Mahir Ünsal Eriş’in iki öykü kitabına birden -Sarıyaz ve Kara Yarısı- kavuşmuş olmanın coşkusunu yaşıyoruz. Olduğu Kadar Güzel, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde, Benim Adım Feridun kitaplarıyla geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmış, aynı zamanda Benim Adım Feridun kitabının sinemaya uyarlanmasıyla sinemada da adından söz ettiren, tüm bunların yanı sıra çevirmenliği ile de edebiyat dünyamıza önemli katkılarda bulunana Mahir Ünsal Eriş 6 yıl aradan sonra gelen öykü kitaplarıyla bizleri heyecanlandırdı.

Kendisiyle gerçekleştirmiş olduğum söyleşi Mahir Ünsal Eriş edebiyatı üzerine ortaya çıkmış olan ayrıntıları bir nebze de olsa ortaya çıkarma niyetiyle gerçekleşti. Keyifle okumanız dileğiyle.

-Altı yıl sonra iki öykü kitabı ile döndünüz. Değişen bir şeyler var mı? Nasıl buldunuz ortamı?

Her şeyin her an değişebildiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Bırakın altı yılı, bir sene kendisinden sonra gelen seneyi tutmuyor maalesef. Bu bir yandan kültür sanatın dinamiğini oluştururken bir yandan da iyi işlerin görünebilir olmasının istikrarını bozan bir unsur. Her şeyden önce hayat çok pahalı. Artık kitap okumak ya çok büyük bir lüks ya da hayattan daha fazla feragat gerektiren bir inadın ürünü. Yine de yazanlar nasıl yazıyla direniyorsa okuyanlar da okumakta ısrarla direniyorlar bu devrana. Sonumuz hayır olsun.

Öykü yazmak zor bir tercihtir aslında. Romandan veya uzun hikayelerden ziyade öykü yazmayı tercih ediş sebepleriniz neler?

Öykü için bir tercih diyemem. Anlatmak istediğim hikayeler kendi formlarını buluyorlar bir şekilde. Ben de bunun peşinden gitmeye bırakıyorum kendimi. Böylesi daha iyi oluyor anlatmak istediğim hikaye için. Bu kendi konforunu bulan bir özgürlük alanı da yaratıyor. Kafamın içinde oluşan ve beni yazı masasına oturtan şey hikaye olsun, roman olsun veya öykü olsun diye bir çabam yok yani.

Sarıyaz kitabınızdan başlamak isterim. Önümüz yaz. Sizce bu yaz nasıl geçer? Bunu şu yüzden sordum… Sarıyaz içerisindeki sekiz öykünün her biri umudun öyküleri olarak başlıyor. Fakat daha sonra kırıla kırıla devam edip kendi içinde eşik atlayan öykülere dönüşüyorlar. Ne dersiniz?

İncelik ediyorsunuz. Ben bu kadar iddialı şeyler söyleyemezdim. Maalesef yazların nasıl geçeceği artık bizim değil sonsuz bir hareket özgürlüğünün tadını çıkaran siyasi iktidarın karar verdiği bir mesele oldu. Umut konusunda da içimin eski tazeliğini korumakta güçlük çekiyorum. Sarıyaz kitabındaki öyküler umut etme konusunda artık zorlanmaya başladığım bir zamana denk geldi. Öykülerin iyi başlayıp sonrasında umutsuzluğa dönüşme sebebi bununla çok ilintili. Her an bir şey olacakmış ve biz bu olanlar karşısında ne yapacağımızı bilemeyeceğimiz noktasına sürükleneceğimiz hissiyle yazıldılar daha çok.

Sizce Sarıyaz’daki öyküler umudun öyküleri mi, hüsranın öyküleri mi? Eşik atlama, çocukluktan çıkma, büyüme üzerinden gidersek özellikle Şengül, Sarı, Beyefendi öykülerinin altını çizerek bu soruyu sormak isterim aslında.

Bence dünya karşısındaki şaşkınlığın öyküleri. “Bu dünya neden?” diye başlaması da bundan biraz. Dünya şaşkınlığımızı hiç yitirmeyeceğimiz bir sorular silsilesi. İnsan böyle bir silsilede kendini bulmaya çalışıyor. Sorularına yanıt arıyor.

Sarıyaz, umut ve eşik atlama öyküleriyken Karayarısı umutsuzluk, hüsran ve “kötü anlamda” ‘maruz’ kalandan kaçamayan taraflarımızın öykülerini konu ediniyor. İnsanın o karanlık taraflarını mı ortaya çıkarmak istediniz?

İnsanın kötülüğü içinde saklı tutmak için medeniyetler inşa ettiği, hukuk gibi, adalet gibi evrensel “hava yastıkları” geliştirdiğini düşünecek olursak, tüm insanlığın zaten içinde mahfuz halde bulunan kötülüğün edebiyat için oldukça elverişli bir maden olduğunu görürüz. İşin açığı ben de biraz bu kısmı kurcalamak istedim. Kurcaladıkça çıktı bu öyküler.

Karayarısı’nda karakterlerin maruz kaldığı şeyler, insanın o karanlık taraflarının çok berbat duyguları beslediği gerçeği hemen hemen her öyküde yüzümüze çarpılıyor neredeyse. Özellikle Burada bir sokak, O akşam söyleyecektim, Makasçı yaşar öykülerinizi örnek göstermek isterim. Öykü en minimal, küçük anlatım şekli olarak bilinir ve bu yüzden belki de naif bir tarz benimsenir. Sanki öykünün tüm bu özelliklerine karşı çıkarcasına yazıyorsunuz, ne dersiniz?

Bu kadar iddialı olduğumu söyleyemem ama hikayeyi bir bütün olarak gördüğüm, tüm katmanlarıyla ele almayı sevdiğim için bunun edebi olarak hangi forma karşılık geldiği çok da takıntı ettiğim bir şey olmuyor. Yazmayı, anlatmayı çok seviyorum. Yazıp anlattıklarım, kendi formunu bana dayatıyor zaten. Okuyucunun kafasında sizin bahsettiğiniz gibi bir algı oluşuyor olabilir tabii. Yazan kişide yazma ve anlatma arzusu olduğu müddetçe hikaye kendi formunu buluyor zaten. Kitap sizden çıktıktan sonra da artık okuyucunun oluyor. Okuyucu ile kitap arasına giremiyorsunuz.

Bu bağlamda edebiyat için kendine getirir, bozar, parçalar, düzeni ters düz eden bir unsur olarak aslında karşımıza çıkar diyebilir miyiz? Öykü için de bunun en önemli yapı taşı…?

Yine bu kadar iddialı bir yaklaşıma sahip olduğumu söyleyemezsem yanlış anlamazsınız umarım. Bu kadar beylik bir yerden değerlendiremiyorum edebiyata bakışımı sanırım. Bence edebiyat insana ölümlü olduğunu hatırlatmaktan, bununla yüzleşmeyi gündeme getirmekten daha zorlu bir işlevi yüklenmez.

İstanbul’da yaşamıyorsunuz. Öykülerinizi bir taşradan yazıp gönderiyorsunuz bizlere. Dışardan bakıldığında sıkıcı, içindeyken de sıkıcı olan bir yerden –taşradan- edebiyat ve sinema adına bu denli iyi, çok katmanlı, sağlam anlatılar nasıl çıkıyor?

Kim bilir. Ama ben şehirde yaşarken de çok sıkıcı bir insandım zaten. O yüzden beni çok değiştirdiğini söyleyemem.

Kasabada, taşrada yaşayan kişilerde müthiş bir anlatma isteği ortaya çıkıyor. Yani herhangi bir kasabanın kıraathanesine oturduğunuzda hayata, insana dair en esaslı profesörden duyamayacağınız sözler, tespitler duyabiliyorsunuz. Hem bu anlatma isteğini soracağım hem de paralelinde şunu da sormak isterim. İstanbul dışında geçen (Ankara’da, Bandırma’da, Erdek’te, Bursa’da, İzmir’de vb) öykülerin veya romanların daha çok okuyucuya ulaşmasını, daha fazla okuyucusunun olmasını neye bağlıyorsunuz?

Belki de okur İstanbul dışını egzotik ya da fantastik buluyordur, bunu tam kestiremiyorum. Ama anlatma iştahıyla ilgili söylediklerinize katılıyorum. Ben de anlatmayı çok severim. Bu taşrada yaşarken de böyleydi, bir taşralı olarak şehirde yaşarken de. Şimdi artık gençliğini geride bırakmış bir yetişkin olarak da yeniden taşrada, kasabada yaşayan biri olarak da hala hikaye anlatmayı çok seviyorum. Belki de asıl sorunum taşralı oluşum değil de hikayeye olan düşkünlüğümdür.

Teşekkürler…

Ben teşekkür ederim.