Okuma süresi: 2 dakika

Iraklı şair ve yazar Sinan Antun’un; Süreyya Çalıkoğlu çevirisiyle Aylak Adam Yayınlarınca okura sunulan (Kasım, 2017) Yalnız Nar romanı; uluslararası alanda pek çok ödül almış, popüler; ancak sade ve dopdolu bir eser. Yaşamını ABD’de sürdüren Antun’un metninin bu ilgi ve beğeniye mazhar olması; bizim ülkemizdeki liberal veya solcu sıfatlı kimselerin, otuz yıldır, iç politika sorunlarımızı ABD ve AB’nin politik organlarına bağlı lobilere pazarlayıp para kazanmasını akıllara getirse de ilk başta, yazarın kişiliğinde ve kitapta bu bayağılığın olmadığını görmek sevindirici.

Yazar, seksenlerin başından iki binlerin ilk beş altı yılına kadar uzanan süreçte, her dönem birileri ile savaş halinde olan bir ülkenin başkentinde yaşayan geleneksel Şiî bir aileyi anlatıyor. Rejimin hışmından kurtulmak için ülkesini terk eden komünist amca, İran savaşında yaşamını yitiren doktor ağabey, Bağdat’taki tek Şiî gasilhanesinde ömrünü tüketen baba, her devirde gemisini yüzdüren inşaatçı bir kocayla evli ve yok hükmünde bir kız kardeş, her şeyden uzak, evinde hapis bir anne… Irak’ın tarihini özetleyen para, mezhep ve siyaset gerilimini ailesinde de görmekten mustarip Cevat’ın kişisel ve “var olmak” için mücadele eden her Orta Doğulunun genel anlatısı Yalnız Nar.

Babası gibi gassal olmak istemeyen, resim ve heykele ilgi duyan, seksenlerin sonunda güzel sanatlar akademisine giren Cevat, eğitimini tamamlasa da hayallerini gerçekleştiremeyecek, seksenlerde doksanlarda ve iki binlerde süreklileşmiş savaş koşullarında kaderine razı olmaktan başka bir şey yapamayacaktır. Babasının son ABD işgali günlerinde ölmesiyle annesine bakmak zorunda kalınca da çocukluğunda kendisine zorla öğretilen baba mesleğini icra etmeye başlayacaktır.

Sevdiği kadının, hastalığını kendisine söylememek için ülkeyi terk etmesi, ağabeyinden sonra babasını da kaybetmesi, sanatsal üretimde bulunamaması, toplumsal koşullara hiçbir şekilde müdahale edememesi; Cevat’ı ülkesinden sonra bir de kendi bedeninden ibaret hapishaneye mahkûm kılmıştır.

Kendi ülkesinde sığıntı olan, bütün tarihsel ve kültürel değerleri emperyalistlerce yok edilen, Saddam Hüseyin rejimine olan muhalifliklerini ABD’nin kanatları altında muktedirliğe dönüştüren radikal dinci, etnik milliyetçi ve sol etiketli grupların ihanetine tanık Irak halkının ve kişisel yaşantısının trajedisi, Cevat’ı iltica fikrine iter. Annesini yalnız bırakıp gitmeye karar verir Cevat, zira kendisinin sanatçı olma, dünyaya estetik katkı sunma hayalleri Bağdat’ın yıkıntıları altında kalıp yok olmak üzeredir.

Aşkı, hayalleri, yaşamı yarım kalan Cevat’ın kaderi ise bu saatten sonra artık değişmeyecektir. Çemberden çıkışı, yaşadığı toprakların binlerce yıllık geçmişi nedeniyle olanaksız kılınan bütün Doğulular gibi, Cevat da bu “büyülü hapishane”ye dönmek, burada kalmak zorundadır.

Gasilhanenin bahçesindeki nar ağacıdır Cevat’ın hikâyesinin özeti; ölülerin yıkandığı suyla büyüyen ve harika görüntüsü ve canlılığıyla yaşamı ve umudu yeşerten nar ağacı… Uzaktan bakıldığında bütün hoşluğu ve yekpareliği ile cazip; ama insanların elinde paramparça olan o meyveyi bize sunan nar ağacı…

Sinan Antun, yalın anlatımı ve sade diliyle naifliğin, isyanın ve tevekkülün öyküsünü anlatıyor romanında; ölümle yaşamın o korkutucu mücadelesinden kaçamayacağının bilincinde ve ancak her koşulda, kendi hayallerindeki gibi olmasa da yaşamı seçen bir adamı elbette.