Neslihan Önderoğlu öyküleriyle karşı karşıya gelmek demek hayatla ilgili verilmiş zor bir sınava şahitlik edeceksiniz demek. İnsan hikayelerini kendi anlam dünyalarını esas alarak kurgulayan Önderoğlu okuyucuya ilk cümle ile birlikte naif öyküler okumayacağının garantisini veriyor. Çetrefillerle dolu hayatın insan hikayelerini ne hale getirdiğini, nasıl da zorlaştırdığını, karmaşıklaştırdığını tahmin etmeyeceğimiz bir bakış açısından bizlere aktaran Önderoğlu, bunu yaparken Türkçe’nin benzersiz anlatım olanaklarını çok iyi kullanıyor.

Yakınlık Korkusu ve Mevsim Normalleri öykü kitaplarını odağa alarak gerçekleştirdiğim söyleşi boyunca Neslihan Önderoğlu’nun verdiği cevaplar kapsamı geniş bir söyleşinin ortaya çıkmasına olanak sağladı. Buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Okuma ve yazma meselesinden başlamak istiyorum. Sizi ilk etkileyen ve okuma evreninin içine çeken kitap veya kitaplar hangisiydi? Ve okuma yolculuğunuzun hangi noktasında yazı ile buluştunuz? Yazma konusunda sizi tetikleyen unsurları merak ediyorum.

Neslihan Önderoğlu: Ben yazmaya geç başlamış bir yazarım. Ancak bu konuda bir sıkıntım yok. Doğru bir zaman var herkes için. Kimi yirmi yaşında kimi altmış yaşında hazır hale gelir. Benim durumumda kendimi tamamen yazmaya verebileceğim şartların oluşması gerekiyordu, yani başka bir işte çalışma, eş olma, anne olma vs. gibi süreçlerin aşılması gerekiyordu ki bunlar ancak kırklı yaşların başında mümkün olabildi. Öte yandan çocukluğumdan beri kendimi çok iyi bir okur olarak tanımlarım. Yazmaya vakit bulamayacak kadar yoğun olduğum her dönemde okumaya mutlaka vakit ayırdım. Disiplinli ve meraklı bir okurum. Ve eğer bu olmasaydı, emin olun yazamazdım. Yeterince okumadan yazmaya kalkışmak henüz olgunlaşmamış bir meyve iken dalından koparılmaya benzer.

Aynur Kulak: Sizinle ilgili bilgileri taradığımda yazı atölyelerinden tutun, okuma programları, dergilerde öykülerinizin yayınlanmasına kadar  edebiyatla ilgili tuttuğunuz yol son derece bilinçli. İşletme mezunusunuz. Ayrıca bir işle meşgul müsünüz bilemiyorum fakat hem aktif ve bilinçli olarak edebiyat  dünyasının içinde olmak hem de ayrıca mesleki anlamda başka bir iş icra etmek mümkün olabiliyor, öyle değil mi?

Neslihan Önderoğlu: Yukarıda da anlattığım gibi ben şu anda okumak ve yazmak dışında başka bir işle meşgul değilim. Çok erken yaşta emekli olma gibi bir şansım oldu. Çocuklarım büyüdü. Boşandım. Bir kadın olarak bu tür sorumluluklarla kol kola yazıyı götürmek bana göre mucizevi bir şey. Ben yapamazdım. Nitekim ne zaman omuzlarımdan bu yükleri attım ve yalnız yaşamaya başladım ondan sonra yazabildim. Kendimle baş başa olmak yaratmak ve yazmak için önemli bir süreç. Bu açıdan bakıldığında hem kadın hem yazar olmak bence çok güç. Kendine ait bir oda meselesine geliyoruz galiba😊

Aynur Kulak: Yakınlık Korkusu öykü kitabınızdan başlamak istiyor ve yekten şunu sormak istiyorum: İnsan neden yakınlık korkusu içine düşer?

Neslihan Önderoğlu: Bence insan olarak hayatımızda teknoloji kullanımı artıp insan ilişkileri azaldıkça gelişen bir şey yakınlık korkusu. İnsan insana ilişki kurma fırsatı bulamamak , uygar insana ait o derin yalnızlık hali bizi empati kurma yeteneğimizden de mahrum bırakıyor aslında. Başka hayatlara dokunamıyoruz, dokunmak da istemiyoruz. Oysa kendimizi tanımanın ve bulmanın yolu başkalarının hayatından geçmekle mümkün.

Aynur Kulak: Yakınlık Korkusu kitabınızdaki öyküler kaybetme korkusu, vedalaşma korkusu, yeni bir şeylere başlama korkusu, sorumluluk alma korkusu vb, insani korkular üzerine kurgulanmış halleriyle çok etkileyici. Mahrem öykünüzde şöyle bir cümle var: “Çıt çıksa sıçrayacak türden bir korku onunkisi.”  Yakınlık Korkusu kitabınızdaki öyküleri yazarken birey üzerine sizi en çok düşündüren şey neydi?

Neslihan Önderoğlu: Bireyin içsel yalnızlığı herhalde. Anne evlat, karı koca, sevgili,  arkadaş, meslektaş, okuldaş vs. içinde olduğumuz ikili veya çoklu ilişkilerde insanların aslında son derece sınırlı yönlerini birbirlerine gösterdiklerini, buzdağının asıl suyun altında kalan kısmının en yakın ilişkilerde bile çok zor ortaya çıktığını gözlemliyorum.

Aynur Kulak: Mahrem öykünüzden devam edeceğim Toplumun korkusunu, çaresizliğini birey üzerinden ele aldığınız Mahrem öykünüz ayrıca konuşulmalı. Korku üzerinden bireylerin hali ortada zaten. Toplum ne hale getiriliyor? Kolektif bilinç, düşünce yapısı üzerindeki tahribat sandığımızdan daha derin ve hiç kapanmayacak bir yara mı açıyor toplumun üzerinde?

Neslihan Önderoğlu: Mahrem öyküsünde oğullarını kaybetmiş yaşlı bir ana babanın onun parçalarını toplayıp uygun bir cenaze haline getirebilmek için durdukları yerden kıpırdamadan sürdürdükleri bir bekleyiş var. Bu elbette ki otoritenin hoşuna gitmiyor. Komutan onların oradaki bekleyişinden rahatsız. Ancak tepkilere baktığınızda yaşlı adamın biraz daha sinik ve her şeye boyun eğmiş haline karşın kadının daha dirençli ve kolay boyun eğen cinsten biri değil.

Aynur Kulak: Yakınlık Korkusu kitabınızdaki öyküler üzerine sormadan geçmek istemediğim kadınlar ve kadınların korkuları mevzuu var. Hem eşlerine hem ailelerinin bütününe hem de topluma karşı kadının geliştirdiği korku belki de bahsettiğimiz korku çeşitleri arasında en gerçeği. Kadın şiddet unsurunun ta kendisine, korku nesnesine dönüştü ve bu duruma ciddi bir direnç gösterdi. Son dönemdeki öyküler ve kitaplar da bunun üzerine şekilleniyor. Kadınlık ve Korku meselesi gittikçe daha alacakaranlık bir hal alıyor. Ne dersiniz?

Neslihan Önderoğlu: Bir toplumun gelişmişlik, uygarlık düzeyini kadının konumuna bakarak rahatça değerlendirebilirsiniz. Ne yazık ki Türkiye’de mevcut iktidar kadını eş/ana konumuna indirgeyip nesneleştiren, onu eve kapatmaya çalışan, itaatkar oldukça ödüllendiren bir anlayışla kadını bundan on yıllar öncesinden çok daha güçsüz, korkak ve şiddete açık hale getirdi. Bugün baktığınızda her türlü erkeklik hali üzerinden kadına toplumun her kesiminde büyük bir şiddet uygulanıyor. Bunun sonucunda bir korku gelişmesi doğal değil mi?

Aynur Kulak: Mevsim Normalleri. Biraz benzetme yoluyla meselenin etrafından dolanacağım. İklim krizinden dolayı artık mevsim normalleri diye bir tamlamayı yerli yerinde kullanamayacağımız gibi insana dair duyguları da tam manasıyla  yerli yerince anlatamayacağız sanki. Mevsim Normalleri kitabınızdaki öyküler çabalamamıza rağmen bir türlü anlatmakta başarılı olamayacağımız duygu yoğunluklarıyla dikkatimi çekti.  Ne tür gözlemleriniz sonucu ortaya çıktı Mevsim Normalleri kitabınızdaki öyküler?

Neslihan Önderoğlu: Her yazarın dönem dönem aklına taktığı ve meselesi haline getirdiği konular vardır. Mevsim Normalleri benim ikinci öykü kitabım. Her zamanki sert üslupta yazdığım öykülerden oluşuyor. Yine insan ilişkileri, içsel yalnızlıklar, görülüp de görmezden gelinenler, içsel çatışmalar ön planda.

Aynur Kulak: Mevsim Normalleri kitabınızı Gezi Parkı’nın isimsiz kahramanlarına ithaf ediyorsunuz. Kitabın açılış öyküsü Gecenin Ayazında ifade edilmemiş duyguları, Bir Yerde öykünüz duyguların mekân ve doğayla bütünleşip akışa geçmesini, Kestane Ağacı duygunun ortadan kalkıp mecburiyetlerin devreye girişini (ki son derece çarpıcı/sarsıcı bir öyküydü) yani Gezi Parkına karşı ortaya çıkan reaksiyonlar gibi insanın duygusal tepkilerinin çevresindeki meselelerin  şartlarına göre oluştuğunu okuyoruz. Duygularımız nasıl evrelerden geçiyor ve bu evrelerden geçerken ne şekilde bir erezyona maruz kalıyor?

Neslihan Önderoğlu: Duygularımız bir nehir gibi aslında. Kendine akacak uygun bir yatak bulduğunda gürül gürül akıveren ama bazen de akacak yer bulamayıp durgun bir göl gibi durulan. Gezi bize yıllardır durgun bir göl halinde içimizde büyüyen bir isyanın kendine bir yatak bularak çılgın bir nehre dönüşebileceğini gösterdi. 

Aynur Kulak: Öykü asla konforlu bir alan değil. Roman gibi tüm verileri bize tepsi içinde sunmuyor. Son zamanlarda öykünün bu denli öne çıkmasının nedeni bir bütün olarak düşünürsek dünyadaki hayat şartlarının çok zorlayıcı ve belirsiz oluşuna bağlayabilir miyiz? Neden bir anlatım ve ifade aracı olarak daha çok öykü yazımı tercih ediliyor?

Neslihan Önderoğlu: Hem öykü hem de roman yazmış biri olarak şunu söyleyebilirim, öykü benim için  daha zor bir tür. Çok kısıtlı bir alan içinde bütün maharetinizi sergilemeniz gereken, matematikle çok iç içe gördüğüm bir yazı türü. Sadece son dönemde değil, epey bir süredir öykü öne çıkmış durumda. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, Türkiye’de iyi öykücü sayısı kadar iyi romancı yok bence. Ama bildiğiniz gibi roman okur tarafından daha ilgi gören ve talep edilen bir tür. Ne yazık ki bu nedenle pek çok iyi öykücü kendini romana geçmek zorunda hissediyor ve çoğunlukla yazdıkları öyküler kadar iyi romanlar çıkmıyor ortaya

Aynur Kulak: 2020 pandemi yılı oldu. İnsanlık böylesine bir iletişim çağında tüm kapılarını kapadı. Ne oldu da böyle bir dönem yaşıyoruz sizce? Sizde çoğu çevre gibi hayat adına, ekonomi adına, toplumsal dengeler adına, edebiyat adına, yayıncılık adına bir milat olarak değerlendiriyor musunuz bu süreci? Bu süreç yatıştığında nasıl hikayelerle karşılaşıp, ne türde hikayeler okuyacağız?

Neslihan Önderoğlu: Evet, bazı şeylerin asla eskisi gibi olmayacağına inanıyorum ama bunu abartıp bütün insanlık için yepyeni bir evreye giriyoruz gibi köktenci bir anlayışa da sahip değilim. Bence en büyük değişiklik eğitim ve çalışma yaşamı konusunda oldu. İnsanlar işe ve okula gitmeden de öğrenip görülüp çalışılabileceğini deneyimlediler. Bunun kısmi de olsa uygulamaya geçirileceğini düşünüyorum. Mesai gün ve saati kavramı değişecek bana göre. Daha fazla evde bulunacak insanlar. Bu sürecin sonunda ortaya çıkacak üretimler de bence daha çok bireyi öne çıkaran, varoluşun anlamını sorgulayacak şeyler olur herhalde. Zordur insanın kendisiyle baş başa kalıp yüzleşmesi.

Aynur Kulak: Tüm değişimler ve kırılmalar adına belki bu sürecin sonunda siz de roman yazmayı düşünüyorsunuzdur. Var mı yeni bir roman projeniz?

Neslihan Önderoğlu: Benim zaten dört romanım var. Yani hiç roman yazmamış biri değilim. Bundan önceki kitabım bir romandı örneğin, Yeryüzü Yorgunları ve geçen yıl Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü’ne değer bulunmuştu. Şimdi üstünde çalıştığım da bir roman. Hatta sizin yukarıda gündeme getirdiğiniz Mevsim Normalleri kitabındaki “Kestane Ağacı” öyküsünden yola çıkan bir roman.