Türkiye’nin olmazsa olmazı laikliktir. Demokrasinin ve özgürlüklerin teminatı olan laikliğin Türkiye’de gerçek anlamıyla uygulanabildiğini söylemek ise zor. Siyasal islamcı toplum mühendisliğinin karşısında devletçi bir laiklikle değil, çoğulcu ve özgürlükçü bir laiklik anlayışıyla durmak ve laikliğe sonuna kadar sahip çıkmak gerekiyor.

Ülke gündeminde bu hafta laiklik konusu var. TBMM Başkanı İsmail Kahraman‘ın “Laiklik yeni anayasada yer almamalı” sözleri birkaç gündür siyaset dünyasında başlıca tartışma konusu olurken, toplum nezdinde de bu sözlere büyük tepkiler söz konusu. TBMM Başkanı İsmail Kahraman, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nin İstanbul’da düzenlenen toplantısında yaptığı konuşmada Türkiye’de laikliği isteyenin istediği gibi yorumladığını söylemiş ve “Yeni ve dindar bir anayasa olmalı” demişti.

Peki, Türkiye’de gerçekten laik bir sistem var mı? Türkiye laiktir laik kalacak sloganının altı dolu mu? Türkiye’de laiklik, ki demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur laiklik, ne kadar uygulanıyor, bu laiklik sistemi devletçi bir yapıya mı sahip yoksa inanç ve inanmama özgürlüğüne dayalı, tektipçi değil çoğulcu bir sistem mi?

Gelin, önce laikliğin tanımını yapalım ve laiklik niye çok kritiktir onu konuşalım. Şunu ilk olarak söylemek gerekir; laik bir sistemde din yok sayılmaz. Ancak ve ancak; din hiçbir şekilde referans olarak da kullanılmaz, kullanılması teklif bile edilemez. Laiklik, inanmak kadar inanmamayı da bir hak olarak görür. Hiçbir inanca karşı ayrımcılık yapılmamasını savunur. Laik bir ülkede, topluma hizmetle sorumlu kamusal kurumlar hiçbir şekilde dinsel referanslardan etkilenmez, buna izin verilmez. Laiklik, dini ve dini inançları da devletin müdahalesinden uzak tutar. Özgürlükçü laiklik anlayışında, inanan sayısının az veya çok olmasına bakmadan bütün din ve mezheplerin varlığı güvence altına alınır. İnanç ve ibadet özgürlüğünün önündeki bütün engeller kaldırılır. Özgürlükçü laikliğin gerçekten uygulanması halinde, inanan ile inandığı arasındaki ilişki, devletin ideolojik aygıtı, iktidarını sürdürme enstrümanı haline dönüşmez. Temel insan hak ve özgürlüklerinin başında gelen inanç ve ibadet özgürlüğünün ihlale ve istismara her zaman en açık alanlardan biridir. Gerçek bir laiklik anlayışı bu istismarın önüne geçer.

Türkiye’nin olmazsa olmazı laiklik

Çok olanın az olan üzerinde tahakküm kurmasının birçok örneğini en acı şekilleriyle tarih boyunca gördüğümüz ve halen görmeye devam ettiğimiz Türkiye’de de gerçek bir laikliğin oturması da çok kritik bir konu. Türkiye’de özellikle 90’lı yıllarda başlayan Refah Partisi dönemi ve sonrasındaki AKP tek parti iktidarı dönemlerinde, din ve dinsel referanslar iktidar tarafından toplumsal, siyasal ve gündelik hayata fazlasıyla sokulmaya çalışıldı. Toplum mühendisliğinin harcı hep din oldu. İnanç ve ibadet özgürlüğünün nasıl kullanılacağına ilişkin kurallar, o inanç mensuplarının özellikle de Alevilerin inisiyatifinden çıkartılmaya çalışıldı. Bunlar, devletin koyduğu kurallara veya çizdiği sınırlara hapsedilmeye çalışıldı ve halen de çalışılıyor.

bhh-laiklik-yuruyusu-638x425

Diğer yandan Türkiye’de devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurulduğu günden bu yana, hep dini kontrol altında tutmak istedi. Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak kurumsallaştırılan devletçi laiklik anlayışı, dinsel simge ve pratiklerin siyasal alandan arındırılmasını içeriyordu. Bununla şeriatçı kalkışmaların önü alınsa da diğer yandan bu dinsel olarak da bir dini/mezhebi egemen kılmaya olanak tanıyan bir işleyiş de yarattı. Türkiye’nin Sünni-Türk kimliği gittikçe derinleşti.

Devletçi laiklik siyasal islamı güçlendirebilir

Devletçi zihniyetin baskıcı politikalarının ise ters teptiğini görüyoruz. Özellikle 27 Mayıs darbesi sonrasında, İslam siyasi bir çerçeve kazanmaya başladı. Siyasal islam modernleşme süreci derinleştikçe güç kaybedeceği düşünülen bir hayalet idi. Fakat beklenen olmadı. Bu hayalet yine ortaya çıktı. Zaten toplumun genlerinde olan tutucu düşünceler, kapitalist gelişmeyle de harmanlandı. 12 Eylül diktatörlük rejimi ise siyasal İslamı toplumu kaynaştırıcı bir öğe olarak görüyordu. Bir nevi sola karşı kullanılan bir depolitizasyon aracı idi. Fakat bu da tam tersine İslami hareketi militanlaştırdı. Ve 28 Şubat. Ordu, laik-antilaik kutuplaşmasını toplum mühendisliği çalışmasının ana öğesi yaptı. Tüm bunların sonucunda, Türkiye’de ne hiçbir zaman tam anlamıyla laik bir sistem oturdu ne de dinin toplumsal yaşam, siyaset, hukuk… vb üstündeki etkileri en aza, bireysel düzeye indirgendi. Din her zaman devlet işlerinin kalbinde olageldi.

zonguldak

Yukarıda dediğimiz gibi, laiklik Türkiye’nin olmazsa olmazıdır. Demokrasiye laiklik olmadan ulaşılamaz, laiklik olmadan özgürlükler güvence altına alınamaz. Diğer yandan aynı şekilde demokratik ve çoğulcu bir anlayış olmadan da gerçek bir laiklik oluşturulamaz, olan şey sadece despotizmin bir aracı, bir toplumsal mühendislik aracı olur.

Laik bir devlet, hiçbir dine veya felsefi inanca öncelik tanımaz. Hepsine eşit mesafededir. Türkiye’de artık laiklik, toplumda tüm inanç biçimlerinin barış içinde yan yana yaşamasının güvencesi haline gelmelidir. Hiçbir din veya inanç artık kamu kurumlarına egemen olmalıdır. Devletin dini olamaz, olamayacağı gibi bir din hizmetinin sağlanması ve bu dinin eğitiminin verilmesiyle ilgili işlerin kamu kurumlarının sorumluluğunda olmamalıdır. Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugünkü konumu bu açıdan laik devlet ilkesine bütünüyle aykırı bir konumda. Diyanet İşleri Başkanlığı çarpık laiklik anlayışının en önemli temellerinden biridir ve kapatılmalıdır.

Devlet bütün dinler, mezhepler ve inançlardan kendisini ayırmalı ve hepsiyle eşit uzaklıkta durmalı, kamu kaynaklarından özel teşvikte bulunmamalı, devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrı tutulması özenle korunmalıdır. Tüm okullarda zorunlu din eğitimi dersleri kaldırılmalıdır. Türkiye toplumunu oluşturan tüm kültürel ve dinsel kimliklere devletin eşit mesafede olması, farklı inanç ve geleneklere sahip olan yurttaşların bunları hiçbir baskıya maruz kalmadan yaşamalarını sağlamak demokratik yaşam açısından elzemdir. Ancak bu yaklaşım Türkiye’yi gerçek bir demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti haline getirebilir. Bu amaçla, özgürlükçü bir laiklik anlayışı çerçevesinde ve evrensel insan haklarına aykırı olmayacak her tür inanç, vicdan ve inanmama özgürlüğü kayıtsız şartsız güvence altına alınmalı; insanlar, ibadet, inanış, giyim ve yaşam tarzlarında serbestliğe sahip olmalı; hiç kimse farklılığından ötürü ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye uğratılmamalıdır. Ayrımsız tüm ibadet mekânlarına eşit hukuki güvence sağlanmalıdır. Bir yerin ibadet mekânı olup olmadığı, herhangi bir siyasal veya dinsel makamın değil, o inanç grubu mensuplarının kararıyla belirlenmelidir. Bu kapsamda cem evlerini ibadet yeri olarak gören Alevi toplumunun talepleri karşılanmalıdır.

Özgürlükçü bir laikliğin içi boşaltılmamalı

Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimizde laiklik tartışmalarında, yaratılan sahte laik-anti laik kutuplaşmanın ötesinde bir laiklik tanımına ihtiyacımız var. Bu; ne devletçi refleksler gösteren despotik bir laiklik, ne de siyasal islamcı hayallerin bir kılıfı gibi kullanılan, Davutoğlu’nun ifade ettiği çarpık ve içi doldurulamayan “özgürlükçü laiklik”tir. Özgürlükçü laiklik Davutoğlu’nun savunduğu fikirlerden çok uzakta olan, gerçekten demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, tüm inançlara ve inançsızlıklara eşit mesafedeki bir laikliktir. Bu açıdan, Türkiye’de gerçek bir laiklik savunusu, şu an iktidar ve iktidarın karşısında yer alan bazı kesimlerin dışında bir üçünçü seçeneği temsil ediyor.