Tanrısız Gençlik kitabını elinize alıp arka kapağına baktığınızda Zweig’ın, Ödön Von Horvath için şunu yazmış olduğunu göreceksiniz; “Neslinin en yetenekli yazarı”. Bu referans ise bazılarına kuşkusuz daha bir hevesle açtıracaktır kitabı. Birkaç sayfasını okuduğunuzda yazarın size duygularını özellikle yaşadığı iç sıkıntısını aktaracağı hissine kapılıyorsunuz. Bu tür anlatıları seven biri için kuşkusuz güzel de bir başlangıç fakat sonuna yaklaştıkça kitabın size sadece iç sıkıntılarını anlatmadığını polisiyeye de bulaştığını görüyorsunuz.

İşini sevmeyen genç bir öğretmenin okuldan ve beyni politik olarak yıkanmakta olan gençlikten katıksız nefretiyle başlıyor kitap. Hani ikinci dünya savaşının Almanya’da ne gibi bir aşamadan sonra, hangi politikaları izledikten sonra başladığını bilen biri bu nefreti çok kolay anlayabilir. Yetişen neslin körü körüne inandığı aşağılık değerleri düşününce nefret etmesini haklı bulmak yanlış olmaz. Peki neden o kadar nefret eder de istifa etmez?

Bu bahane herkes için tanıdık olacaktır; annesi ve babası ondan maddi yardım bekler bir de emeklilik parası var tabi. Yaşanılan bunca rezalete içten ne kadar karşı olsa da zamanının propaganda adına yapılan olaylarına gönülsüz katılımcı olur. Radyo alır mesela eleştirel olsa da dinler, eleştirdiği futbol maçına gider, Hitler’in doğum gününde bayrak asmamış olmaktan korkar. İçinde hazımsız çığlıklar atmasına sebep olsa da dışarıdan bakıldığında sessiz bir isyan onunki.

Bir günlük tutar ve anlatmaya başlar; öğrencilerin ona teslim ettiği kompozisyonları okumaya başlar. Okurken şu cümle gözüne takılır; “Bütün zenciler sinsi, korkak ve tembeldir.” Bu onun için bütünüyle saçma bir cümledir ve kabul edilemezdir. Okula gittiğinde bu kompozisyonu yazan öğrenciye “Sen, biz beyazların kültür medeniyet bakımından zencilere üstün olduğumuzu yazıyorsun; doğru da olabilir bu. Fakat yaşayıp yaşamamalarının kararının zencilere ait olmadığını söyleyemezsin. En nihayetinde zenciler de insandır.” Buradaki de bağlacı biraz iç gıcıklasa da haksız değildir sözlerinde. Bu söylem faşist seslerin yükseldiği Almanya için çok rahatsız edicidir. Ertesi günü okula bu yazıyı yazan öğrencinin velisi gelir. Maddi olarak durumu iyi olan ve üstten konuşan biridir. Öğretmen ile uzlaşamazlar ve öğretmeni tehdit ederek okulu terk eder. Sınıf ise bu dersi kendisinden almak istemediğine dair tüm sınıfın imzaladığı bir dilekçe yazar. Sınıf isteğine kavuşmaz, öğretmen okulda kalır ve derslere devam eder. Yazıyı yazan öğrenci ile öğretmen arasındaki husumet kalır akıllarda.

Paskalya tatili geldiğinde ise çocuklar kampa götürülür. Şu an anladığımız şekliyle olan türden bir kamp değildir bu. Çocuklar yaşları küçük olmasına rağmen askerlik eğitimi alacak, silah kullanacaktır. Bunun için savaş eskisi bir çavuş onlara yardım edecektir. Bölgenin yapısı ise çocukların alıştıkları çevreden çok farklıdır. Bir zamanlar açık olan bir fabrika halkın geçim kaynağı iken kapanmış halk aç ve parasız bir yaşam sürmektedir. Çocuklar yeteri kadar beslenememektedir.

Kitabın bundan sonraki bölümleri o dönemdeki sosyal durumu daha çok anlamamıza yardımcı olur. Askercilik oynamaya sadece oğlan çocukları gitmez bir kız grubu onlardan önce gelmiş, yerleşmiştir. Papaz tecrübelerine dayanarak kız ve erkeklerin birbirlerine yaklaşmaması uyarısında bulunur. Öğretmen bu kız çocuklarını ilk gördüğünde şöyle düşünür; “Papaz efendi itiraf etmeliyim ki bu yaratıkların insanı çeken bir tarafı yok. Terli, kirli ve bakımsız halleriyle onlara bakanlara hiç de iç açıcı manzara sunmuyorlar.”

Oraya kendilerinin bile zorla getirildiğini unutan ve sadece dış görünüşe göre yargılayan öğretmen şunu da ekler: “Havva’nın yanlış yönlendirilmiş bir dolu kızı!” bu sözleri sarf ettiğine pişman olacağı olayı yaşaması ise gecikmez. Birkaç gün sonra çalılıkların arasında usulca ağlayan ve konuşan bir ses duyar:
“…
Artık şatoda uyumak istemiyorum orası bir ıslah evi. Annem erkeklerin çıldırdığını ve durmadan yasalar çıkardığını söylüyor hep.”
Şöyle düşünür öğretmen, “kulak kesiliyorum. Erkekler mi? O gün onlarla alay etmek için ne kadar acele etmişim. Annie’nin annesi belki haklı erkekler çıldırdı ve çıldırmamış olanlarınsa azgın manyaklara deli gömleği giydirmeye cesareti yok.
Evet, kadın haklı.
Ben de korkağın biriyim.”

Kampta kaldıkları süre boyunca görüştüğü kişilerden biri de papazdır, onu evinde ziyaret eder. Halk tarafından sevilmezken öğretmen ona sempati beslemiştir. Köyde başıboş dolaşan bir grup çocuk üzerine konuşurlar zira onların romandaki yeri ilerleyen sayfalarda okuyucu tarafından görülecektir. Papaz benimle her şeyi rahatlıkla konuşabilirsin der bu sözden sonra konu çocuklardan uzaklaşır. Yargılanmayacağı bir konuşma özlemi kimde ağır basmaz ki?
Konuşmaların başlarında şu çarpıcı sözü eder: “Kilisenin daima zenginlerin tarafını tuttuğunu düşünüyorum.”

“Bu doğru. Çünkü bunu yapmak zorunda.”

Konuşmaları ilginç bir akışla devam eder.

Devlet, din, ahlak, refah gibi konular konuşulur. Tanrı’ya inanmadığını söyler öğretmen papaza. Tanrısız genç bir öğretmen olduğunu itiraf etmiştir bir nevi.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra kampta bir cinayet işlenir. Yazının başında belirttiğimiz zencilerin insan olmadığını düşünen çocuktur maktul. Yaşayıp yaşayamadığının kararını verememiştir, zenciler için kolayca hüküm vermesine rağmen. Kitabın bundan sonraki bölümü ise merak uyandırarak devam eder. Cinayeti kim işlemiştir diye arar dururuz. Görünen mi, Öğretmen mi, ilk günahı işleyen mi? Yoksa bunlardan bağımsız gözümüzden kaçan bir başka kişi mi? Merak edip okuyanlar kuşkusuz bu soruların cevabını bulacaktır. Benim merak ettiğim konulardan biri ise 2. dünya savaşında Almanya’da yükselen Yahudi düşmanlığının neden kitapta tek kelime olarak işlenmezken zencilerden bahsedildiği oldu?

Kitap bu sürükleyicilikten bağımsız değeri hak ediyor. Olaylar anlatılırken atıf olarak çok fazla konu olduğunu görüyoruz. Sözü edilen konu o günün şartlarına değiniyor olmasının yanında ağırlıklı geçmişteki bir hadiseye gönderme var. Felsefe ve din konuları ağırlıklı olan bu göndermelerin her biri için neredeyse dipnot var. Bu tür konulara hakim kişiler için sıkıcı olabilir fakat fikir sahibi olmayanlar için anlatının manasını daha iyi kavramak açısından oldukça yararlı olmuş. Kitapta öğretmen ile tehditkar veli, papaz, müdür ve çavuş arasında geçen konuşmaların özellikle önemli.

Konumları bakımından tarihsel olarak uzun zamandan beri süregelen yerlerinin haklarını veren konuşmalar geçiyor aralarında. Her biri itirafçı bir nevi. Bütün bu konuşmalar ve atıflar kitap açısından bir bütünlük taşıyor, okurken kaçırmamak gerek.

Kitabın sonunda öğretmenin kasıtlı olarak verdiği ifadeyle mesleğinden men edilir. Bunu neden yapar? Tanrısını buluyor ondan mıdır yoksa emeklilik hakkı o kadar geçerli bir bahane değil midir nefret ettiği mesleğini bırakabilmek için bilinmez.

Tanrısız Gençlik o dönemi anlatan en güzel tamlama. O dönemdeki çocuklar sadece nefretle yetişmiş ve hayatlarının her zerresine sızan bir kötülük hakim, kişisel dünyalarında ahlaki bir terazi yok. Hiçbir şey düşünmedikleri gibi tartmıyorlar da. Başka başka insanların hayatlarını zindana çeviriyorlar. Kendilerini birer Tanrı görürken neden bir tanrıya ihtiyaçları olsun ki?