Bu yazı Sinan Doğan tarafından David Cain’in raptitude.com için yazdığı “Your Lifestyle Has Already Been Designed” başlıklı makalesinden Türkçeye Gaia Dergi için çevrilmiştir.

***

Evet, tekrar iş dünyasındayım. Kendimi mühendislik endüstrisinde iyi maaşlı bir pozisyonda çalışırken buldum ve yaptığım dokuz aylık geziden sonra nihayet normale dönmüş gibi hissediyorum. Gezerken görece farklı bir yaşam tarzı sürdürdüğüm için, 9-5’e anlık geçişim daha önce gözümden kaçan şeylerin daha kolay farkına varmamı sağladı.

İş teklifini aldığım andan itibaren, harcamalarım konusunda ciddi derecede özensiz davranmaya başladım. Ahmakça değilse de cüzdanımı çıkarmada biraz daha hızlı… Küçük bir örnek: Yeniden pahalı kahveler almaya başladım, Yeni Zelanda’nın müstesna flat white’larının (bir çeşit sütlü kahve) yanına bile yaklaşamasa ya da güneşli café patio’larda tadına varamasam dahi. Gezim sırasında bu harcamaları bu kadar özensiz ve ani yapmıyordum, ve yaptıklarımın keyfini daha çok çıkarabiliyordum.

Büyük ve ölçüsüz harcamalardan bahsetmiyorum. Daha ziyade ufak ölçekli, gündelik, rastgele olup aslında hayatıma pek de bir şey katmayan harcamalar sözünü ettiklerim. Maaşımın yatmasına da halen iki hafta var.

Sonradan anlıyorum ki, iyi maaş aldığım işlerim olduğunda bunu hep yapıyorum, boş vakitlerde “mutlulukla” harcama yapmak. Gelirim olmadan ve sırtıma çantamı alıp gezdiğim dokuz aydan sonra bu olguyu giderek daha fazla fark etmekten kendimi alamıyorum.

Bunu belli bir prestiji yeniden kazandığımı hissettiğim için yaptığımı düşünüyorum; artık belli miktarda israf etmeye yetkili, iyi maaş alan bir profesyonelim. Eleştirel düşüncenin esamesi okunmadan yapılan bir tercihle şöyle iki yirmilik çıkarınca ilginç bir güç hissi ortaya çıkıyor. Paranın gücünü, yeniden “yeşereceğini” bildiğimiz sürece, tecrübe etmek iyi hissettiriyor.

Bu yaptığım şey kesinlikle istisnai değil. Görünen o ki, herkes böyle davranıyor. Aslında, belli bir zaman geçirdikten sonra normal tüketici kafa yapısına geri döndüğümü düşünüyorum.

Gezim sırasında yaptığım en hayret verici keşiflerden biri, diğer ülkeleri (buna Kanada’dan daha pahalı yerler dahil) ziyaret ederken şimdikinden çok daha az para harcamam oldu. Çok daha fazla vaktim vardı, dünyanın en güzel yerlerini ziyaret ediyordum, pek çok insanla tanışıyordum, unutamayacağım kadar güzel zaman geçirirken daha sakin ve huzurluydum, ve tüm bunlar Kanada’nın en ucuz şehirlerinden birinde yaşadığım mütevazı 9-5 hayattan çok daha ucuza geldi.

Gezerken paramın karşılığını da iyi almışım gibi görünüyor, peki neden?

Gereksiz şeyler kültürü

Burada, Batı’da, gereksiz harcamaya dayalı bir yaşam tarzı piyasa tarafından bilinçli olarak yaratılıp besleniyor. Her çeşit sektörden şirketler halkın özensiz harcama yapmasında pay sahibi. Bu şirketler halkın bu gündelik, mümkün olduğu zaman gerekli olup olmadığına bakılmaksızın harcama yapma alışkanlığını teşvik etmek için her fırsatı değerlendirecekler.

The Corporation (Şirket) belgeselinde, bir pazarlama psikologu satışları artırmak için yararlandığı bir metottan bahsediyor. Psikologunun ekibi, çocuklarının oyuncaklar hakkında “dırdır etmesinin” ebeveynler üzerinde yarattığı etkiyi araştırmış. Sonuçlara göre oyuncak satışlarının yüzde 20 ila yüzde 40’ı arası çocukların ebeveynleri üzerinde yarattığı direkt ve sözlü baskı sayesinde gerçekleşiyor. Bir diğer deyişle, çocuklar ısrar etmezse bu satışlar gerçekleşmez. Psikologlar da bu araştırmaları oyuncak şirketlerinin ürünlerini direkt olarak çocuklara pazarlamaları ve ebeveynlerine baskı yapmalarını teşvik etmeleri için kullanmışlar.

the-corporation

Bu pazarlama kampanyası tek başına, tamamen yaratılmış bir talebin karşılanması için harcanmış milyonlarca doları temsil ediyor.

“Müşterileri, sanki onlar sizin ürünlerinizi isteyip o yüzden satın alıyorlarmış gibi manipüle edebilirsiniz. Bu bir oyun.” – Lucy Hughes, “The Nag Factor”ün yaratıcılarından (harfi anlamı Dırdır Faktörü)

Bu, uzun zamandır devam etmekte olan bir olgunun sadece küçük bir örneği. Büyük şirketler milyon dolarları ürünlerinin erdemlerini ciddiyetle anlatarak değil, yüz milyonlarca insanın gereğinden çok daha fazla satın almasına ve tatminsizliklerini parayla yok etmeye çalışmasına yarayan bir kültür yaratarak elde ediyorlar.

Kendimizi neşelendirmek için, komşularımızla sidik yarıştırmak için*, ileride nasıl bir yetişkin olmak istediğimize dair çocukluk tasavvurlarımızı gerçekleştirmek için, durum güncellememizi bütün dünyaya yaymak için ve satın aldığımız ürünün aslında ne kadar kullanışlı olduğu ile uzaktan yakından alakası olmayan pek çok sebep yüzünden satın alıyoruz. Bodrum katınızdaki veya garajınızdaki eşyaların kaçını kullanmadınız?**

40 saatlik iş haftasının esas sebepleri

Şirketlerin bu kültürü sürdürebilmek için kullandığı nihai yöntem, 40 saatlik iş haftasını normal yaşam tarzı olarak geliştirmek. Bu çalışma şartları altında yaşayan insanlar akşamları ve haftasonları için hayatlar inşa ediyorlar. Bu düzenleme doğal olarak bizi eğlence ve konfor için ağır harcamalar yapmaya teşvik ediyor, zira boş zamanımız oldukça kıt.

İş hayatına geri döneli sadece birkaç gün oldu ama halihazırda yaptığım sağlıklı aktivitelerin hepsi hayatımdan hemen çıktı: Yürümek, egzersiz yapmak, okumak, meditasyon yapmak ve yazı yazmak.

Bu aktivitelerin göze çarpan benzerliği ise ucuza ya da bedavaya mâl olmaları ve vakit almaları.

Aniden bir sürü param oldu ama çok az zamanım kaldı, bu da tipik bir Kuzey Amerikalı çalışanla birkaç ay önce olduğundan daha fazla ortak özellik taşıyorum demek. Yurtdışındayken günümü bir parkta dolanarak veya sahilde kitap okuyarak geçirirken iki kere düşünmeme gerek yoktu. Şimdi bu türden şeyler yapmayı düşünmem bile imkansız. Bunlardan birini bile yapmak o çok değerli haftasonu günlerimden birini alacak!

Egzersiz yapmak işten eve döndüğümde yapmak istediğim son şey. Aynı zamanda akşam yemeğinden sonra, yatağa girmeden önce ya da uyandıktan hemen sonrası için de geçerli bu durum. Yani haftaiçi bir gün için.

Bu, basit bir çözümü olan bir sorun gibi görünebilir: Az çalış, daha fazla vaktin olsun. Şimdi kazandığımdan çok daha azıyla tatmin edici bir yaşam tarzını sağlayabileceğimi kendime kanıtlamış bulunuyorum. Fakat maalesef bunu yapmak çalıştığım sektörde, ve birçoğunda daha, imkânsıza yakın. Ya 40 saat ya da hiç. Müşterilerim ve müteahhitler standart iş günü kültürüne sıkıca bağlı, bu yüzden işverenimi ikna edebilsem dahi onlardan saat 13.00’den sonra benden bir şey istememelerini talep etmem uygulanabilir değil.

beynimiyedim 2

8 saatlik iş günü, 19. yüzyılda Sanayi Devrimi sırasında Britanya’da ortaya çıktı. Sebebi, günde 14-16 saat çalıştırılan işçilere rahat bir nefes aldırmaktı. Teknolojiler ve yöntemler karmaşıklaştıkça, tüm sektörlerdeki işçiler daha kısa zamanlarda daha çok değer üretebilmeye başladı. Bunun daha kısa işgünlerine yol açtığını düşünebilirsiniz.

Ancak sekiz saatin büyük şirketler için çok kârlı olmasının sebebi sekiz saatte yapılan iş miktarı değil (ortalama bir ofis çalışanı üç saatten az bir zamanda yapabileceği işler için sekiz saat çalışıyor), satın almaktan mutluluk duyan kitleler yaratması. Boş zamanı kısa tutmak, insanların konfor, haz ve diğer rahatlamalar için daha fazla ödemesi demek. Bu insanların TV ve reklamlarını izlemeye devam etmelerini garanti ediyor. İş dışındaki azimlerini kaybetmelerini sağlıyor.

Bizleri yorgun, keyif almaya aç, konfor ve eğlence için para vermeye istekli ve en önemlisi sahip olmadığımız şeyleri istemeye devam edecek kadar hayatımızdan memnuniyetsiz kılan bir kültürün içine itiliyoruz. Bir sürü şey satın alıyoruz, çünkü daima bir şeyler eksik gibi geliyor.

Batı ekonomileri, özellikle ABD’ninki, keyif, bağımlılık ve gereksiz harcamalar üzerine dikkatle tasarlanarak inşa edilmiş. Neşelenmek için, kendimizi ödüllendirmek için, kutlamak için, sorunlarımızı çözmek için, konumumuzu yükseltmek için ve can sıkıntısından kurtulmak için harcıyoruz. ABD’nin tüm bu hayatlarına bir şey katmayan gereksiz çöplüğü almayı durdurduğunda ne olabileceğini hayal edebiliyor musunuz?

Ekonomi çöker ve bir daha toparlanamazdı.

ABD’nin üzerine yazılıp çizilmiş tüm problemleri, obezite, depresyon, çevresel kirlilik ve yolsuzluk dahil; bu trilyon dolarlık ekonomiyi yaratıp koruyabilmek içindi. Bu ekonominin “sağlıklı” kalabilmesi ABD’nin sağlıksız kalmasına bağlı. Sekiz saatlik çalışma kültürü, bugünkü sistemin insanları her sorunun çözümünün satın almaktan geçtiğine inanacağı bir tatminsizlik seviyesinde tutmasına yarayan en güçlü araç.

Parkison Yasası’nı duymuş olabilirsiniz. Bu teori, sıkça zaman yönetimine referans verilerek kulanılır: Bir işi halletmek için ne kadar zaman verilirse, o işi yapmak o kadar sürer. Eğer sadece yirmi dakikanız varsa yirmi dakikada yapabildiklerinizi görmek inanılmazdır. Ama bütün akşamı harcayabiliyorsanız, büyük ihtimalle o iş uzun sürecektir.

Çoğumuz paraya da aynı şekilde yaklaşıyor. Ne kadar fazla kazanırsak o kadar fazla harcıyoruz. Kazanmaya başladıkça birden bire daha çok harcamamız gerekmiyor; harcalayabiliyorsak harcıyoruz. Aslında gelirimiz her arttığında yaşam standartlarımızı (ya da en azından harcamalarımızı arttırmaktan) yükseltmekten kaçınmamız biraz zor.

Tüm bu iğrenç sistemden kaçınıp ormanlarda yaşamaya başlamamız gerektiğini düşünmüyorum. Ancak “yüce ticaretin” bizden ne yapmamızı istediğini anlasak iyi ederiz. İdeal tüketicileri yaratabilmek için on yıllardır çalışıyorlar ve başarılı oldular. Eğer gerçek bir sapkın*** değilseniz yaşam tarzınız önceden tasarlandı.

Kusursuz tüketici memnuniyetsiz fakat umutlu, kişisel gelişimiyle ilgisiz, televizyona önemli ölçüde alışmış, tam zamanlı çalışan, fena olmayan bir gelir sağlayabilen, boş zamanlarında keyif çatabilen bir insan.

Sen bu musun?

İki hafta önce, tabii ki değilim, diyebilirdim ama bundan sonra bu haftayı geçirdiğim gibi yaşayacaksam, geçmiş olsun.

ÇN – *: “Keeping up with the Joneses” – Sosyal sınıfı ve maddiyat birikimini karşılaştırıp kendi konumunu belirlemek için komşuları seçmek. Bu yarışta başarısızlık ekonomik ve kültürel aşağılığı beraberinde getirir.

**:Yazarın verdiği ve Türkiyeli okuyucunun orta sınıf tüketicisi imgelemine pek uymayan bodrum/garaj örneği, aslında bilinçsiz olarak global kapitalizmin adaletsizliğini de örnekliyor bizim için.

***:”anomaly” – Durkheim’ın bir bedenin organları gibi işleyen toplumunun düzenin bozulmuş hali. Toplumsal düzeni koruyan normlardan sapmamamız için şakağımıza dayanmıştır.