Evrim biyolojisi alanındaki çalışmalar, günümüzde varlığını sürdüren organizmaların, insan da dahil, DNA’larında kodlanmış genlerin çok az bölümünün aktif olduğunu ortaya çıkardı. Aktif olmayan ‘kapalı’ bölümler üzerinde yapılan çalışmalar, uzun evrim sürecinde hayatta kalan/olan bugünkü organizmaların DNA’larının evrim sürecinin değişik aşamalarında her yeni dönemde, her seferinde ve her organizma için sıfırdan oluşmadığını gösterdi. Uzun DNA zincirinin her bir halkası aslında dünya üzerindeki yaşamı dünden bugüne bağlayan bir zaman makinasının uğradığı durakları gösteriyor.

Organizmaların DNA’larındaki her gen ya da gen grubu aslında, organizmanın içinde yaşadığı çevrede var olabilmek için bulduğu çözümlerin kodlanmış ve aktarılabilir hali. Bu açıdan bakınca organizmaların DNA’larındaki aktif olmayan ‘gen’lerin, uzun evrim sürecinde çevrelerinde olan değişimlere karşı buldukları çözümlerin bir kataloğu, bir gen, bir kod kütüphanesi olarak ele alınabileceği ortaya çıkıyor.

Bir başka deyişle bu DNA bölümünü sadece bir gen deposu olarak değil, aynı zamanda bir evrim soy kütüğü olarak da görmek olanaklı. Teorik olarak; süreci tersten okursak ve bu ‘kapalı’ genlerin işlevlerini, ‘açık’ genlerin işlevlerinden çıkardığımız bilgilerle yorumlarsak, evrim tarihi içinde çözümünü o genin ifadesinde bulan sorunun ne olduğunu, yani dünyamızın doğal çevresinin geçirdiği evreleri de sonuçtan nedene giderek ortaya çıkarabiliriz. Öyleyse, bugün varlıklarını sürdüren organizmalar, sadece bugünün koşullarında hayatta kalacak çözümlere sahip olmakla kalmıyorlar, farklı koşullarda hayatta kalmayı sağlamış olan çözümleri de yanlarında taşıyorlar.

Bu yaklaşıma ilk ökaryotik hücrenin, ilkel prokaryotik hücrelerin ortak yaşamsal birliği olduğunu söyleyen Lynn Margulis’in endosimbiyoz teorisini de eklediğimizde bu evrimsel soy kütüğünün bize günümüzdeki DNA’ların aynı zamanda farklı organizmaların bir ortak yaşam oluşturacak şekilde nasıl bir araya gelmiş olduğunu anlatacağı gerçeği de ortaya çıkacaktır. Ama daha önemlisi bu bilgi bize, tek tek organizmaların evrim sürecinin önlerine çıkardığı ‘sorun’lara karşı verdikleri ‘yaşam-kalım’ mücadelelerindeki en önemli ‘silah’larının ortak yaşam oluşturacak şekilde bir araya gelmek olduğunu da gösterecektir. Bir başka deyişle, ‘seçilmiş’ olanlar ‘rekabeti işbirliği ile yenenler’dir.

Evrim biyoloğu Richard Dawkins, benzer şekilde insan topluluklarının da insanlık tarihi boyunca, bir organizma gibi hayatta kalmak için evrim geçirdiğini, bu süreçte buldukları çözümleri bir kültürel ‘DNA’ içinde günümüze taşıdıklarını düşündüğü bir önerme yapar. Buna göre, kültürel ‘DNA’mızın da ‘gen’leri vardır ve bunlara ‘mem’ demeyi önerir. Bugün kültürel antropoloji, etnoloji ve tarih gibi bilim dallarının yaptığı çalışmalar, ‘mem’ kütüphanemizdeki bu bilgileri ortaya çıkarmayı ve anlamayı amaçlıyor. Bu kültürel DNA’nın ‘gen’leri olan ‘mem’ler, insanlığın ortak hafızasında saklanır, kadim bilgilerinde aktarılır, geleneklerinde, tüm insanlığın ortak kültürel mirasında korunur.

Gerek doğal ve gerekse kültürel evrim sürecini anlamaktaki en büyük güçlük, herhangi bir anda sadece varlığını koruyabilenlerle, ‘seçilmiş’ olanlarla çalışmak zorunda olunmasıdır. Seçimi ‘kaybedenler’ ortada olmadığı için neden kaybettiklerini anlamak elbette tam olarak mümkün olmaz. Ama evrim ‘kitabını’ bu bakış açısıyla, verili anda ‘çalışmayan’ gen ve ‘mem’leri anlamaya çalışarak, bir anlamda ‘satır aralarıyla’ okumak, süreci anlamak açısından ufkumuzu genişletip, kavrayışımızı derinleştirir.

Eski söz, ‘insanlık tarihi önüne çözebileceği sorunları koyar’ diyor. Başka ifadeyle, insanlık sadece çözmeye hazır olduğu sorunları çözer. Ya da ‘çözülmüş’ sorunlar zaten ‘çözülmeye hazır’ olunan sorunlardır. Buradaki anahtar sözcük, ‘hazır’ olmak. Neye ve nasıl hazır olmak gerekiyor? Hazır olduğumuzu nasıl anlayacağız? Hazır olunduğunu anladığımızda ne yapacağız? Hazır olunduğunda sorun kendiliğinden birden bire çözülecek mi, yoksa uygun bir müdahale mi gerekecek? Daha da önemlisi çözülecek ‘sorun’ nedir? Bir durumun sorun olduğunu nasıl anlarız?

Sorun çözülüp, ortalık yatışıp, toz duman dağıldıktan sonra aslında ne olduğunu anlamak nispeten kolaylaşır. Ustalık sürecin hem öznesi, hem de nesnesi olunan durumda ne olduğunu anlayabilmekte. Bu nedenle politika sanat olarak değerlendirilir. Politikada doğru ve yanlış yoktur, ‘uygun’ vardır. Sonrasına tarih karar verecektir.

Ahlak, din ve inanç kurallarının, kanunların üzerine oturduğu iyi – kötü, doğru – yanlış, sevap – günah, suç – ceza kavramları, ‘oluş’ sürecinin herhangi bir ‘kararlı’ noktasında ve sonradan yapılan tanımlar. Felsefi olarak insan davranışına, dolayısıyla insanlık tarihine en ‘uygun’ kavram, Althusser’in önerdiği uygun kavramı.

Bu açmazı çözmek, her zaman en uygun adımın ne olacağını söyleyecek sihirli bir değnek aramak yıllar boyunca düşünürlerin temel sorularından biri olmuştur; çözümü politikacıların ‘güvenilmez’ iradelerinden alıp, filozofun, bilim insanının emin ellerine vermeyi, uygun olanın belirsizliği yerine ‘doğru’ olanı koymayı düşlemişlerdir.

‘İnsanlık’ varoluşunun belki de en kritik açmazını yaşıyor bugün; tüm zenginliği ve çeşitliliğiyle gezegenimizdeki doğal yaşamı bir ‘dış tehlike’, varoluşuna bir tehdit olarak tanımlayıp, doğadan sadece kendine gerekli olanların seçildiği, ‘akıllı’ bir toplum yaratmaya çalışıyor.

Bunun sonuçlarını hep beraber yaşayıp göreceğiz. Ancak her şeyin tek tipleştirildiği bu dönemde önce ‘mem’leri korumamız ve anlamamız lazım. Kadim dünyamızdaki yaşamımızı sürdüreceksek ve daha da önemlisi yenilerinin oluşmasını izleyeceksek bize çok lazım olacaklar. Evet, önce kadim dünyamızdaki doğal ve kültürel yaşamı tüm zenginliğiyle korumamız gerekiyor. Bu hem ahlaki hem de varoluşsal bir zorunluluk.

Peki, ama dünya bu hale nasıl geldi? Doğanın bir ürünü olan insanlığın masum yaşam-kalım savaşımı, nasıl önce kendisini, sonra içinden çıktığı doğayı ve en sonunda da tüm yaşanılabilir dünyayı yok edecek bir noktaya geldi? Bu sorunun yanıtını her birimiz yolculuğumuz boyunca arayacağız; bu arayacağımız ilk ve en önemli yanıt olacak. Çünkü gelecekteki dünyanın ‘nasıl’ mümkün olacağının yanıtını, onu bu hale nasıl getirdiğimizi öğrenmeden bulmamız olanaklı değil. Bildiğimiz tek şey böyle dönemlerin toplumların yaşamında önemli alt-üst oluş zamanları olduğudur.

İnsanın, doğanın bir ürünü; bir canlı, bir topluluk olarak var olması, Tarım Devrimi ile birlikte yerini bir toplum olarak var olmaya bıraktıkça; yaşamda kalmak için gereksinim duyulan her şeyin elde edilmesi ve giderek üretimi, insanın içinde var olduğu doğaya karşı bir yaşam mücadelesine ve giderek bir üstünlük savaşımına dönüştü. Bunun üzerinde şekillenen düşünce ve toplum yapısı, mantıksal bir sonuç olarak; insanlığın varlığını, doğanın önce yanında, sonra karşısında ve en sonunda da üstünde tanımladı. En idealistinden en materyalistine kadar tüm filozoflar ve tüm felsefe biçimleri ile tüm dinler, sonra da tüm bilimler öncelikle insan-insan ilişkisi üzerinde durdu. Ama asıl olarak, Aydınlanma Çağı ve Sanayi Devrimi sonrası; yani insanlığın doğa ile olan ‘savaşını’ resmen kazanmasından sonra; kazandığımız bu büyük savaşın çoşkusuyla ve tüm muzafferliğimizle artık tamamen kendimize, insana, sadece insana döndü düşünce sistemimiz. Tüm felsefeler ve artık onların yerini almaya başlayan bilimsel düşünce ile bilim yapma tarzımız asıl olarak insana odaklandı.

Ancak, çoşku yatışıp da kendimize gelmeye, kazandığımız zaferin yarattığı enkazı farketmeye başladığımızda; aslında doğayla birlikte o sevgili insanlığı da ‘yendiğimizi’ ve ortaya bir canavar çıkardığımızı anladık. Canavarın günümüzdeki hali insanlarda çok üretip çok tüketmeden iyi bir yaşamın olamayacağı algısını dayatınca, insanlar çok, daha çok, daha daha çok tüketerek mutlu olmak peşine düştü. Artık insanın tek tatmin aracı, tek mutluluk ölçütü tüketmek oldu. Ancak beklentilerimizin büyüklüğüyle mutsuzluğumuz da arttıkça bir türlü tatmin olmayan, doymak bilmez bu canavar gittikçe kontrolden çıkmaya başladı. Aklıbaşında kalan herkes, o gün bugün bu canavar ile uğraşıyor. Ele geçirdiği güçle bizzat kendisini yok etmemesi için bu onu kontrol etmeye çalışıyor.

Ne var ki, artık başka bir dünya yaratmadan bu kontrolü ilelebet sürdürmenin olanaklı olmadığı anlaşılmaya başladı. Bu ‘güç’ ne kadar dizginlenilmeye çalışılırsa çalışılsın, her an kontrolden çıkmak üzere kendi yarattığı sona doğru ilerleyişini sürdürüyor. Tekrar en başa dönmedikçe; insanlığı yeniden tanımlamadıkça, içinden çıktığı doğanın, onu ve bizzat kendisini anlayacak, hem en üstün ürünü; efendisi, hemde en aciz bir parçası; kölesi olduğunu kabul etmedikçe, yani yeni bir dünya kurmadıkça insanlık olarak varlığımızı sürdürmemiz olanaklı görünmüyor.

Ne mutlu ki, her yıkıcı güç yapar da… Doğaya karşı savaşı kazanmamızı sağlayan en önemli silahımız olan bilim, onu anlamamızı da sağladı. Düşmanımızı yenerken ve yenmek için onu öğrendik ve anladık. Artık doğayı yenmemiz gerekmediğini, onunla birlikte uyum içinde yaşayabileceğimizi biliyoruz. Bunu yapabiliyoruz. Yaparken de bilgimiz ve kavrayışımız artıyor.

İnsanlığın, doğanın, yaşamın bir amacı var mı, olabilir mi, olmalı mı? Her ne kadar günlük yaşantımızda insan olarak çok övündüğümüz bilinçli, iradi kararlarımızla hedef odaklı yaşıyor olsak da, aslında hepimiz tek tek bir ‘oluş’un parçalarıyız.

Felsefi kaos ve kuantum kuramlarında anlatılmaya çalışıldığı gibi; ‘doğru’yu yakaladığımızı sandığımız anda ‘oluş’u kaçırmış oluyoruz. İyi ve doğru; o anda uygun olduğunu düşündüğümüz, varsaydığımız, inandığımız kararlarımızın, davranışlarımızın, eylemlerimizin sonuçlarının sonradan değerlendirildiğinde vardığımız ve eniyisi olduğuna inandığımız, ‘kararlı’ bir insanlık durumunu korumak ve sürdürmek için yaptığımız tanımlar, verdiğimiz hükümler ve koyduğumuz kurallar.

‘Gen’ ve ‘mem’ kavramlarını tartışırken tanımladığımız, herhangi bir yapının, organizmanın ve toplumun; yapı, organizma ve topluluk olma ‘durumunu’ sürdürmek, yani var olmak, yani hayatta kalmak için bulduğu çözümlerin onun için bir kararlı olma ve kalma durumu olması, ‘oluş’ ve ‘duruş’ arasındaki diyalektik ilişkinin özünü anlatıyor. Hayatta kalma, kararlı olma; organizmaların ve aydınlanma çağına kadar insan topluluklarının karar verdiği, hedeflediği bir süreç değil, sadece oluş sonunda ortaya çıkan bir durum.

Aydınlanma düşüncesi, bilimi ve sonrasında sanayi toplumu ile birlikte rastlantısal topluluklar yerine, insanlık durumunun varlığını ve geleceğini garanti altına almayı amaçlayan ‘sosyal bir sözleşme’ ile malum yola girdik. Ve bu yolun bizi getirdiği yerdeyiz. Hiçbir yapı, organizma ya da topluluğun başaramadığı, başaramayacağı bir iddiamız var; rastlantıdan, belirsizlikten kurtulma, onu ‘yenme’.

İnsanlık olarak kendimize atfettiğimiz bilme, karar verme ve yapma gücünün şehvetiyle, ‘kaderimize’ razı olmak arasında sıkışmış kalmış durumdayız. Kovulduğumuz ‘cennete’ dönerek tüm günahlardan arınma arzumuz ile kendi kaderimizi elimizde tutma tutkumuz arasındaki yaman çelişki yüzyıllardır peşimizi bırakmıyor.

Bu yaklaşım insan topluluklarını nihayet, var olan her şeyin ‘bağımlı’ ve ‘bağımsız değişkenler’ olarak tasnif edildiği ve ‘bağımsız’ olanların dışlandığı sürekli ‘kontrollü bir deney’ ortamında yaşamaya mahkum bir insan toplumuna kalıcı olarak dönüştürmeyi amaçlıyor. Ama olmuyor, olmayacak.

Bu yoldan da, geldiği yerden deve görünen o ki gideceği yerden de memnun değiliz. Bu memnuniyetsizliğimizin yakın zamana kadar ifadesi olan sisteme karşı mücadele etme, direnme, yenme ve kazanma tutumu ise uygun değil; yendiğinin bir benzerini üretiyor.

Ama bu uygunsuzluğun karşısına ne konacağını da henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey artık yenerek, yıkarak değil, kurarak devam etmek gerektiği. Burada rastlantı ve zorunluluk, irade ve tevekkül, tesadüf ve kader konularının derin sarmalına giriyoruz. En iradi olduğumuzu sandığımız, yıkma, yenme ve kazanma anında aslında ‘irademiz’ eski tarafından sinsice yönlendirilmiş bir zorunluluk, ‘kader’ döngüsüne sokulmuş olmuyor mu? Burada en uygun tutum, karşı çıkarak sınırlanmak yerine, sadece geleceğe bakmak, tüm enerjimizi, tutkumuzu ve hayallerimizi ‘karşılıklı yardımlaşmayla kurmaya’ adamak değil mi?

Gaia, Ortak yaşamın Uzaydan Görünen Hali

Doğanın neden yok olduğu sorusuna öncesine göre çok daha farklı yanıtlar veriyoruz bugün. Anladık ki, doğanın yok oluşunun görünen nedenleri; örneğin sanayi üretimi, endüstriyel tarım, nükleer ve termik santraller ise de, asıl neden, insanlar arasındaki karşılıklı dayanışma ve yardımlaşmaya dayalı ilişkilerin bozulmuş olması. Buradan yola çıkarak, doğanın ‘kurtarılması’ için ürettiğimiz çözüm önerileri de değişiyor. Çünkü bunlar sorunun çözümünü bir başka hazır reçeteye, neredeyse yeni bir tüketim biçimine bağlıyor. Artık ne merkezi, ne de bireysel çözümlerin doğayı korumak için tek başına yeterli olmadığını biliyoruz. Artık, imeceye, küçük ve bağımsız toplulukların ürettikleri çözümlere ve doğanın kültürüne de ihtiyaç duyuyoruz.Bu günlük hedeflere ulaşmak için çalışırken, ‘mem’leri anlamak, ‘mem’ler bağlamında geçmiş ve gelecek topluluk dinamiklerini, bağlantıları ve ilişkileri kavramak istiyoruz.

Margulis, organizmaların ve bulundukları ortamların, ilişkili döngülerin birbirini etkilemesi üzerine kurulu kaotik bir düzen, Gaia oluşturduğunu da söyler. Greg Hinkle’ın deyişiyle, ‘Gaia, ortak yaşamın uzaydan görünen halidir.’ Biz, insanlık; yüzlerce binlerce parçanın yan yana geldiği, iç içe geçtiği, her daim kendiliğinden bozulan ve yeniden kurulan bu düzene müdahale ettiğimiz her seferinde, bu kaotik düzeni kendimize göre her hizaya sokma girişimimizde hüsrana uğruyoruz ve uğramaya devam edeceğiz. Unutmayalım ki, bu düzen biz olmadan varlığını sürdürebilir, ama ne yazık ki, biz bu düzen olmadan var olamayız. Kendimizi bu bütünün bir parçası olarak görmedikçe, kurduğumuz ‘uygarlığı’ doğanın dışında ve üstünde gördükçe başarmamız olası görünmüyor. Doğayı tahrip etmekten vazgeçmek bir yana, doğayı ‘koruma’ ve ‘kurtarma’ misyonu altında gizlediğimiz bu kibirden de kurtulmalıyız.

Doğanın bizim tarafımızdan korunmasının gerekmeyeceği bir gelecek umuduyla.

Şamil Tunçay Beştoy’un desteğiyle hazırlanmıştır.