Devlet nüfusunun kendini özel olarak hissettirdiği alanların başında simgesel üretim alanları gelir. Öncelik olarak kamu kurum ve kuruluşları ilk akla gelenleri olmak ile birlikte, nitekim söz konusu o boğucu ve sıkıcı binalar ise; kamu idarecileri ve bunların temsilcileri görünürde hiç şüphesiz büyük toplumsal sorun üreticileri olarak göze çarpar. Toplumbilimi çatısı altında genelleme yapmak, her ne kadar doğru olmasa da tüm bu olayları, toplumbilimi sorunları olarak üstlenip onaylamak ya da onaylıyormuş gibi görünmek zorunda hissediyor olmak; sorunlara alışmaktan süregelen hususi bir toplu kazanım davranışıdır.

Memur düşünür(!)

Memur düşünürün zihniyeti; bir uçtan diğer bir uca kadar resmi olanın, belirli merciler tarafınca zihnen bir istila sonucu ortaya çıkmış olması tesadüfi değil. Bunun en somut ve en iyi kanıtı, şüphesiz küçük çapta bürokrasinin de evrensel çıkarlara hizmeti ile ilişkilidir. Tüm bu sezgi ve istekler, çepeçevre donatılmış namütenahi bir evrensel gruba ya da aslına bakılırsa bu konuda çok itinalı olanların da hak verebileceği üzere, bir düşünüm organı olan ve genel çıkarı yalnızca gerçekleştirmek ile görevli insanların zihnini rasyonel araca dönüştüren cazibeden başka bir şey değildir.

Gelişmelere bakıldığında toplumculuğun istismar edilen bir olgu olduğu düşünüldüğü apaçıkken, var olan toplumculuk farkındalığının ne derecede var olduğu saptanamaz bir gerçek olmakla birlikte, toplum dinamizminin temeline bir dinamit yerleştirmenin artık pek kolay olduğunu anlayabiliyoruz. Çeşitli komplikasyonların neden olduğu varsayımlar, ne yazık ki yüzyıllardır çeşitli biçimlerde karşımıza çıkıyor. Tüm bu deformasyonların kaynağının sebep ve neden ikilisi ile işlenip pek güzel bir biçimde de irdelenemez oluşu, çözümsüzlüğü de beraberinde getiriyor.

Toplumbilim ve devlet

Bizatihi devlet gerçekliliğinin bir parçası olan toplum birlikteliği, yıkılan bir binanın tekrar sıvanması gibi geçici süre zarfı boyunca revize ediliyor. Bu yeniden oluşumun da birbirinden ayrı düşünülemez her bir parçası, ideolojik beklentilerin gerisinde kaldığından dolayı toplum etrafında cereyan eden bürokrasi çıkmazının öne sürdüğü tüm sorunlar, toplumbilim için de geçerli değil midir dersiniz? Bence geçerlidir. Ve bu geçerliliğin zorluk dereceleri biraz daha fazladır, çünkü toplumbilimin de devletten özerkliği sorgulanabilmelidir. Toplumbilimin toplumsal tarihine bakıldığında, bu bilimlerin tarihe borçlu olduğu ve toplumsal dünya ile tüm bilinçdışı bağlantılarını, sorunsallarını, kuramlarını, yöntem ve kavramlarını ve türevi birçok şeyi de talep etmek gerekir. Böylece toplumbilim ile toplumculuğu özdeşleştirenlerin iddia ettikleri gibi toplumsal mücadelelerin doğrudan ifadesi olmadığı keşfedilmektedir.

Eğer bilimselliğe doğru bir biçimde ilerlemenin birinci koşulu insan ise toplumsal talep karşısında, bağımsızlıkların ancak devlete dayanarak arttırılabildiği kanıtlanmalıdır. Söz konusu bilimler, devletten bağımsızlıklarını yitirme riski ile karşı karşıya kalırsa da devletin kendilerine sağladığı görecelerin özgürlüğünü kısmen ya da fiili bir şekilde kullanmaya hazırlanmış olmamalıdır.