Park Chan Wook, Sarah Waters’ın Fingersmith romanını alıp, sizi her köşede hazırlıksız yakalayan sapkın bir psikodramaya dönüştürüyor.

Oldboy filminin yönetmeni Park Chan Wook’dan gelen ve çok ses getiren erotik gerilim filmi baş döndürücü zevklere sahip.

Sarah Waters’ın 2002 çıkışlı romanı Fingersmith’ten esinlenen The Handmaiden baştan çıkartmanın, arzunun ve aldatmanın çoskulu, kışkırtıcı bir hikâyesi. Sinsice hikâyeye saklanmış, dolandırıcılığa kurban giden adamlar ve cazibeli kadınlarla (Basic Instict’ten daha çok Bound misali), bu Park filmi, sinematik el çabukluğuyla, yanlış yönlendirmenin büyüleyici katmanlarını tek tek soyup çıkararak seyircisine ters köşe yapmaktan büyük zevk alıyor. Yılan gibi kıvrımlı anlatım kendi üzerine ileri geri gidip geldikçe, farklı bakış açılarıyla aynı olayların birbirinden net bir şekilde açığa çıkmalarına şahit oluyoruz.

Water’ın romanında (2005’te BBC tarafından mini-dizi olarak uyarlanmış) başarılı bir yankesici, Dickens tarzı karanlık bir odadan alınıp, genç mirasçıyı servetinden ayırmak için kilit rol oynayacağı malikâneye yerleştirilir. Park hikâyeyi Victoria İngilteresi’nden, Japon sömürgesi altında bulunan 1930’ların Koresi’ne taşır. Burada, yüksek mertebeli ve zarif bir dolandırıcı olan “kont” Fujiwara, Sook-hee’yi (Kim Tae-ri), Japon mirasçı Lady Hideko’nun (Kim Min-hee) ev hizmetçisi olarak görevlendirir.

“Tamako” ve “Okju” gibi çeşitli isimlerle anılan, bir hali bir haline uymayan Sook-hee, saf ve naif Lady Hideko’nun Konta âşık olmasını sağlayacak, zavallı masum kadını bir hızla akıl hastanesine kapatmadan önce kontla birlikte evden kaçmasına zemin hazırlayacaktır. Suç ortağı, Hideko’nun amcası Kouzuki’nin miras bırakmayı planladığı dudak uçuklatan servetini çalıp, ganimeti paylaşacaktır. Ama rol yapmalarla, her köşeden ortaya çıkan beklenmedik tersliklerle, anlatımlarla bizi, kim gerçekten “saf ve biraz da aptal” diye düşündürmeye sevk eden karakterlerin sadece çok azı göründüğü gibidir.

Karmakarışık psikodramanın vuku bulduğu bu ev, kısmen batı gotik malikânesi tarzının (gölgeli ön cephesinde The Haunting ve Rebecca’dan izler vardır) kısmen de saraydan bozma Japon konağının gizemli ve garip bir birleşimi gibidir. Müsrifçe dekore edilmiş uğursuz koridorlarında iç içe geçmiş odalar, dışarıda içerde, umumi ve özel olanların arasında boş alanlar görüyoruz.

Koridorun birinde “bilginin sınırları”na işaret eden sembolik bir yılan nöbet tutuyor, altta bodrumda ise, sadist pornografik yazıların olduğu bir kütüphanenin sapkınca ritmini tutan dokunaçlı bir şey acı içinde kıvranıyor. Aynı zamanda, çamurlu yerlerde, kiraz ağaçlarının dallarını hortlatan ölü bir teyzenin hayaleti de ev ahalisinden birini “acaba deliriyor muyum?” diye merak içinde bırakmakla meşgul.

Hitchcock tarzı şaşırtmacalar ve bolca deri karıncalandıran Freud benzetmeleriyle dolu ilk İngilizce uzun metrajlı Stoker filminden sonra, Park, sırasıyla aşırı bir şekilde alaycı ve memnun edici bir şekilde de yüzsüz olan füg halinden muzdarip bu ele avuca sığmaz çocuğuyla “İntikam Üçlemesi”ne (Vengeance Trilogy ) sağlam ve tiyatral bir dönüş yapıyor. (Sympathy for Mr Vengeance, Oldboy, Lady Vengeance).

Ayakkabıların bolluğu, ne gariptir ki, gidecek bir yeri bile olmayan bir kadının yaşam alanını altüst etmesine rağmen, şatafatlı set tasarımlarında, zengin mobilyalarda ve kostümlerin aşırı pahalı olmasında (hele ki o düğmeler), elle tutulur bir fetişizm söz konusu.

Abdellatif Kechiche’nin Blue Is the Warmest Colour romanı, kaynak yazar Julie Maroh tarafından “sözde lezbiyen seksin teşhiri” diye pornografik olarak eleştirilmesine rağmen, Sarah Waters, kitabın yıkıcı cinselliğinin uygun bir yorumu diyerek The Handmaiden’a kucak açmış ve destek vermiştir. Yakın zamanda The Guardian’a verdiği bir röportajda, “kendi arzularını keşfetmeye yarayan yolları bulmak için erkek egemen pornografik geleneğini ele geçiren ve aynı zamanda bu geleneği yerle bir eden ‘kadınlar’” fikrine sadık kaldığı için Park’ın filmini övmüştür. Dikkat çekici bir şekilde garip bir sahnede, sözde “erotik edebiyat” denilen bir eserden, çılgın gibi kızarmış yüzlerini yellendiren ve koltuklarında bir oraya bir buraya kıvranan gülünç erkek izleyicilerine kocaman bir kukla yardımıyla tiyatral bir okuma yaparken izleyiciye absürd bir tablo resmeder.

“Söyler misin bana, bu erkekler geceleri ne istiyor?” diye sorar Hideko masumca. Ki bu soruya The Handmaiden, hâlihazırda delici ve eleştirel bir cevap sunar. Anlatıcının milli sömürgecilik fikirleriyle oyunlar oynadığı gibi, filmin kadın kahramanları da erkeklerin dilinden anlatılan hikâyelerin sınırlarından çok ötede var olabilmek için mücadele veriyorlar.

Park ise, seyircisini, çok iyi seçilmiş bir oyuncu kadrosunun harfi harfine oynadığı dikkatli bir şekilde koreografi edilmiş bir kedi-fare oyunuyla meşgul ederek, onları tam anlamıyla düğümleme fırsatı elde etmenin açıkça tadını çıkarıyor. Göz korkutan gösterim süresine rağmen, film sinematik coşkusuyla nefes kesen bir hızda bitiveriyor.

 

Kaynak: The Guardian