1844’te dünyaya gelen Nietzsche, sanki 20. yüzyılda insanlığın ve dünyanın başına gelecekleri sezermişçesine 20. yüzyılın tam da başında, 1900’de öldü. Tarih 25 Ağustos’tu. Esprili bir dille “Nietzsche öldü” diyen akademik gevezeler, yanılmışa benziyorlardı. Çünkü Nietzsche, ölümünde dahi ölümsüzlüğünü kanıtlar gibiydi. Bilirsiniz onu. Popüler kültürün ağzına sakız olmuş, tarihin en popüler dehâlarından birisi. Ahlâkı, geleneği, dini temelinden sarsmış, postmodernizmin, varoluşçuluğun öncüsü, fikir babası Nietzsche. Pos bıyıklarının karizması, hemen tüm dünyayı etkiledi. Ama fikirleri, bıyıklarının aksine hâlâ tartışılıyor.

Friedrich Wilhelm Nietzsche deyince, aklımıza birçok şey geliyor. Zerdüşt, din düşmanı, pos bıyık, dehâ ve daha fazlası. Ama Nietzsche kimdi? Bir başkaldırı sembolü mü, yoksa abartılmış bir felsefi figür mü? Abartılmadığı konusunda şüphe yoktur. Zirâ abartılmak istense, üst insana ulaşmaya çalışan bir insan, alt insanların dilinde sakız olmazdı. O, ne çağının insanıydı, ne de henüz yaşadığımız çağın. Zaman ötesiydi. Zamanın ötesinden, kendisini anlamayacak kulaklara, kendisini anlamayacaklarını bile bile seslenen, cesur birisi.

Nietzsche187a[1]

Sadece bir filozof değil, bir dilbilimci, bir sanatçı ve hatta bir şair olan Nietzsche, günümüzde dahi, kabullenmemenin, başkaldırmanın, ahlakdışılığın ve dindışılığın bir sembolüdür. Onun öğretisi, dilin tüm getirilerini, ahlâki önermeleri, dini önermeleri, bilimsel önermeleri ve diğer, dilsel ve kurgulsal olan ne varsa, işte onları topyekün reddetmektir. Ama Nietzsche’nin hiç’i savunduğu algısı da bütünüyle yanlıştır. Nietzsche “hiçbir şey istememektense hiçliği yeğler.” Hayata tümüyle hayır demenin kaba bir nihilizm olduğunu ve hayata ne “evet” ne de “hayır” demememiz gerektiğini düşünür. Sadece yaşanmalıdır. Güç istencinin izin verdiği kadar ve güç istencinin izin verdiği müddetçe. Bu kadar yaşama dokunan bir teorinin, bütünüyle ve bilgisizce reddedimesi, yalnızca korkunun tetiklediği bir şey olabilir.

Hayatı boyunca zihinsel birçok zorluk yaşamış olan Nietzsche, hayatın saçmalığına ve bulantısına, ancak 56 yıl dayanabilmiştir. Cioran, bu 56 senenin son yedi senesinin çıldırmış hâlde olduğunu söyler. Nietzsche’nin nasıl öldüğü ile ilgili birçok söylenti ortalıkta dolaşadursun, biz, onun yaşamıyla ilgilenmeye devam ederiz. Onun dünyaya ve kendinden sonra yaşayacak insanlığa kattıklarıyla ve ondan eksilttikleriyle. Popüler kültür şöyle dursun, onun yazdıkları, birçok insanı samimiyetle etkilemiştir. Bu, gerek felsefi, gerek edebi, gerekse de toplumsal anlamdadır. O, şüphe yok ki, dünya tarihine damga vurmuş bir çılgındır. Onun çılgınlığı, ardı boş ve temelsiz bir çılgınlıktan çok, felsefi bir zemine oturtulmuş, iradei bir çılgınlıktır.

Nietzsche

“Ah siz ilahi varlıklar, bana çılgınlık verin artık! Çılgınlık verin ki sonunda kendime inanabileyim! Hezeyanlar ve çırpınmalar, ani aydınlıklar ve karanlıklar verin, korkutun beni hiçbir faninin hissetmediği şekilde ateş ve buzla, gümbürtü ve etrafta dolaşan şekillerle, ağlatın ve inletin beni, bir hayvan gibi, süründürün yerlerde; yeter ki ben inançlı biri olayım! Şüphe yiyip bitiriyor içimi. Yasayı öldürdüm; yasa beni, bir cesedin canlı birini korkuttuğu gibi korkutuyor. Eğer ben, yasanın daha fazlası değilsem, o zaman dünyanın en alçak insanıyım. İçimde olan yeni ruh, eğer sizden gelmiyorsa, nereden geliyor? Size ait olduğumu ispatlayın bana; bunu sadece çılgınlık ispatlıyor bana.”

F. W. Nietzsche, felsefesi kadar âşk hayatıyla da pek spekülatif bir tarihi karakterdir. Salome‘a olan aşkı ve tutkusu, onun ününü daha geniş bir kitleye yaymıştır. Salome’a etmiş olduğu evlilik teklifinin reddedilmesi, onun kadınlarla ilgili felsefesini de önemli ölçüde etkilemiştir. Ekseriyete göre Nietzsche bir mazojin olarak görülmektedir. Ama Nietzsche’nin kadının farkındalığından yola çıkarak, kadının tek kurtuluşunun kadın olmaktan vazgeçeceği fikrini savunarak, aslında feminizmin çok farklı bir perspektifini sunar. Kadını kadın yapanın kadın olduğu, kadının kadın olmaktan kurtuluşunun da yine kadınla mümkün olduğu düşüncesi çok da düşmanca gözükmemektedir.

nietzsche-tats[1]

Öte taraftan Lou Salome’a olan aşkını, şair Nietzsche şöyle ifade ederken, aslında asıl Nietzsche’yi de bize göstermektedir:

“Öyle bir hayat yaşadım ki
Cenneti de gördüm cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm pes etmeyi de
Bazıları seyrederken hayatı en önden
Kendime bir sahne buldum oynadım
Öyle bir rol vermişler ki
Okudum okudum anlamadım
Kendi kendime konuştum bazen evimde
Hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki “söz ver kendine”
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundan,

Anladım…”

Sonuç itibarıyla, Nietzsche’nin tarihin içinden bize haylaz bakışlar fırlaran bir filozoftan çok daha fazlası olduğunu kavramamız gerekir. Nietzsche, bizim iç dilimizdir. İsyanımız, direnişimiz, başkaldırımız, saçma buluşumuz ve reddedişimizdir. Kendinizde beğenmediğiniz her şeydir Nietzsche. Beğenmeyen yanınızın sesi, kulağıdır. Bu yüzden, bir filozoftan çok, bir psikologdur o. Ya da tam ifadesiyle her şey ya da hiçbir şeydir.

Başlık İllüstrasyonu: Victor Enguix