Neden koşuyorum?

-

Hareket etmezsek acı gerçekten bedenimizde birikir miydi, bilmiyorum. Ama hareket ettikçe bedenime gelen hissi biliyorum.

Ben bir anda koşmaya başladım. Planlı bir spor rutiniyle değil. Hedef koyarak, disiplin listeleri hazırlayarak da değil. Yürürken bir anda “Acaba koşabilir miyim?” diye düşündüm sadece. Adımlarımı hızlandırdım. Biraz daha hızlandırdım. Meğer gerçekten koşuyormuşuz.

En son ne zaman koştun?

Hangi duygundan kaçmak için?

Hangi duygunu yakalamak için?

Bende süreç biraz farklı gelişti. Herhangi bir acının peşinden gitmeden, hiçbir şeyi kovalamadan başladım koşmaya. Ama hareket ettikçe, geride bıraktığımı sandığım duygularımla karşılaştım.

İlk başta onlara nefes nefese selam verdim.

Dürüst olayım; ilk karşılaşmada çoğunu görmezden geldim. Nefesimi kontrol etmeyi öğrendiğim anda duygularımla da tanışmaya başladım. Ve fark ettim ki bazıları kaçtığım değil, hatta hiç bakmadığım duygulardı. Belki sahip çıksam bana çok yakışacaklardı. Belki biri dönüp “Bak, bu da sensin,” demediği için onları hep pas geçtim.

İnsan en çok kendini önemsiyor gibi görünüyor. Ama galiba en zor yine kendini önemsiyor. Ben de karşılaştığım her duyguyu önce sahiplenmeye başladım. Sonra bir baktım, daha iyi koşuyorum. Daha kontrollü. Nefes nefese kalmadan ilerlemeyi öğreniyorum. Gerektiği yerde durmayı, durup gerçekten soluklanmayı…

Meğer doğru yerde soluklanmak ne kadar önemliymiş.

Ankara’daki Gordion Yarı Maratonu öncesinde kendime söz vermiştim: Sakin başlayacaktım. Koşuyu bölümlere ayıracak, bazı yerlerde hızlanıp sonra ritmime geri dönecektim. Bunun üzerine düşündüm, plan yaptım. Sonra yarış başladı. Ve bilmediğim bir şey oldu: Parkur yokuş aşağı başlıyordu.

İstesem de yavaş başlayamadım. Akış beni hızlandırdı. “Ben böyle planlamamıştım,” diye düşündüm. Ama yarışın içindeydim artık. Duramazdım. İçten içe biliyordum; bu tempo bir yerde beni tıkayacaktı.

Sonra başka bir şey daha oldu. Baharla birlikte havaya karışan polenler nefesimi daraltmaya başladı. Hani nefesimi kontrol etmeyi öğrenmiştim ya… Hani plan yapmıştım…

Yokuş bitene kadar akıştaydım. Ama ne akış, elimde olmayan bir hızla.

Sonrası toparlandım. Durdum. Soluklandım. “Asla yürümem,” dediğim yerlerde yürüdüm. Ve yanımdan koşarak geçtiler. Bırakmayı düşündüğüm anlar oldu ama bırakmadım. Çünkü ilk kez zamanla kavga etmek yerine ona uyumlanmayı deniyordum. Nasıl olsa zaman geçecekti. Bu koşu bitecekti.

O zaman neden akışta kalmayı ve güvenmeyi denemeyim ki? Madem buradayım, sınırlarımı öğrenip rotanın da tadını çıkarayım.

Finish çizgisine geldiğimde şunu fark ettim: Planladığım şeylerin çoğunu yapamamıştım. Ama beni zorlayan bambaşka bir rotanın içinde, anında yeni bir plan kurmayı öğrenmiştim. Ve galiba koşmak bana tam olarak bunu öğretti.

Hayat sürekli kontrol edilecek bir şey değil. Ve bu kontrol çabasıyla zorlayarak zaman kaybetme de olmamalı.

Bazen sadece nefesini duyup ritmini hissetmen gerekiyor. Her şeyi aynı anda çözemiyorsun. Ama o anın içinde kalabiliyorsun. Adımına, nefesine, bedenine geri dönebiliyorsun. Koşarken insanın zihni susmuyor belki ama ilk kez gerçekten şimdiye dönüyor. Geçmiş biraz arkada kalıyor. Gelecek birkaç kilometre öteye çekiliyor. Ve geriye sadece şu kalıyor: Attığın şu anki adım.

Belki de bu yüzden koşmayı seviyorum. Çünkü hayatın büyük cevaplarını vermiyor bana. Ama küçük gerçekleri dürüstçe gösteriyor. Ne kadar sabırsız olduğumu. Nerede korktuğumu. Nerede kontrolü kaybetmekten hoşlanmadığımı. Nerede güçlü görünüp aslında yorulduğumu.

Koşarken insan kendine yalan söyleyemiyor pek. Nefesin seni ele veriyor. Ritmin seni ele veriyor. Bedenin, zihninden önce gerçeği söylüyor. Ve çok tuhaf bir şekilde bu durum özgürleştiriyor insanı.

Çünkü bir noktadan sonra mükemmel koşmaya çalışmayı bırakıyorsun. Mükemmel hissetmeye çalışmayı da. Sadece devam etmeyi öğreniyorsun. Kendi hızında kalmayı. Başkalarının temposunun seni bozmasına izin vermemeyi.

Bazen herkes senden daha hızlı ilerliyormuş gibi hissediyorsun. Birileri senden önce âşık oluyor, iyileşiyor, başarıyor, toparlanıyor. Sen hâlâ aynı duygunun içinde dönüp duruyormuşsun gibi geliyor.

O yüzden belki de mesele hız değil hiçbir zaman. Mesele, kendi ritmini duyabilecek kadar kendine yaklaşabilmek. Ben koşarken biraz bunu hissediyorum. Kendime yaklaşmayı. Kafamın içindeki sesten çıkıp bedenime dönmeyi. Bir ağacın gölgesini fark etmeyi. Nefes açıldığında gelen o kısa ferahlığı. Bir yokuşun biteceğine güvenmeyi. Ve galiba insan bazen sadece bunu arıyor: Geçeceğini hissedebileceği bir an.

SON YAZILAR

İnsan, yine insan, yine insan: Giyiniyorum öyleyse var mıyım?

Yeryüzü sakinlerinden insan, bu masalsı varlık, diğer türlerden farklı olan pek çok özelliğe sahiptir. Mesela, giyimi bilinçli bir gösterge olarak kullanan tek tür de insandır....

Kültür-Sanat alanında baskı ve direniş deneyimleri Ankara’da konuşuldu

Kültür-sanat alanında artan baskı, sansür ve otosansürün tartışıldığı VAHA Projesi kapanış etkinliğinde multidisipliner alanlardan katılımcılar yaşadıkları deneyimleri paylaşırken, dayanışma ağlarının ve kolektif üretimin bu koşullarda...

Hatırlamak devrimci bir eylemdir

Hatırlamak, ruhun kendine tuttuğu aynadır. Ve unutmamak insanın kendine sadık kalma biçimlerinin belki de en incelikli, en yaratıcı olanıdır. Bazen bir davranışla, bir dokunuşla, bir sessizlikle...

Nedir bu normal?

Normal, Latincesi normalis olan “gönyeli, ölçüye uygun” sözcüğünden gelmektedir. Ayrıca Fransızca normale de “kurala uygun, kurallı” sözcüğünden alıntıdır. Norm, Fransızca norme "kural, standart, ölçü" sözcüğünden gelmektedir...

ÇOK OKUNANLAR

95,278BeğenenlerBeğen
17,593TakipçilerTakip Et
22,156TakipçilerTakip Et
243AboneAbone Ol