Okuma süresi: 5 dakika

Pandemiyle beraber aslında, film izleme sayımızda da inanılmaz bir artış oluştu. Ben mesela, her gün bir film izlemeye çalışıyorum. Bazen bir günde 3 film izlediğim bile oluyor. Sinemayı sevmek ve izlediğin film hakkında biriyle tartışabilmek heveslendiriyor belki de…

Bu yıl festivallerden ve sinemalardan uzakta kaldığımız günleri, çevrimiçi festivaller ve platformlara gelen filmler vasıtasıyla aşabiliyoruz aslında. Yeni filmlere evden kavuşuyoruz kavuşmasına, ama sinemada izlemeyi de özlüyoruz bir yandan… İstanbul Film Festivali, pandemiden bu yana neredeyse her ay filmleriyle beni heyecanlandıran seçkiler hazırlıyor. Ocak 2021 için hazırlanan seçkideki birçok filmi de zevkle izledim. Haydi gelin, beraber o filmler hakkında biraz konuşalım…

85 YAZI / ÉTÉ 85

François Ozon’un yönettiği ve Félix Lefebvre, Benjamin Voisin ve Philippine Velge gibi oyuncuların rol aldığı 85 Yazı, hayatını kurtaran ve git gide kahramanı olarak benimsediği David’i bir dostu olarak görmeye başlayan genç çocuk Alexis’in hikayesine odaklanıyor.

Sevdiğimiz insanları hayalimizde mi yaratırız? sorusuyla, aslında aşkın hayatımızdaki yerini sorguluyor 85 Yazı. Müzikleriyle, hayatı ele alış biçimiyle ve ilişkilere olan bakışı da oldukça dikkat çekici. Belki türevleri çok olduğu için ‘aynılık’ hissi yaratabilir film, ama ritmiyle benzer konu işleyen filmlerden sıyrılıyor kimi zaman… Özellikle final bloğu, tamı tamına türevlerinden ayrılıp bambaşka bir yolculuk yaptırıyor izleyenlere… Merak unsurunun bütünüyle yayıldığı film, aşkın ve heyecanın da içine katılmasıyla etkileyici bir hal alıyor. Félix Lefebvre’nin umut besleyici performansı, filme ışık gibi yayılıyor.

UMUDUN DİLİ / PERSIAN LESSONS

Vadim Perelman’ın yönettiği, Nahuel Pérez Biscayart, Lars Eidinger ve Jonas Nay’in başrollerini paylaştığı Umudun Dili; genç Belçikalı Gilles’in, Nazi savaşında Yahudi olduğu için ölmemek adına söylediği yalana ve bu yalanın, Koch’a Farsça öğretmekle görevlendirilmesiyle ilerleyeceği yola doğru odaklanıyor.

Holokost döneminde Nazilerin Yahudilerle savaşı, birçok filmde anlatıldı. Duygu yoğunluğu ve farklı bir dramasıyla, içerisine farklı bir konunun eklendiği filmler her zaman daha önce çıkıyor. Umudun Dili, aslında kalbe dokunan bir hikaye ile türevlerinden ayrılıyor. Kendine yeni bir dil inşa eden bir adamın hayata tutunma çabasının, finalde umutların söndüğüne işaret edişi çok dokunaklıydı. Hayatın acımasızlıkları, bu acımasızlıkların meydana getirdiği yaralar ve bu yaralara merhem bulmanın güzel bir hikayesi… Film oyuna merak ediyoruz, bu yalan nereye kadar gidecek diye aslında. Ama film boyunca, uydurma bir şansla hayatta kalma mücadelesi görüyoruz. Kimi zaman kıskançlıklarla darbelense de bir şekilde sürmesi, umudun asla yok olmadığını hatırlatıyor.

Filmin kadrajları ve görüntü yönetimi de müthiş bir derecede. Daha önce “Kalp Atışı Dakikada 120” filmindeki performansıyla büyüleyen Nahuel Pérez Biscayart, bu filmde de her zamanki gibi olağanüstü bir performansta.  Ayrıca Lars Eidinger ve Jonas Nay de inanılmaz performanslar sergilemiş.

JUMBO

Zoé Wittock’un yönettiği, Noémie Merlant, Emmanuelle Bercot ve Bastien Bouillon’un rol aldığı “Jumbo”, Utangaç bir genç olan Jeanne’in lunaparkta bir oyuncağa karşı beslediği hislere odaklanıyor.

Sıra dışı, bir o kadar ilginç ve tuhaf bir hikayeye daldırıyor Jumbo… Aşkı ele alış biçimi farklı olan ve sıradan seyrin çarkını başka bir yöne savuran filmler aslında fark yaratıyor. Jumbo, o açıdan yenilikçi bir hikaye yaratmış. Hikayeler arası kopuklukların varlığı, biraz filmden ara ara kopmaya neden oluyor. Ama hikayeyi sıradan ele almamış olması, eşsiz bir noktaya taşıması, takdire şayandı. Görüntüler ve lunapark ışıklarının kullanımı, etkileyici bir dil eklemiş filme…

Noemie Merlant’ı Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi filmi sayesinde keşfetmiştim ve o filmde Adele Haenel ile muhteşem bir uyum yakalamışlardı. Jumbo’da Merlant’ı bir ayrı sevdiğimi söyleyebilirim. Bu kez daha genç bir kadına, ergenlik ve dik başlılığı çok başarılı bir şekilde sunuyor izleyene. Emmanuelle Bercot da şahane bir performansla filme renk katıyor.

BLIND SPOT / KÖR NOKTA

Patrick-Mario Bernard ve Pierre Trividic’şn yönettikleri Kör Nokta Jean-Christophe Folly, Isabelle Carré ve Golshifteh Farahani gibi oyuncuları buluşturuyor. Görünmez olduğunu keşfeden Dominic’e odaklanan film, karakterin iç ve dış dünyasını merkezine alıyor.

İlginç bir hikayeyi ana teması olarak alan film, görünmezlik ve körlük üzerine ırkçılığı da hikayesine almış. Filmde körlük engeli, görünmezlik metaforu ve siyahi ırkçılığı harmanlanmış ve aslında fantastik bir sessiz çığlık kahramanı çıkmış. Aslında tam muhteşem olabilecekken filmin hikayesinin bir bütünlük sağlayamamış olması nedeniyle, tam da içine giremiyoruz. Görünmezlik metaforu çok fazla gizemli anlatılıyor. Oyunculuklar ve görüntü dili de güzel aslında, ama göz doldurucu düzeye ulaşamamış. Bu tarz fantastik ve ilgi çekici bir filmden beklentim daha da yüksekti galiba…

DELETE HISTORY / EFFACER L’HISTORIQUE

Gustave Kervern ve Benoît Delépine’in yönettiği Delete History filminde başlıca rolleri Blanche Gardin, Denis Podalydès ve Corinne Masiero paylaşıyor. Filmi soyal medyanın insanların hayatını ele geçirmesine ve internete savaş açan 3 komşunun absürt mücadelesine odaklanıyor.

Dijitale esaretimiz, bir kez daha bir filmde dile geliyor. Aslında çok acı durumlar başa getiren bu mesele, biraz da uçarı bir komedi ile ele alınmaya çalışılmış. Tabi yaşların ilerlemesi, farklı bir çapa giriş ve bunu sosyal medyayı anlamaya etkisi de oldukça güzel anlatılmış Delete History filminde. Teknik anlamda biraz eksik kalmış bir film, ama absürtlüğü ince bir meseleyle bu kadar yakıştırması bile büyük bir başarı bence. Filmin süresi, hikayesine göre biraz uzun kaçıyor. Çünkü hem absürtlüğü merkezine alması hem de günümüzde ciddi bir hal alan sosyal medya ve telefonların getirdiği zorbalık, ilginç bir dille ele alınıyor. Ancak bazı fazlalık ve gereksiz uzayan sahneler atılsa film daha rahat izleti sunabilirmiş izleyene…

Blanche Gardin’in oyunculuğuna hayran kaldım. İlk başka karakterde kendimce olukça dalga geçtim. Ama film ilerledikçe, hem performansı zevkle izledim. Hem de karakteri bir yandan gerçekçi, bir yandan da aşırı absürt buldum. Eğlencesinin yanında, sosyal medyaya düşkünlük konusunda da dikkat çekmesi de önemli…

ŞARLATAN / CHARLATAN

Agnieszka Holland’ın yönetmenliğini üstlendiği filmde Joachim Paul Assböck, Jan Vlasak ve Ivan Trojan gibi oyuncular rol alıyor. Şarlatan, Çek şifacı Jan Mikolašek’in gerçek hayat hikayesinden esintiler barındırıyor.

Kaliteli bir sinematografi gözlemlediğimiz film, oldukça naif dokuları bir araya getiriyor. Evet, bir biyografi filmi ama içinde gerilimi ve naif dokusunu kaybetmeyen bir duyguyla oluşturulması, filmi başarılı kılmış. Yer yer hikayede fazla derinleşme ve anlatma derdinden dolayı bıkkınlık hissi yaratılmış gibi görünüyor. Ama hikaye çatısı güzel kurulmuş, sadece bazı noktaların fazla irdelenmesi, izleyeni filmden kopartabiliyor. Ustalıklı bir tıp teşhisi, mesleki başarının dönemin siyasetinden dolayı suç olarak görülmesi ve aşkın da bir pınar gibi yandan akışı belirli noktalar olarak filmde bulunuyor. Ivan Trojan, Josef Trojan ve Juraj Loj, inanılmaz performanslar sergileyen 3 oyuncu olarak filmdeler. Filme hisle bağlanma nedeni olarak başarılı oyuncuları önder olarak gösterebilmek mümkün…