“Bir uygarlığı niteleyen nedir? Olağanüstü dehası mı? Hayır, bu her zaman olan bir şey… Hım! Zekânın hakkını yemeyelim şimdi. Bunun öncelikle sanat ve edebiyat olacağını kabul edelim. Birkaç sözcüğü bir araya getirme yeteneği olan üstün zekâlı maymunlarımız için bunları gerçekleştirmek zor mu peki? Edebiyatımızı oluşturanlar nedir? Şaheserler mi? Bir kez daha hayır. Ancak özgün bir kitap yazıldı mı –bir çağda zaten bir iki tane çıkar- yazarlar bunu taklit eder, yani yeniden yazar, basılan yüz binlerce kitap aynı konudan bahseder, sadece başlıkları ve cümle şekilleri farklılık gösterir. Bu, doğuştan taklitçi olan maymunların başarabileceği bir şey, hele bir de dili kullanabiliyorlarsa”
Maymunlar Gezegeni, s.164

Kendi türümüzü yok etmemizi ne engelleyebilir? Ya başka türleri?
Maymunlar Cehennemi: Savaş gösterimde. Serinin üçüncü filminde, Andy Serkis’in canlandırdığı Ceasar’ın maymundan insana evrimini daha belirgin bir şekilde görüyoruz. Albay (Woody Harrelson), maymunları sonunda korkunç kayıplar verecekleri bir savaşa kışkırtıyor. Ceaser kendi karanlık tarafıyla mücadele ederken, bir yandan da ırkını korumak için harekete geçiyor. İlkini Tim Burton’ın yönettiği bu serinin son iki filmi Matt Reeves tarafından yönetilmiş. Serinin gişede yakaladığı başarı, unutulmasını engelleyebilir mi bilinmez ama gişeye oynadığından seyirciyi çekmeyi başaracak gibi gözüküyor. 1968 yılında çekilen Maymunlar Gezegeni (Planet of the Apes) ise özellikle o meşhur final sahnesiyle hâlâ hafızalarımıza kazınmış durumda.

Gelelim tüm bunların başladığı yere: Pierre Boulle’un La Planète Des Singes ya da Maymunlar Gezegeni’ne. Bilimkurgu serisine bu klasiği ekleyen İthaki yayınları yoluna devam ediyor. Boulle, Maymunlar Gezegeni’nde insanın yabancı topraklarda kendini bulduğunda yaşayabileceği ruh hallerini derinleştiren bir konuyu romanlaştırmış.

Boulle, Maymunlar Gezegeni’nde iki türün kesişim noktasında duruyor: Savaş Hikâyeleri ve bilimkurgu. Boulle, gizli bir ajan olarak İngilizlerin yanında görev aldığından savaşı, esareti, kendine yabancılaşmayı ve özellikle esareti altında olduğu kültürün normlarını belli bir noktaya kadar anlamayı başarmış bir yazar. Bu çalkantılı hali yine aynı adlı romanından uyarlanan 1957 yapımı Kwai Köprüsü’nde (The River of the Bridge Kwai) oldukça net bir şekilde ortaya koyuyor. Aslında bilimkurgu tür olarak savaş hikâyelerinden genelde çok uzak değil. Sınırlarımız zorlandığında insani reflekslerimizin ve değişimin hikâyeleri, savaş teması üzerinde sıklıkla bilimkurgunun konusu haline geliyor.

Maymunlar Gezegeni, bilimkurgunun vazgeçilmezi olan savaş temasını, romanın kahramanı Ulysse’nin dünyasında daha derine ve uç bir noktaya sürüklemeyi başaran bir roman. En kestirme haliyle “Söylediğimiz şeylerin anlamlı olduğunu düşündüğümüz bir dünya yerine, yapısal olarak benzer fakat kelimelerimizin hiçbir anlam ifade etmediği yeni bir dünyada yaşamak zorunda kalsaydık ne yapardık?” sorusunu soruyor roman.

Cevap, “Kendimizi ifade etmeyi öğrenirdik.” Fakat bu net cevabın altında bir sürü ayrıntı yatıyor ve bu da öğrenme, adapte olma şansımızı değiştiriyor. Kendi yeteneklerimiz, inancımız, içgüdülerimiz ve daha birçok etken tarafından kuşatılmışken aynı etkenler tarafından kuşatılmış başka varlıkların dünyasında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Ki bu günümüz dünyasında eskiye göre daha normal, daha gündelik bir hal almış durumda.

İşte bu Profesör Antelle ile Ulysse’nin yolculukları arasındaki farkı yaratan temel değişim/değişmeme halini yaratıyor. İşin garibi şu ki değişen, insanlığını kendince koruyan profesör genel bir bakış açısıyla anlamsız ve yararsız bir varoluş haline bürünse de, aslında kendi gerçekliğini başka bir kültürün yaratmasına bir anlamda izin vermeyen kişi olmayı da başarıyor. Son senelerde oldukça revaçta olan doğaya dönme, köylerde yaşama, kendi günlük ihtiyaçlarını karşılayacak kadar üretme, hatta hiç üretmeden sadece doğanın sunduklarıyla yetinmeyi tercih eden insanlar gibi, profesör de kendi iç huzurunu tercih ediyor. Bunun bir kaçış mı, bir direniş mi yoksa doğayla ya da evrenle bir olma hali mi olduğunu ise yine o varlığımızı oluşturan milyonlarca ayrıntı belirliyor.

Maymunlar Gezegeni, Maslow’un ünlü piramidinin sadece iki boyutlu olduğu bir evrende yaşayan, değişik anlamlarda güç arzulayan karakterlerle dolu olsa da, üçüncü boyut ve kısır döngüye gebe, başka bir türe yaklaşma çabalarının piramidin en üst kısmından kaynaklandığını düşündüren ana karakterler bizi romanın kendi sürpriz sonuna hazırlıyor. Değişimin hem ışık hızında hem de statik doğası aynı anda ortay çıktığında piramit dağılıp bir gökkuşağına dönüşüyor. Anlamlandırma çabası yerine o anda durup keyfini çıkarmak kalıyor geriye.