“Ben iki kez doğdum: İlkinde 1960 yılının Ocak ayında, Detroit için inanılmaz derecede dumansız bir günde kız olarak ve daha sonra tekrar 1974 yılının Ağustos ayında Michigan-Petoskey’de bir acil kliniğinde, ama bu defa ergenlik çağında bir delikanlı olarak.” Caliope (Middlesex)

1960 yılında Detroit’te doğan Yunan asıllı Jeffrey Eugenides 1993 yılında Bakir İntiharlar isimli kitabını çıkarır. Jeffrey Eugenides 2003 yılında ikinci kitabı Middlesex romanıyla Pulitzer Ödülüne değer görülür. Birçok dile çevrilen bu kitap, 5-alfa-reduktoz bozukluğu sendromuyla doğan fakat fark edilmeyerek 14 yaşına kadar kız olarak yetiştirilen Caliope’nin hayat hikâyesi üzerinden pek çok tarihsel olaya dokunan sürükleyici bir kitap.

Akıcı ve samimi diliyle kitabın kalınlığına aldırmayıp Caliope’nin “melez” dünyasına giriyoruz. Sadece fiziki değil kültürel yönüyle de bir hermafrodit olan Caliopenin kadın-erkek, zengin-fakir, etnik-orijin, Yunan-Türk, Amerikalı-Göçmen kavramlarını da kapsayan psikolojik ve tarihsel bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bursa’da bir dağ kasabasında başlayan hikâye Amerika’nın Middlesex kentinde son buluyor. Tarihsel olaylara, ekonomik bunalımlara, savaşlara şahit olan şehirlerin hiçbiri tesadüfi değil. Detroit isyanı, Buhran günleri, Balkan savaşları kitabın tarihsel yüzeyine de birer ayna tutuyor. 9 Eylül İzmir’in kurtuluşu Yunan bakış acısıyla yeniden yaratılıyor.

Yazar, okurun Smyrna’da Türk-Yunan gerginliğine şahit olmasını sağlarken Detroit’de siyah- beyaz ayrımına dikkat çekiyor. Üç kuşak ve iki kıtaya yayılan bir ailenin dramı Caliope’nin bedeninde canlanıyor. Tarihi olaylar silsilesinin yarattığı ırksal baskılar irdelenmiş. Sadece tarihsel değil mitolojik öykülerde de (Minotor ve labirent hikâyesi, Tiresias, Apollon, Dionysus’un hikâyeleri gibi) ailenin Yunan köklerine değinilmiş. Olaylar kadar şehirler de önemli. Caliope, kendini en çok Berlin şehriyle özdeşleştiriyor. İkiye bölünmüş olan şehir kendi cinsel ve kültürel kimliğinin bir sembolü haline geliyor.

Genel anlamda hikâye erkekler ve onların savaşları üzerine kurgulanmış. Amerika’ya geldiğinde özgürlük anıtının kadın oldugunu görünce “belki burda insanlar her gün öldürülmüyordur”(100) diyen Desdemona’nın dilinden patriyarkal düzen eleştirilmiş.

Olay kurgularında yer yer problemler olsa da karakter analizleri çok iyi yapılmış. Lefty Amerikan rüyasını, Milton asimilasyonu, Peder dindeki ikiyüzlülüğü, Desdemona gecmişi ve günahları sembolize ediyor. Desdemona ve Lefty’nin ensest evlilikleri ve “bozuk” olarak nitelendirilen genin bedenden bedene dolaşıp Caliope’de hayat bulması trajik ve hüzünlü bambaşka bir hikâyeyi doğuruyor.

Kitabın dili akıcı ve yazar bazı bölümleri birinci ağızdan bazı bölümleri de üçüncü şahıstan bahseder gibi kasıtlı olarak anlatıyor. Birinci tekil şahıs, karakteri daha iyi anlamamıza yardımcı olurken, “her şeyi bilen yazar anlatıcı” da birinci tekil anlatıcının algı sınırlarını aşarak yazarın özgür kalmasını sağlıyor. Zaman zaman okurun zihninde karmaşa yaratsa da genel anlamda yormuyor. Tek bir cinsiyetin değil iki farklı cinsiyetin gözünden olayları anlatması gibi aynı şekilde dildeki bu çift anlatım biçimi de yine yazarın yaratmak istediği “ikililik” temasına uyum sağlıyor.

“Cinsiyet doğuştan mı gelir yoksa çevresel faktörler cinsel seçimi etkiler mi?” kitap boyunca sorulan sorular arasında. Bu sorular, çarpıcı bir doğum hikâyesi, vaftiz bölümü ve Caliope’nin yaşadığı cinsel tecrübeler ve hazlar bölümlerinde okuyucuya açık ve net şekilde aktarılıyor.

Middlesex, Jeffrey Eugenides’in anlatım biçimi, mekân seçimi, olay örgüsü, yarattığı karakterlerle ahenkli bir dualite oluşturarak sadece Caliope’nin değil bizim ve tüm dünyanın da “teklik içinde çiftlik”le oluşmuş olduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Dünyaya hermafrodit olarak bakmanın o eşsiz harmonisine empatiyle yaklaşmamıza yardım ederken, homofobizmle de baş etmemizi sağlıyor.