“Sevdiğim şarkılar gözümde canlandırabildiğim şarkılardır, bunlar kalpten feryat eder, oldukça direkttirler, dolaysız şarkılar rock’n’roll müziği bu kadar harika yapan şeydir.”
Nick Cave

Cave bizi tuğla duvarın hemen önünde, o meşum hikâyelerinin sırlarını açmak için bekler. Bizi olabildiğince derine, karanlığın bilmediğimizi düşündüğümüz ama yine de bizi tanıdık bir yoğunlukla saran bölgelerine götürür. Müzik kendi deyişiyle dünyaya mesaj vermeye değil, kendisini uçlara taşımaya yarayan bir araçtır. Ritmin oluşturduğu alanda sürüklenen sapkınlık, ölüm ve lanetlenmeye aşk eşlik eder. Cave hipnotik tınılı ağıtlarla bizi hikâyeye çekerken, hayat içimizden çekiliyor gibi hissettirir, ancak bu sadece kendimizi acıya teslim ettiğimizin işaretidir. Delta blues, punk, free jazz, new wave, rockabilly ve başka birçok türün kalıplarının karanlık bir karışımından oluşan bir fırtınanın içinde buluruz kendimizi.

Bu fırtına 70’ler Avustralya post-punk kaosunun içinden yükselen Cave’in çığlıkları ve böğürtülerini merkez alır. Boy Next Door’dan Birthday Party’e ve ardından Bad Seeds’e Cave fırtınanın göbeğinden dehşet saçmaya devam eder. Seks, şiddet, ölüm odaklı anlatılar, sonraları Cave’in tabiriyle dine ait olmayan bir tanrıya döner yüzünü.

Hayatında kafasının en karışık olduğunu iddia ettiği noktada, trafik kazasında babasını kaybeder. “Babamı kaybetmek hayatımda bir vakum yarattı, kelimelerin süzüldüğü, bir araya geldiği ve amaçlarını bulduğu bir boşluk” der Cave. Annesi ona on dokuz yaşında, ev soygunu suçlamasıyla tutulduğu karakoldan kefaletle çıkarırken verir bu haberi. Resim eğitimi aldığı okulu bırakır, hayatına eroin girer ve şimdilik son durağı Skeleton Tree olan müzik yolculuğu başlar.

Benzer ruhlardan devraldığı fırtınayı 1980’de Birthday Party ile beraber Londra’ya, bir Avrupa turnesine ve sonunda 1982’de Batı Berlin’e taşır. Sahne Cave’in her seferinde kendi bölgesini yeniden yaratıp güçlendirdiği çığlıklar, böğürtüler, fiziksel savruluşlar ve gitar feedback’leriyle seyirciye çarpar ve dönemin eleştirmenlerince Hitchcock’tan bile daha ürkütücü bulunur.

Cave Eski Ahit’le Batı Berlin’de meşgul olmaya başlar ve şarkı sözleri günah işleyen, ahlaksız ve lanetlenmiş olanların hikâyelerine evrilir. Cave’in parodiye varan espri anlayışı canlı performansların yanı sıra Nick The Stripper gibi parçalara da yansır. Parçada aynı şeyi defalarca tekrarlar Cave, “doğum günü kıyafetleri içinde, göze iğrenç gözüken, şişko, küçük bir böcek” olduğunu. Kendisine bunu yapmaya hak görse de, gotik rock’ın karanlık prensi olduğunu söyleyenlere Release The Bats’le karşılık verir. Ancak niyet edilenin aksine parça bu türe ilham kaynağı olur.

83’te adını bir Birthday Party EP’sinden alan Bad Seeds kurulur. Grubun ilk materyalleri Afrika kökenli kölelerin sözel geleneğine dayanan Hıristiyan ahlakını işleyen “Spiritual” delta blues ve popüler müziğin Bad Seeds etkisine bulanmış bir karışımıdır.

88’de King Ink, 89’da ilk romanı And Ass Saw The Angel yayınlanır. 97’de King Ink II gelir ve 2009’da seks bağımlısı bir pazarlamacının hayatını anlatan Death Of Bunny Munro basılır. Cave bir müzisyenin kendisini taze tutması için diğer şeylerle bilenmesi gerektiğine olan inancıyla aktörlük, senaristlik ve film müzikleri yapar, şiirler ve şarkı sözleriyle ilgili dersler verir ve hatta Bad Seeds’in ağırlığını hafifletmek için Grinderman adlı bir garage rock grubu kurar.2015’te oğlu Arthur kayalıktan düştükten kısa bir süre sonra hayatını kaybeder. Skeleton Tree yayınlanır. Belkide bu Cave için ikinci bir vakum yaratmıştır.

Cave tuğla duvarın hemen önünde, hikâyelerini anlattığı tüm lanetlilerle beraber, bir iskelet ağacı olarak meşhur kayıkçının çağrısını bekler.

“Baba neden bütün çocuklar ağlıyor?
Onlar zar zor ağlıyor oğlum.
Oh, onlar zar zor mu ağlıyor baba?
Evet, gerçek ağlayış henüz gelmedi.”*

*Weeping Song