Bizim topraklarda önce kadınlar uyanır. Güneş sonra doğar. Çünkü güneşi doğuran kadınlardır.”
Ezidi Atasözü

Yöre halkının adına yeminler ettiği, mezarına nur indiğine inanılan, Ezidi bir kadın Begé. İnancı yüzünden taşlandığı halde inancından vazgeçmeyen ve evlenmediği için günahsız olduğuna inanılan ve bu yüzden Müslümanların bile adına yeminler ettiği bir azize.

Ezidiler, Şanlıurfa bölgesine, Ezidilerin kutsal saydığı Şengal bölgesindeki bir kıtlık sonrası gelip Viranşehir, Suruç bölgesine yerleşmişlerdir. Yaşadıkları köye, Ezidilerin kutsal kitabı Mıshafareş’ten adını alan Mıshacerk ismi verilmiştir. Köyün adı 1960 yılında Gölen olarak değiştirilmiştir.

Osmanlı’nın son demlerinde ve sonraki dönemlerdeki baskılar sonucunda Ezidilerin çoğu zorla Müslüman oluyor. Mallarına el konuluyor, zorda bırakılıyor. Ürünleri alınmıyor ve hayvanları öldürülüyor. Tüm bunlar etkili oluyor ve kaçınılmaz olarak Begé’nin akrabaları da bu arada Müslüman oluyor. Begé ise bölgedeki tek Ezidi olmasa da bölgedeki tek Ezidi kadın olarak bilinip kendisine sayısız zulüm yapılıyor. Bunlara rağmen ne bir Müslüman ile evleniyor ne de Müslüman oluyor. Bir azize gibi zulümler görüyor ve bir incir ağacının altında ölüyor.(1955-60)

Begé ile ilgili sözlü araştırmalar yapan ve kitaplaştıran Yaşar Batman, bölgeye geliyor ve yüzlerce kişiyle görüşüp araştırmalar yapıyor. Araştırmaların sonucunda, Begé’nin 1894 doğumlu olduğu ve annesinin adının Sultan olduğu, babasının da isminin Mamo olduğu bilgisine ulaşılıyor. Yaşar Batman’ın röportajlarından bazılarının anlatımıyla Begé:

Mehmet Samur: Begé’nin yeğeni

“Begê öleli 50 yıl oldu. Ara sıra mezarında günlerce süren ışık oluşur. Begê ‘Ben namaz kılmam, Müslüman olmam, sizler Müslüman oldunuz. Ben Viranşehir’e
Yezidilerin yanına gideceğim’ derdi. Köyün çocukları onunla dalga geçerdi. Bu
çocuklardan biri şu an karşında oturuyor. 70 yaşlarında. Yaptıklarından utanıyor. Bu
yüzden çocukken yaptıklarını her zaman inkâra yönelir.” Begê’nin yeğeni Ali’yi
kastediyor.

“Begê çok saftı ve çok doğaldı. Abim Şemsi bir gün eve Elif-Be getirmişti. Begê
‘Ben size bu tür İslami eserleri eve getirmeyin demedim mi?’ diye ona kızdı. Bunun
üzerine diğer abim Ali, Begê’yi taşladı ve ardından da dövdü. Çocukluğumuzda çok çok
fakirdik. Yiyecek, elbise ve ekmek yoktu. Babamın her mevsim giydiği tek çulu vardı.
Annem bu çulu yıkarken babam, mahrem yerlerini evdeki kilimle örterdi. Annem
Zahide de giyebileceği tek çulu yıkanırken çıplak kalmak zorunda kalırdı. Ve cinsel
organını örtüyle örterdi. Begê dilencilik yaparak 20 kişinin geçimini sağlardı. Un ve
ekmek toplardı.”

Hansi Binici:

“Bundan yaklaşık 20 yıl önce Viranşehir Oğlakçı köyünden bize misafirler
gelmişti. İçlerinden biri Begê’nin ölümünü ‘Begê öleceği gün uyanmış ve ben bugün
öleceğim, demiş. Ardından banyosunu yapmış ve beyaz renkli en güzel elbisesini
yıkayarak giymiş. Sonra yatağına uzanarak uykuya dalmış ve uykudayken de
ölmüş. Çarşamba geceleri Begê’nin mezarına gökyüzünden ışıklar iner.’ şeklinde
anlatmıştı”

Sabri Bilgin:

“11 yaşındayken onu (Begê’yi) gördüm. 40-45 yaşlarındaydı. Şeytan kelimesinin
söylenmesine çok kızardı. Bunu hakaret kabul ederdi. ‘Ben Kürdüm ama devlete
bağlıyım.’ derdi. Öteki olmaktan kaçmaya çalışırdı. Köyümüzde İnönü zamanında da
Kuran kursları vardı. Jandarmalar geldiğinde, Kuranları kilimlerin altına saklardık.
1954-1955 yıllarında Begê, Mishacerk’ten gitti. Menderes dönemiydi. Bu dönemde, bu
köyde Kuran Kursları çoğaldı. İşte tam bu nokta da Begê’ye olan tepkiler oldukça
şiddetlendi. Menderesin başbakanlığında tamamen yalnız kaldı. Tamamen. 1957-
1958’de öldü.

Menderes döneminde ortalık Şeyh’ten geçilmezdi. Halk çok saftı o
zamanlar. Bütün herkes ‘Ben rüyamda Hz. Muhammed’i gördüm, ben de şeyh’im’
derdi. Halk saftı ama Begê de saftı. Sorunları burada aşamadı. Boyu 1.70, kilosu
70, saçları siyahtı. Bazen Kofi kullanırdı. Gitmesine yakın çocukların onu taşlaması
ve çembere alması daha da şiddetlenmişti. Bu yüzden çocuklardan çok korkar
olmuştu. Çocukların yaptıklarından çok etkileniyordu. Bu süreçte toplumdan
tamamen dışlandı. Bunlardan daha kötüsü de yaşamı boyunca az çok iletişim
içinde olduğu amca çocukları ve abisiyle de iletişim kuramıyordu artık. Onlar
da Müslüman olmuşlardı. O zamanlar televizyon yok. Akşamları tüm köylü bir
araya gelir, sohbet edip öyküler anlatırlardı. Bu toplantılarda sadece onun söz
hakkı yoktu. Eskiden öyle miydi…(!) Artık o hep dinler olmuştu. Kim ne anlatırsa
anlatsın ona sadece dinlemek düşerdi. Oysa bu toplantılarda Begê, Ezidilikten
konuşmayı çok isterdi. Kürt köylülerine eski gelenek ve göreneklerini anlatmayı
çok isterdi. Sosyal ilişkisi sıfırdı. Kimseyle hiçbir sosyal iletişime girme hakkı
yoktu.”

Perihan Ercan:

“7-8 yaşlarındaydık. Yazdı. Güneş yeni batmış olmasına rağmen hava oldukça
bunaltıcıydı, bu yüzden bütün gün evlerden dışarı çıkamamış, hiç oyun
oynayamamıştık. Can sıkıntısından patlıyorduk. Köyün girişinde Begê’nin Ezidi Kürt
köyü olan Zeki köyünden dilencilik yapmaktan döndüğünü gördük. İşte o an çığlık
çığlığa koşarak Begê’nin yanına geldik. Begê’yi çok severdik. Ellerimiz havada onun
etrafında dönerek dans etmeye başladık. Ho ha ho ha Begê gelmiş, diyerek
bağırıyorduk. Eğlence kaynağımızdı. Bütün sıkıntımız gitmişti. Ona gösterdiğimiz bu
sıcaklık onu çok mutlu ederdi. Biraz da dalga geçiyorduk onunla aslında. Buna
rağmen bizim coşkumuza sevecenlikle yaklaşır, güya bize beddua edercesine
‘abinizin önünde de böyle oynayasınız’ derdi. Begê oğlakçı köyüne gitmek için
topladığı 15 lirayı kaybetmişti. Köyü terk edip oğlakçı köyüne gitmesinin üzerinden 5-
6 gün sonra, köyümüzün tek su kuyusunun hemen yanıbaşında kaybettiği parayı 15
yaşında bir genç buldu.”

İlhan Samur:

“10 yıl önce yazın pamuk toplamaya Begê’nin mezarının olduğu köye gitmiştik. Köyün
çobanı, Sünni bir Kürt idi. Bir baktım ki birçok koyunu Begê’nin mezarının üzerine
yollamış. Koyunlar da Begê’nin mezarının üzerindeki otları yiyor. Çobana ‘Koyunları
bu mezarın üzerine getirme!’ dedim. Çoban da ‘Neden önemsiyorsun ki zaten bu
mezarda yatan kadın Ezidi.’ dedi. Ben de ona ‘Yapma! O kadın Ezidi bir şeyh.’ dedim.
Ardından kızarak eve geldim.

Ertesi gün öğleden sonra çoban kan ter içinde soluk soluğa kaldığım evin kapısının önüne geldi. Kapıyı hemen açtım. Korku ve telaşla aptallaşmış halde çoban karşımdaydı. ‘İlhan sen bana dün o mezardaki kadın Ezidi şeyhi dedin ya ama ben seni ciddiye almadım. O mezarın üzerindeki otları koyunların yemesine izin verdim. Sen gittikten sonra mezarlığın hemen aşağısından akan dereye bir koyunum gitti. Ardından bir koyun, ardından birçok koyun. Hiçbir koyun derenin ortasında hareket edemiyordu. Ayakları derenin zeminindeki
çamurluğa batmıştı. Bu çamur onları toprağın içine doğru çekiyordu. Hepsi boğulmak
üzereydi. Telaşla ben de dereye girdim ve ben de bataklığa saplandım. Neredeyse
boğulacaktım. 5-6 koyun öldü. Ben zor kurtuldum. Oysa bu dere hiç de derin bir dere
değildir. İlhan senden özür dilerim.’ dedi. Ben de ‘Sen benden değil, git Begê’nin
mezarından özür dile.’ dedim. Bir baktım ki sonra çoban, Begê’nin mezarının başında hazır
ol şeklinde bekliyor.”

Kadir İrkek:

“Bütün yezidi akrabaları müslüman olunca hiç kimseyle evlenmedi. Çünkü sadece yezidi erkeklerle evlenmeyi düşünürdü. Müslüman olmadı ve yerleştiği Viranşehir’deki yezidi köyünde ermiş kabul edildi. Abisi Beko, Yemen harbine katıldı ve orada öldü. Begê’nin diğer abisi Mehmet evlendi. Mehmet’in çocukları yaşıyor. Mehmet’in
çocukları sırasıyla; Cindi, Bekir, Osman, Şehmuz ve Şemsettin. Begê’nin dedesi,
Mani Ammo’dur. Begê, esmer ve ela gözlüydü. Yezidiler için zurna sesi günah
olduğundan, Müslümanların düğününe Begê katılmazdı, bu düğünlerde zurna
çalınırdı. Yezidiler marul da yemez. Begê 1.70 boyunda ve çok güzeldi. Mishacek
köyünün resmi adı, Gölen’dir. Ezidilerin mahsullerine tecavüzde ederlerdi. ‘Siz
yezidisiniz sizin malınız Müslümanlara helâl’ derlerdi. Ezidilerin fıstıkları çalınır,
mahsullerine inek yollanırdı.”

Azize gibi ölmesi:

Begê kendisine yapılan zulümlerden kaçmak için yine akrabalarının bir kısmının yaşadığı Viranşehir’deki Oğlakçı köyüne gitmek ister. Gitmek için para toplar ama parasını kaybeder. Kendi akrabası olan birinden borç alıp Oğlakçı Köyü’ne gider. Orada ölür, ölümünü Yusuf Yüksel şöyle anlatır: “Begê öldüğü gün tüm köylülere ‘Ben bugün öleceğim gidip incir ağacının –ki bu ağaç Begê’nin ağacı olarak bilinirmiş- altındaki kaynaktan su getirip ısıtayım ve banyo yapayım.’ demiş. Banyo yaptıktan sonra en güzel en temiz beyaz renkli kıyafetini giymiş. Ardından yatağına uzanıp uyumuş ve bir daha gözlerini açmamış.
Yezidiler, ‘Kalbi o kadar temizmiş ki öleceği günü bile bilmiş.’ diyorlar. Altından su
aldığı ve bakımını üstlendiği incir ağacının meyvelerindeki sütü, yeni doğum
yapmış ama sütü olmayan genç anneler içer, böylece sütleri gelir ve çoğalırmış.”

Kaynak: Zazaki, Rojbas5, Ezidi Kürtlerin Ölümsüz Azizesi, Begé Kitabı, Yaşar Batman

Başlık Fotoğrafı: 1900’lerin başında bir Ezidi Kürt Kadını.