Her zaman olduğu gibi zor zamanlardan geçiyoruz. Her yeni günde berbat haberlere uyanıyoruz ve henüz hayatın içine karışmadan tüm yaşam enerjimiz bir anda yok olup gidiyor. 

Artık ülkede neyi koruyacağımızı şaşırdık. Yaşamımızı güzelleştiren her ne varsa hepsi işgal altında. Kadınlar, çocuklar, hayvanlar, ağaçlar, tarih… Burası, tüm diğer işlerimizi bir kenara bırakıp full time eylemci olabileceğimiz kadar acımasız bir ülke… Pazartesi kadın cinayetleri, Salı çocuklara taciz, Çarşamba rant uğruna ormanların yakılıp yok edilmesi, Perşembe tarihi yapıların korunması, Cuma hayvanlara karşı şiddet, Cumartesi; Cumartesi anneleri ve Pazar LGBTİ hakları için tüm meydan ve sokakları hınca hınç doldurabiliriz.

Uzun yıllardır; kadını her fırsatta aşağılayan, fıtrat gereği kadın ve erkeği eşit görmeyen, çocuk tacizcilerini koruyan, beton dikmek için ağaç kesmekten haz duyan, tarihi yapıların şuursuzca içine eden yöneticiler tarafından idare ediliyoruz. Durum böyle olunca her yıl daha fazla kadın öldürülüyor, ülke yeşil yerine her yıl daha fazla griye dönüyor, daha fazla çocuk hayattan koparılıyor ve bunların sonucunda ruhumuz her geçen gün daha da kararıyor. Sürekli bir şeyleri korumak zorunda bırakılıyoruz. Fakat biz artık korumak değil yaşamak istiyoruz. Biz aşık olmak, bir ağaç gölgesi altında dinlenmek, tarihin görkemine hayranca bakmak istiyoruz. Aşkımızı, ağaçları ve tarihi her an elimizden alabilirler korkusu yaşamadan yaşamayı istiyoruz.

Geçen hafta Pınar Gültekin’in öldürüldüğünü öğrendik. Olayın detaylarını öğrendikçe boğazımız düğümlendi.  Genç bir kızın hayatı kendi isteği dışında sona erdirildi.  Ve ardında “Ben bir baba olarak kızımı teşhis edemedim. Bu benim yüreğimi yakıyor. Bu acıyla ben yaşayamam zaten. Bu yalnız kızımı öldürmedi, hepimizi öldürdü.“ diyen bir baba bıraktı. Evet, hepimizi öldürdü. Pınar’ın gülüşü kaldı aklımızda…

Gelelim İstanbul Sözleşmesi’ne… Kadını koruyan ve her tür aile içi şiddetin önüne geçmek amacıyla hazırlanan bu sözleşmeye nasıl karşı çıkılır ve iptali istenir gerçekten anlamak çok mümkün değil. Sözleşmenin iptalini isteyen düşüncenin gerekçesi sözleşmenin gelenek ve inançlara uygun olmadığı yönünde. Yani asıl sorun sözleşmede bulunan “cinsel tercih”, “cinsel yönelim” ve “toplumsal cinsiyet eşitliği” gibi kavramlar. Çünkü onlara göre “cinsel tercih” diye bir şey söz konusu değil. Fıtrata ters! Bu sözleşmeyle birlikte her türlü cinsel sapkınlığın “cinsel yönelim” adı altında meşrulaştırıldığını düşünüyorlar. Bu meşrulaştırmanın amacının da aile kurumunu yok etmek olduğuna inanıyorlar.

Oysaki İstanbul Sözleşmesi her türlü dil, din, cinsiyet, örf ve adetlerin üstünde bireylerin yalnızca şiddetten korunmasını amaçlayan bir sözleşme. Yani bu sözleşmeye karşı çıkanlar LGBTİ bireylerin şiddete uğramasından hiç rahatsızlık duymayacaklar mı? Pınar Gültekin’in başına gelenler trans bir bireyin başına gelse “zaten sapkın” mı diyecekler? Şiddete uğramasını olağan bir şey olarak mı görecekler? Yani kısaca “geleneklere uygun adam gibi erkek” ve “geleneklere uygun edepli kadın” değilsen şiddet görmende de bir sakınca yok mu diyorlar? 

Herkese eşit mesafede yaklaşan ve haklarını koruyan bu sözleşmede geçen “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı inanın ki ne ahlakımızı bozar ne de aile kurumuna zarar verir. Bu sözleşme yıllardır yürürlükte ve ben bir gün bile “hazır meşrulaşmışken ben bir gay olayım” demedim. Ya da hiçbir kız arkadaşım bana “duydun mu ya lezbiyenlik iyice meşrulaştı, ben de olacağım” demedi. Tüm yönelimler içten gelir ve sonradan ortaya çıkmaz. Neyse odur…

Sözleşmede “Devletler, mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirleri; cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, dil, siyasi veye başka tür görüş, ulusal ve sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.” hükmü yer almaktadır. Yani bu hüküm; ne olursan ol, kim olursan ol devlet tarafından koruma altındasın diyor.  Doğal olarak bu koruma LGBTİ bireyleri de kapsıyor. İşte bu sözleşmenin iptalinin istenmesinin temel nedenelerinden biri de tam olarak bu! LGBTİ bireylerin korunması… 

Sözleşmenin iptalini isteyenler buna bağlı olarak bir büyük kaygı daha yaşıyorlar. O da şu; “toplumsal cinsiyet eşitliği” adı altında yapılan bu “cinsel yönelim” meşrulaştırmasıyla kadın erkek dışında üçüncü bir cinsiyet yaratılmasından korkuyorlar. Hatta bu sözleşmeyi dış güçler tarafından sinsice dayatılan ve örf, adet, inanç ve değerlerimizi altüst etmeye yönelik bir proje olarak görüyorlar. 

Sözleşmenin iptaliyle, aynı evde yaşayan heteroseksüel olmayan bireylerin yaşadığı birlikteliklerin yanı sıra yine aynı evde yaşayan heteroseksüel nikahsız birliktelikler de hukuki korumadan çıkarılmak isteniyor. Kısacası evli olan kadın ve erkekler dışında herkesi kapsamdan çıkartarak şiddet görmeleri açıkca destekleniyor. Evli değilsen şiddet göreceksin, koruma moruma yok!

İstanbul Sözleşmesi’nin iptalini isteyen ve cumhurbaşkanına sunulan raporda geçen bir bölüm şu şekilde; “İstanbul Sözleşmesi “cinsel yönelim” ifadesiyle LGBTİ bireylerin bu cinsel tercihleri nedeniyle sadece şiddete uğramasını yasaklamakla kalmamakta, aynı zamanda bu tercihlerini uluslararası hukukun himayesine alarak tanınması gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır.” Sözleşmenin iptalini isteyen düşünce LGBTİ bireylerin şiddet görmesinin yasaklanmasına karşı çıkıyor. Şiddete uğramaları “yasaklanmasın” diyor yani. Evet, yanlış okumadınız. Akıl alır gibi değil!

Aile kavramına yeniden dönersek… Bu ülkede aile kavramına zarar veren şeyler elbette var. Bir devlet memurunun devleti kuran kişiye lanet okuması, Hasankeyfe yapılanlar, yaklaşan İstanbul depremi için bir şeyler yapmak yerine farklı projelere kaynak aktarılması, aynı ülkede yaşayan ve siyaset eliyle kutuplaşan insanların sokakta birbirlerini öfkeyle karşılaması ve daha bir sürü… Heteroseksüel bir erkek olarak tüm bunlar benim bu ülkede aile kurmamı engelliyor ve aile kurumuna ciddi anlamda zarar veriyor. Oğlum gay olursa onu korumayacaksınız, kızıma şiddet gösteren erkeğe de ceza indirimi uygulayacaksınız. 

Evet, isyan ediyoruz, öfkeleniyoruz ve direniyoruz. Bazen direnmekten yorgun düşüyoruz hatta vazgeçebiliyoruz. Peki direnmek, öfke ve isyan bir işe yarıyor mu? Direnmek, gelecekte daha iyi bir dünya yaratacak mı? Evet, yaratacak!

1970’ler Amerikasını düşündüğümüzde bir siyahinin Amerikan başkanı olabileceğine hiç ihtimal verir miydik? Baldwin, Malcolm X ve Martin Luther King direnmeseydi Obama başkan olabilir miydi?