunu yüzüne vuruyordu. Eskimiş binanın kocaman ahşap kapısından içeri girdiği andan itibaren babasının önünde, suç işlemiş gibi yüzü yere eğik yürürken kendini hapishanede hücresine götürülen bir mahkûm gibi hissetti. Buraya neden getirildiği ile ilgili henüz en ufak bir fikri bile yoktu üstelik. Hasta değildi. Kontrol edilmesi gereken bir rahatsızlığı, alması gereken bir rapor, yazdırması gereken bir ilaç da yoktu. Aklından geçenlerle yüzleşmeye cesareti olmadığı için hiçbir şey sormadan, sorgulamadan öylece çıkıp gelmişti babasıyla. Yol boyunca çıt çıkarmadan…
Sıra Âdem’e geldiğinde Hamza önden, Âdem arkasından girdi Doktorun odasına.
“Âdem Hancıoğlu hanginiz?”
Âdem elini kaldırdı sınıftan gelen alışkanlıkla. Hamza gözüne kestirdiği sandalyeye oturup güzelce yerleşirken Doktor girdi araya.
“Sizi dışarı alalım lütfen.”
Hamza, bu sözü odada kendisinden başka birine söylenmişçesine üzerine almayarak devam etti oturmaya.
“Beyefendi, size söylüyorum.”
Olacak iş değil der gibi bakışlarla savunmaya geçti Hamza;
“O benim oğlum. Benden gizlisi saklısı mı var ki beni istemiyorsun Doktor Hanım kızım?”
Doktor, anlayış dileyen gözlerle sakinliğini koruyarak;
“Görüşme esnasında yalnız olmamız gerekiyor Beyefendi” dese de Hamza direnmeye niyetliydi.
“Onun iyiliğini benim kadar kim isteyebilir? Hem belki aklına gelmeyen önemli konular olur, ben anlatırım sana.”
“Lütfen, rica ediyorum uzatmayın. Seans bitene kadar kapının önünde bekleyebilirsiniz.”
“Çekinir şimdi o, ben yanında olursam daha rahat eder oğlan.’’
“Olmaz diyorum Beyefendi! Anlamıyor musunuz siz beni? Zamanımız daralıyor, lütfen çıkın dışarı!”
Seansa dâhil olmak isteyen babayı ikna edebilmek için dakikalarca konuşmak zorunda kalan Psikiyatrist, nihayet kapıyı kapatıp da Âdem ile baş başa kaldığında hala hasta mahremiyetine saygı duymayan bu ilkellerin varoluşuna söverek kendini sakinleştirdi. İlla her şeyin içinde olup ne kadar bilgi varsa hepsini muhakkak sentezlemek zorunluluğu hisseden, özel alan bırakmayacak kadar hâkim olmaya kararlı ailelerden bir tanesi daha! Bunu kendinde hak görmesinin tek bir açıklaması vardı; Âdem onun testislerinden çıkmış, komple ona ait bir varlıktı. Bunlar böyleydi işte ve sayıları azımsanamayacak kadar fazlaydı.
Âdem’in yüzü utançla kıpkırmızı oldu. Gözlerini kaçırarak “Babam adına özür dilerim” dedi. Doktor, son derece nazik bir tavırla oturacağı yeri göstererek bir bardak su koydu Âdem’in yanına. Seansa başlamadan önce bilmesi gereken ilk soruyla samimi bir girizgâh yaparak başladı;
“Buraya gelmeyi sen mi istedin ailen mi talep etti Âdem?”
“Sabah babam Doktora gidiyoruz dedi. Ne için olduğunu sorsam bana bağırırdı, annem üzülür diye hiç sesimi çıkarmadım. Bende kapınızda beklerken anladım nereye geldiğimizi”.
“Geçmiş zamanda böyle bir talebin ya da yarım kalmış bir tedavin oldu mu?”
“Hayır, hiç olmadı.”
“Peki Âdem. Şimdi ben sana bazı sorular soracağım. Burada konuştuğumuz hiçbir şeyi babana ya da bir başkasına anlatmayacağım. İkimizin arasında sır olarak kalacak. Bu konuda bana güvenebilirsin. Anlaştık mı?”
Babasının korkusu o kadar çevrelemiş, öylesine sindirilmişti ki, Doktor ne kadar samimi de olsa asla güvenemezdi Âdem.
“Tamam, siz nasıl isterseniz.” diyerek anlaştıklarına ikna etmek istedi.
“Okula gidiyor musun? Hangi derslerde başarılısın?”
“Yedinci sınıfa gidiyorum. Sözel derslerde daha iyiyim. Bir de müzik dersini seviyorum.”
“Okulda günlerin nasıl geçiyor? Öğretmenlerinle ve arkadaşlarınla aran nasıl?”
“Sorun yok. Derslerimi dinleyip eve dönüyorum.”
“Okulda seni üzen biri var mı?”
“Yok!”
“Evde kaç kişi yaşıyorsunuz? Biraz anlatmak ister misin?”
“Konağın bize ait olan tarafında annem, babam, iki abim, bir de büyükannem var. Diğer tarafta amcalarım, eşleri, çocukları.”
“Ailenle vakit geçirmekten hoşlanıyor musun? Ailenle beraberken nasıl hissediyorsun?”
“Genelde odamda yalnız olmayı seviyorum, müzik dinlemeyi bir de anneme yemek yaparken yardım etmeyi.”
“Evde seni üzen ya da rahatsız eden bir şey var mı?”
“Yok!”
“Arkadaşların var mı peki okuldan sonra veya hafta sonları görüşüp güzel vakit geçirdiğin?”
“Pek arkadaşım yok. Onlar maç yapıyor genelde. Sevmiyorum ben futbol oynamayı.”
“Peki sen neler yapıyorsun boş zamanlarında? Günlük aktivitelerin, hobilerin, ilgi alanların neler?”
“Dans etmeyi seviyorum ben” dedi ve sustu Âdem. Ağzından kaçırmanın pişmanlığı ile zamanı geri almak istedi. Kıpkırmızı halde yüzünü yere eğdi, yumruğunu sıkarak dondu kaldı oturduğu sandalyede.
Doktor üstüne gitmemek için derhal değiştirdi konuyu.
“İştahın nasıl Âdem? Yemek yeme alışkanlıkların neler?”
Âdem biraz gevşedi. Sıktığı yumruğunu serbest bırakıp pencereden dışarı bakarak cevapladı Doktoru. Hala kendini ifşa etmenin utancıyla göz teması kuramıyordu.
“İştahım iyi. Annem çok güzel yemekler yapar.”
“Uykun nasıl? Geceleri rahat uyuyabiliyor musun?”
“Uyuyorum.”
“Evde ailenle neler paylaşıyorsun? En çok kiminle aran iyi mesela?
“En çok annemi seviyorum. Abilerim benimle pek ilgilenmezler. Babam da üstüme o kadar çok düşüyor ki bunalıyorum.”
“En çok ne yaptığında bunaltıyor baban seni?”
“Tek başıma bir şey yapmam çok rahatsız ediyor babamı. Kırk yılda bir dışarı çıksam kız çocuğuymuşum gibi kiminle gidiyorsun, nereye gideceksin, kaçta geleceksin diye sorar her zaman. Sadece onun yanında olduğum zamanlarda huzurlu oluyor. Annemde olmasa eve hapsedecek beni.’’
“Peki romantik bir ilişkin var mı ya da hiç oldu mu?”
Âdem, sınıf arkadaşı Yusuf’a karşı beslediği duygularından bahsedemezdi Doktora. Yusuf’un hayran olduğu kıvırcık saçlarını, dolgun dudaklarını, hocalara kafa tutan asi karakterine olan hayranlığını paylaşamazdı. Onunla aynı sırada oturmalarına rağmen temas etmemek için kendini nasıl zapt ettiğini, Yusuf’un okula gelmediği günlerde yaşadığı endişeyi anlatamazdı. Yusuf da zaten Havin’in peşindeydi. Doktorun bütün bunları bilmesi ne işine yarayacaktı ki?
“Yok!”
Âdem her “Yok” dediğinde bacaklarını sallıyor, suyundan bir yudum içiyor ve asla göz teması kurmuyordu. Tüm bu “Yok” cevapları “Var” şeklinde not edildi Doktorun defterine.
“Kendini genelde nasıl hissediyorsun? Mutsuz, kaygılı, endişeli hissettiğin oluyor mu?”
“Babam ve abilerim yanımda olmadığında iyiyim”.
“Peki Âdem. Son soru geliyor o zaman. Gelecek için planın var mı?”
“Özgür olmak istiyorum” dedi Âdem. Doktor özgürlükten kastını çok iyi anladığı için daha fazla üstüne gitmeden bitirdi seansı. Âdem’e çıkabileceğini söyledi. Âdem odadan çıktığı an çağırılmayı beklemeden içeri dalan babası;
“Allah rızası için söyle Doktor Hanım kızım. İbne mi benim oğlan?” dedi.
Âdem, bu sebeple getirildiğini az çok tahmin etse de babasının Doktora bu soruyu açıktan sorduğunu duymaması lehine oldu. Aksi, az önce Doktora bu şüphenin konusunu açmadığı için kendini suçlu hissedecek kadar hassas bir çocuktu. Ama “Babam eşcinsel olduğumdan şüpheleniyor” demek bile ifşa olabilirdi.
“Söylesene Hanım kızım. Var mı öyle bir durum bizim oğlanda?”
“Beyefendi isminiz ne sizin?”
“Hamza benim adım. Hamza Hancıoğlu. Âdem’in babasıyım.”
“Onu anladık!”
Doktor alışıktı kırsal kesimdeki bazı insanların hadsiz sorularına. Ancak böylesiyle ilk kez karşılaşıyordu.
“Önce şu üslubunuza dikkat edin lütfen!”
“Kurbanın olayım söyle Hanım kızım. Ona göre bir hal çare düşüneyim. Ele güne rezil etmesin bizi.”
Doktor, Hamza’nın sakinleşmesi için Âdem’in formuna göz gezdirerek zaman kazanmaya çalışıyordu. Hamza, Doktoru hiç duymamışçasına sorusuna odaklanmıştı. Yinelemekten çekinmiyor üstüne üstlük agresifleşiyordu. Zira çok alışıktı girdiği her ortamda insanların önünde el pençe divan durmasına. Artık sabrı kalmamış, pervasızca kontrolden çıkmıştı.
“Yahu ne uzattın be Doktor. Bir ibnelik var mı yok mu? Hele söyle de gidelim. İşimiz gücümüz var zahir!”
Doktor, Âdem’in böyle bir babası olduğu için derin bir üzüntü duydu. Oysaki çocuğun cinsel kimliğini keşfettiği bu doğal süreçte ona destek olmayı amaçlayan bir ebeveyn modeli görmeyi ne kadar çok isterdi.
“Gidebilirsiniz Hamza Bey. Oğlunuzun ruhsal durumunda hiçbir sorun yok. Gayet sağlıklı bir çocuğunuz var”.
Hamza kesin bir yanıt alamamanın kafa karışıklığı ile söylene söylene çıktı odadan. Odanın kapısını o kadar sert çekti ki çarpma sesi tüm koridorda yankılandı. Âdem korkudan kafasını kaldıramıyor, babasının hemen arkasından adımlarını takip ederek yürüyordu. Bedenleri arasında bir, ruhları arasında binlerce adım ile… Babasından da düşürüldüğü durumdan da nefret ediyordu.
Mert, dalıp giden Âdem’e kahve yapmış, içmesi için ısrar ederken Âdem, geçmişine savrulmuş, geçmişle bugünün arafında kaybolmuştu. Gün ağarmaya yakın kalktılar masadan. Artık sadece uyumak ve unutmak istiyordu.
“Otele bırakayım seni.”
Âdem cevap vermedi. Yol boyunca hiç konuşmadı. Dinlemedi. Vedalaşmadı. Arabadan inerken Mert’in verdiği kartviziti arka cebine sokup babasının hırçın adımlarını takip ederek girdi odasına. Tek isteği babası yüzünden mahrum kaldığı annesine kavuşarak her dem yoksunluğunu hissettiği şefkati ruhunun yaralarına bir merhem gibi doyum tokum yedirmekti.

