Lidia Yuknavitch’in Dünyanın Sonundayız adlı toplumsal, siyasi, muhalif ve yer yer psikolojik özellikler taşıyan kitabı, günümüzün konjonktürel yapısından beslendiğini açıkça ortaya koyarken distopik bir dünyayı, ekolojik bir çöküşün izleri ve feminist unsurların ağır bastığı bir bakış açısı ile anlatıyor. Chuck Palahniuk ise yazarı ”David Foster Wallace’ın tahtında artık Yuknavitch var.” diyerek tanımlıyor.

”Görünüşte akla hayale sığmaz bu ünlünün iktidara gelmesinin sonuçları biziz. Varoluşumuz gözlerimi yakıyor. İnsanlar, akla hayale sığmaz olanın gerçekleşemeyeceğini sanıyor hep. Sonra da göz açıp kapayıncaya dek, bir tehlike anında, bütün arzularımızdan ve başarısızlıklarımızdan yapılmış bir figür; kumdan fırlatılmış bir kaburga kemiği gibi ortaya çıkıveriyor. Jean De Men. Askeri bir diktatörle ruhani bir dolandırıcı arası bir şey.”(s.23)

Kitaplarıyla birçok ödül alan ve adından sıkça söz ettiren yazar, Lidia Yuknavitch’in özgün adı The Book of Joan olan kitabı, Tülün Er’in çevirisi ve Çınar Yayınları aracılığı ile Dünyanın Sonundayız adıyla okuyucularla buluşturuldu. Lidia Yuknavitch, roman ve öykü yazarlığının yanı sıra Oregon’da bir yazı atölyesi kurup yazı ve edebiyat dersleri verirken aynı zamanda kadın araştırmaları ve film araştırmaları da yapıyor.

Dünyanın Sonundayız, savaşların ve siyasi çekişmelerin sürdüğü bir ortamda Dünya’da ekolojik ve toplumsal bozulmanın gelebileceği son halinde yaşananları konu ediniyor. Kitaptaki olay örgüsüne kısaca değinmemiz yeterli olacaktır. Çünkü okumaya başladığınız anda da anlayacağınız gibi olayların kendisinden daha çok nedenleri ve sonuçları zihninizde asıl yer edecek noktalar…

”Sonunda, bir parça hayat karşılığında sınırlı bir ömre razı gelerek hayatta kalıp yükselenlerimiz için son dileğimizin güç, para, mal, mülk veya şöhret olmadığı ortaya çıktı.”(s.24)

Sonu gelmeyen savaş ve kaos ortamında Dünya’nın artık yaşanamaz bir yer olmasıyla, buradan kaçabilen insanların sığındığı yer CIEL… Dünya’da bu çöküş başlamadan biraz zaman önce, eline geçirdiği şöhret sayesinde büyük bir ekonomik büyümeyle devleşen, sonrasında CIEL’e faşist bir lider olan diktatör Jean de Men… Dünya’nın bu kötü gidişatını durdurmak isterken yapıcı ve yıkıcılık arasında sıkışmış, sahip olduğu eşsiz enerjisiyle diğerlerinden farklı bir özellikle donatılmış güçlü bir kadın karakter Jeanne d’Arc… Dünya’nın sonununa gelindiğini anlayıp CIEL’e sığınanlardan biri olan Christine…

CIEL, Dünya’da yaşayacak imkan bulamayanların sığınak olarak gördüğü bir yerdi. Fakat bir süre sonra, kitapta özellikle üstünde durulan, medyanın gücüyle evlere giren, insanların özel hayatının bir parçası olan Jean de Men’in kendi dünyasını yaratmak için getirdiği şartlar ile otoriter düzenin hakim olduğu bir sisteme dönüştü.

Jean de Men’in düzeni, diktatör tutumun özel hayatlara da ne denli etki edebileceğini gösteren iyi örneklerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Eşcinselliği yasaklar listesinin en başına ekleyen lider, cinsiyetleri bile baştan yaratmak istiyor, insanların üremesini kontrolü altında tutmak istiyordu. Acımasız yöntemlerle insanları, üreme organlarından başlayarak değiştirip dönüştürerek yeni bir model yaratmayı hedefliyordu.

Her baskıcı sistemin doğurduğu direnişçi ruh, CIEL’de de kendini Christine ile gösterecekti. İnsani tüm duygulardan uzaklaşan ve bunun için yaptığı seçimlerden pişmanlık duyan kadın, özlemini çektiği kavramlara ve hislere sebep olan her durum için öfkesini korumayı başarıyor. Bu karanlık zamanlarda insanlar konuşamadıkları, unutmaya zorlandıkları her şeyi vücutlarına kazıyordu. Geçmişin izlerini gerçek anlamıyla üzerilerinde taşıyorlardı. Çünkü anlatacakları ve anlatmaları gereken şeyler vardı.

Terörist etiketi yemenin çok basit olduğu bir dönem… İnsanların bir deneye, bir amaca kurban edildiği bir düzen… Bu kargaşaya insanların medya propagandasıyla nasıl hazırlandığı, savaşın karmaşasına düştükten sonra hızlı bir şekilde barış umudunun azalması ve ödenen bedeller…

Kitabın en önemli karakteri Jeanne d’Arc ise tarihteki hikayesinden esinlenilerek hikayede yerini alıyor. Yüzyıl Savaşları sırasında Fransa’nın İngiltere karşısında topraklarını korumaya çalışırken kurtarıcı olarak kabul edilen Jeanne, Dünyanın Sonundayız kitabında yer alıyor. Jeanne d’Arc yine savaşların ortasında dünyaya gelmiş, küçük yaşından itibaren kutsal güçleri olduğu kabul edilen ve yeryüzündeki gidişatı etkileyen bir kadın. Bu kadın savaşçının idamı da kitapta olayları yönlendirici bir unsur olmuş.

”Artık anneler yok, dedi Jeanne; sesinde erozyonla, Dünya’nın levha tektoniğiyle ve suyun kuvvetiyle kesilmiş kanyonlar kadar eski bir öfke vardı. Yine de duyguları, bedeninin içinde köpüren öfkeyi zapt edemeyen gençlerinki gibiydi.”(s.89)

Çocuk savaşçılar, kaybedilen aileler, yıkılan şehirler, nesli tükenen hayvanlar, yok olmanın eşiğine gelmiş bir ekolojik düzen… Kısacası savaşın kaçınılmaz sonuçları bu kadının hayatını oluştururken, Jeanne özel potansiyeli ile tüm bu olan bitenden bağımsız düşünülemezdi.

Dünya için bu kadar önemli bir yere sahip olan Jeanne d’Arc CIEL’in dikkatinden kaçamazdı ve ele geçirilmek istenecekti. Kitabın sonlarına doğru iki ayrı yerde, farklı şekilde direnen kadınların yollarının nasıl kesiştiğini görüyoruz.

”Savaş çocukları istila edip mahvetti, sonra da öyle bir yekpare şiddet ve güce dönüştü ki kendini göstermek için mevziden çıkıp yerden yükseldi. Bir tanrının yapacağı gibi. CIEL.”(s.135)

Dünyanın Sonundayız, değindiği insanlık sorunlarıyla okurların zihninde kalıcı izler bırakabilecek nadir kitaplardan. İçinde bulunduğumuz yaşamın gidişatını acımasız bir hikaye ile gözler önüne seriyor. Kitap bir anlatıcı yerine, farklı ağızlardan anlatılmış. Bu yöntem, karakterlerin dünyasını okuyucuya hissettirmeyi tam anlamıyla başarmış diyebiliriz. Zaten kitapta karşımıza çıkan iki kadının da, ütopik noktaları çıkarırsak, gelecekten günümüze söyleyeceği şeyler var.

Kadınları sadece bedenleriyle var etmeye çalışan, cinselliğini kontrol altında tutmak isteyen bir yönetim sembolik olarak ele alınmış gibi gözükse de bilim-kurgu anlatımıyla yoğrulup günümüze de atıflarda bulunuyor demek yanlış olmayacaktır.

”Şimdi önümdeki tozlu, tükenmiş nehir yatağının üstünden tam olarak geçen tek bir köprü kalmamış. Şehrin simgesel ufkunun yuvarlak çıkıntıları, bir savaş alanındaki yarı yarıya çürümüş cesetler kadar tanınmaz halde.”(s.239)

Dünyanın Sonundayız, kullandığı dil ve anlatım şekliyle de benzerlerinin arasından ciddi bir şekilde öne çıkıyor. Edebi dili ve yumuşak anlatımı olayları daha etkileyici hale getiriyor. Kendine mesele edindiği konularla Ursula Le Guin ile benzerlik taşıdığını da atlamamak gerekir.

Bu kitap, barındırdığı tüm ögelerle büyük övgüler toplayacak ve iz bırakacak nitelikte. Bitirdiğiniz anda kaliteli bir kitabı okumuş olmanın hissiyle, anlattıklarıyla kuracağınız özdeşliğin rahatsız edici hissi Dünyanın Sonundayız’ı unutulmaz kılacak…