Ana SayfaKültür & SanatKitapLilith'in kızı Âdem Bölüm 1: Bodrum

Lilith’in kızı Âdem Bölüm 1: Bodrum

-

Uçak gökyüzünde süzülürken bembeyaz bulutların arasında hayal alemine dalan Âdem gururla viskisini yudumluyordu. Bir amacına daha ulaşıyor olmak ve bunu zirvede kendince kutlamak keyfini hayli yerine getirmişti. Az sonra otele yerleşecek ve hiç dinlenmeden gece için provalara başlayacaklardı. Bugün, geçmişin tüm yüklerinden arınıp hafifleyerek sahnede bir kuş kadar özgür olmalıydı.

Milas havaalanına indiklerinde onları bekleyen araç gelene kadar telefonunu kontrol etti. Beklediği telefon gelmemiş, annesi henüz aramamıştı. Diğer dansçıları bunaltan yakıcı sıcak Âdem’i memleketi Mardin’e götürdü. Alışıktı taştan yansıyan sıcağın hararetine. Otele vardıklarında çekinerek kimliğini resepsiyon görevlisine uzattı. Ailesinin peşinde olma ihtimaline karşı huzursuz olsa da babasının polis, kendisinin de aranan bir suçlu olmadığını tekrar tekrar düşünerek rahatladı. Odasına yerleştikten sonra hızlıca sert bir kahve içerek kendine gelmeye çalıştı zira viskiye alışık olmayan bünyesi ona kimliğini hatırlatmakta her zaman sabırsız davranırdı. Dinlenecek zamanı olsa yalnızca filmlerde gördüğü bu saraydan bozma otel odasının tadını çıkarmak isterdi. Yumuşacık yatakta huzurlu bir uyku çekmek o an için Âdem’i oldukça cezbetmişti.

Kapısıyla telefonu aynı anda çaldığında arayanın annesi olduğunu gördü. “Siz gidin, ben hemen geliyorum” diyerek dansçı arkadaşlarını gönderdikten sonra sesini değiştirerek telefonu cevapladı.

“Kaan Bey’in telefonu buyurun”

“Korkma oğlum, benim. Vardınız mı? Merak ettim. Nasılsın?”

“İyiyim annem. Geldik. Biraz heyecanlıyım sadece.”

“Güzel heyecanlar bunlar. Sen yine sağı solu kolaçan et emi oğlum, dikkatli ol.”

“Hiç merak etme annem. İçin rahat olsun.”

“Yarın tekrar aramaya çalışırım ben seni. Öpüyorum yavrum”

“Ne zaman arayabilirsen ara annem. Öpüyorum ellerinden.”

Prova salonuna girdiğinde annesinin de tembihlediği gibi hızlıca etrafa göz attı. Her gittiği yerde temkinli olmak canını sıksa da canını kurtarmanın tek yolu buydu. Provanın gerginliğini atmak için gözlerini kapatarak kim bilir kaçıncı kez tekrarladığı manifestini bir kez daha sundu evrene; “Artık bu profesyonel ekiple birlikte çalışacağım. Eşsiz performansımla baş dansçılığa terfi ederek hakkettiğim organizasyonlarda yerimi alacağım.

Gözlerini açtığında menajer Arda’nın onu çalıştığı gece kulübünde izlediği geceyi minnetle andı. Hayatın, hayalini kurduğu fırsatı nihayetinde sunduğu geceyi…

Kuliste hazırlıklar devam ederken Âdem gördüklerini hafızasına detaylarıyla kazımak istedi lakin bu ortam ezberindekilerden hayli farklıydı. Her tarafta keyifle koşuşturan insanlar, ışıl ışıl makyaj aynaları ve parfüm kokuları kendini önemli hissettirdi. Sıra sıra asılmış rengarenk elbiseler, çeşit çeşit peruklar, yüzlerce makyaj malzemesi… İlk olarak askıda giyilmeyi bekleyen elbisesinin yanına gitti. Beyaz tüllerden, kupür kumaş ve dantellerle işlenmiş taşlı elbise tüm ihtişamıyla gelinliği andırıyordu. “Âdem Hancıoğlu makyaja lütfen”. İsmini duyduğunda makyözle göz göze geldi. Makyöz, gülen gözleriyle oturmasını işaret etti. İlk defa makyajını bir başkası yapacaktı. Ardından kuaför, taktığı pembe renkli peruğa şekil verirken seçmesi gereken takılar ve yüksek topuklu ayakkabılar yanına getirildi. Kirpik ve takma tırnakları da takıldıktan sonra artık hayran kaldığı elbisesiyle tek beden olmaya hazırdı. Saatler gece yarısını gösterdiğinde sahneden alkış ve çığlıklar arasında grup “Lilith’in Kızları” anons edildi. Menajerleri hepsine bol şans dileyerek seyircilerin arasında yerini aldı.

Âdem, müzik başladığında beyaz tüllerin içinde, yüksek topukların üzerinde, kimliğini gizleyen gösterişli makyajının ardında, kendisi olabilmenin olanca özgürlüğü ile sahnede koreografiye teslim oldu. Arkasındaki diğer dansçıları görmüyor olmasına rağmen kurulmuş bebek gibi senkronik olarak akışa mükemmel uyum sağlıyordu. Ruhunu besleyen her kıvrak kalça hareketi isyanı, her dönüşü sessiz bir çığlığı temsil ediyordu. Enerji fışkırarak izleyenleri kendine kilitleyen gözlerini zaman zaman kapatıyor ve açacağı anı çok iyi yakalıyordu. O, içindeki tutkuyla her hareketine ruh katarken, tüm bedeni esaretten kurtulmanın coşkusuyla bağımsızlığını kutlayarak dans ediyordu. Dünyadan soyutlanmış halde, müziğin ritmi ile kendinden geçiyor, izleyiciler hayranlık içinde çılgınca eğleniyordu.

Müzik durdu. Sahne karardı. Dansçılar nefes nefese kıpırtısız bir halde alkış beklerken kendinden geçen seyirciden gelen kıyamet gibi tezahüratla reverans yaparak izleyicileri selamladılar. Baş dansçı olarak böylesine kusursuz bir performans göstereceğini kendisi bile tahmin etmezdi. Kulise geçtiklerinde menajerleri aceleyle birkaç kişinin tebrik etmek istediğini duyurdu. Önden gelenler ekibe övgüler yağdırırken Âdem’in gözleri kapıya yaslanmış, uzun boylu, hayli bronzlaşmış, elinde bol buzlu viski kadehi bulunan kumral adamın gözleriyle selamlaştı. Davet olarak kabul edilen bu selamın ardından bu hoş adam hiç vakit kaybetmeden yanına geldi.

Merhaba, Mert Polat ben. Sizi tebrik etmek istedim, resmen büyülediniz.”

“Teşekkür ederiz. Âdem bende. Memnun oldum.”

Âdem, Mert’in gözlerindeki samimiyete kilitlendi. Hemen ardından gelen heyecanla karışık korku ne kadar bilindik olsa da kontrolünün dışında gelişiyordu. Nitekim bir gecede bu kadar mutlu olmaya alışkın değildi.

“İstanbul’da da sahne alıyorsunuzdur umarım, sizi tekrar izlemek isterim.”

Âdem mümkün olsa dile gelecek olan kalbinin sesini bastırmaya çalışarak; “Bu grupla ilk performansım. Ben de ilerleyen zamanda söylediğiniz gibi olmasını umuyorum” dedi ve konuşmayı yarıda keserek Mert’i selamladı.

Hızla makyajını temizlemeye başladı. Odasına bu şekilde gitmek, daha fazla dikkat çekmek istemiyordu. Âşık olduğu elbisesine zarar vermekten çekinerek dikkatlice tüm fazlalıklarından kurtuldu. Peruk, tokalar, takma tırnaklar, kirpikler, takılar, topuklular, elbise… Arınmaya çalıştığı tüm bu fazlalıklar aslında onun kadınlığını temsil eden, hissettiği eksikliği tamamlayan parçalardı. Gösteri öncesi Lilith’in kızı olabilmek için harcanan zaman kadar sonrasında Âdem Hancıoğlu kimliğine geri dönmek de hayli vakit alıyordu. “İkisi de benim” dedi içinden. “Elbiseli Âdem, kravatlı Âdem hatta çıplak Âdem!”.

Sabaha doğru odasına çıktığında manzaraya karşı oturup bir viski daha hazırladı kendine. Mutlu bir yorgunluktu hissettiği. “Bazı insanlar hayatı böyle yaşıyorlar demek ki. VIP uçuşlar, pahalı viskiler, beş yıldızlı oteller, çılgın partiler… İnsanları eğlendiren tarafta olmakla eğlenen insanların tarafında olmak! İki ayrı uç. Konfor, insanı içine çeken reddedilemez bir kolaylık sunuyor bazı şanslı hayatlara” diye geçirdi içinden. Asıl manevi taraftı Âdem’i ezen. Halledemediği, asla halledemeyeceğini düşündüğü, ruhundan tükürüp atmak istediği meseleler…

Telefonunu aldı. Annesini aramak, başarısını paylaşmak, mutluluğuna ortak etmek istedi. Yaralarına iyi gelen tek kişiyi arayamamak ve dahi yazamamak yaktı canını. Mardin’deki hırçın babasından ve iki azgın abisinden gizlice arayabildiği her anda oğlunu arayan, onu olduğu gibi kabullenerek bağrına basmış biricik annesine olan özlemi yoruyordu Âdem’i. Ne zamana kadar ailesinden kaçarak yaşayacaktı? Babası ya da abileri onu bulduğunda ne yapacaktı? Gözleri doldu. Yatağa bıraktı yorgun bedenini. Gözlerini kapattığında buz mavisi gömleği, dalgalı bal köpüğü saçları ile Mert belirdi hafızasında. Bakışlarından yaşam enerjisi fışkıran Mert. Mutluydu Mert. Öyle görünüyordu en azından. İnsanı içine çeken bir ses tonu vardı. Kendinden emin duruşu, rahat tavırları. Keşke biraz daha zamanım olsaydı derken sızarak uykuya daldı.

Sabah alarmla uyandığında ertelemek yerine derhal fırladı yatağından. Bu afili hikâyenin son saatlerinin hakkını vermek istiyordu. Uyumaya bile kıyamıyordu bu ortamda. Bir daha kim bilir ne zaman böyle bir organizasyona dahil olacaktı. Duşunu aldıktan sonra hazırlanarak kahvaltı salonuna indi. Gergin, kaçamak bakışlarla ortamı kolaçan ettikten sonra tabağını doldurmak üzere krep, pişi, pancake gibi yoğun hamurların piştiği bölüme geçti. Sabahın yedisi olmasına rağmen kuyruğa girmesi gerekti.

“Hmmm. Pek sağlıklı beslenmiyoruz anlaşılan.”

Tam ensesinde hissettiği bu sesle irkilen Âdem korkarak arkasını dönerken elindeki tabağı telaşla yere düşürdü. Tabak gürültüyle un ufak olurken Âdem utançla önce Mert’e hemen ardından her yöne savrulan porselen parçacıklarına donmuş halde bakakaldı. Mert son derece pişman, özür dileyerek tabak kırıklarını toplamaya çalışan Âdem’i masasına buyur etti. 

“Ben. Ben çok özür dilerim, düşüncesizlik ettim, aklım sıra espri yapacaktım.”

“Sorun değil, bir anlık boşluğuma geldi.”

“Kendimi affettirmek için sana güzel bir tabak hazırlayacağım. Lütfen otur, burada bekle beni.”

Âdem bulunduğu yere ait hissetmemenin verdiği eziklikle rezil olduğunu düşündü. Akşam dans ederken büyüyüp sahneyi dolduran o adam şimdi yerdeki kırık porselen parçalarından farksız görüyordu kendini. Ufak, aşağılanmış, paramparça… Sabahın köründe Mert’ in burada ne işi vardı? Aynı otelde kalıyorlardı belli ki. Peki, onu nasıl tanımıştı? Tanırdı elbette, kendisi de onu tanımamış mıydı?

“Sana bolca hamur getirdim. Tatlı, tuzlu nasıl seversin bilemediğim için çikolata ve peynir çeşitlerini de unutmadım.”

Âdem, Mert’in ilgisiyle biraz toparlanarak teşekkür ettikten sonra;

“Nasıl tanıdın beni? Akşam makyajımı bile silememiştim tanıştığımızda.”

Mert hınzırca gülerek;

“Gözlerinin derinliğindeki kırılganlıktan tanıdım seni.”

“Pişilere bakarken mi?”

Kahkaha attılar. 

“Sahi hamur seviyorsun.”

Âdem iştahla yediği pişiyi tabağın kenarına bırakarak peçeteye uzanırken;

“Yağda pişen hamur kokusu annemi hatırlatır bana. Daha bir tazeler çocukluğumu. Hatıraların derinine inmek için ideal bir uyarıcı diyelim.”

“Annen hayatta değil sanırım?”

“Hayatta ama çok uzun mesele. Bu konulara girmek için uygun bir gün değil.”

Kahvaltı keyifli bir sohbetle bittiğinde havuzda buluşmak üzere sözleştiler. Âdem odasına çıktığında dansçı arkadaşlarına onlara katılamayacağını yazdı. Yine o lanet olası karşılık bulamama endişesi ve yine o minnettar olunası heyecanın çatışmasını hissetti yüreğinde. Neler olduğunu anlamasa da kalan birkaç saati korkularına teslim etmemeye karar verdi. Keşke yeni bir şort alsaydı gelmeden önce, hele şu modası geçmiş terlikleri. Rengi atmış havlusunu götürmek gelmedi içinden.

Havuza gittiğinde Mert’in yanında kahkahalarla gülen kadınları gördü. Kur yapmak için abartılı kahkahalar atan bu yapay kadıncıklardan oldum olası nefret ederdi. En iyi müşteri kitlesi olmalarına rağmen nefret ederdi. Sanki drag queenleri kabullenmek üstün bir yetenekmiş gibi peşini bırakmaz, onlarca fotoğraf çekerlerdi çalıştığı gece kulübünde. Tanımadığı bu şımarık insanların sosyal medya hikayelerinde paylaştığı onlarca fotoğrafta kendisini her gördüğünde; diğerlerine karşı verilmeye çalışılan bir mesajın baş rolünde hissederdi. Kabul edilmesi gereken bir suç işlemiş gibi. Kullanılmış, aşağılanmış, ötekileştirilmiş… Kabul etmeyenler apayrı bir…

“Âdem gelsene.”

Mert’in sesiyle koptu nerede olduğunu unutturan düşüncelerinden. Sallanan ipliklerini kestiği şortu, çakma derisi çatlamış terlikleri ve soluk havlusu ile kur yapan kadıncıklarla tanıştırılmak üzere yüzüne eğreti bir gülümseme sabitleyerek attı adımını. Mert hiç bahsetmedi gecenin yıldızı olduğundan, kadıncıklar hiç merak etmedi kim olduğunu. Hayal ettiği gibi gitmiyordu havuz başı buluşması. Konuşmaları dinliyor, sohbete katılması gerekirse kısa cevaplarla geçiştiriyordu. Naneli limonatasını hızlıca bitirdikten sonra uçağa yetişmesi gerektiğini söyleyerek izin istedi Âdem. Daha fazla katlanmak istemiyordu bu sahte ortama. Üstelik hem son saatlerini ziyan etmişler hem de Mert’i daha yakından tanımasına engel olmuşlardı. 

“Sizlere iyi tatiller dilerim, memnun oldum tanıştığımıza.”

Mert el sıkışırlarken beklenmedik bir hareketle kendine çekerek yanaklarından öptü Âdem’i. Öpücüğün samimiyeti başarılar dilemesiyle yerini derhal resmiyete bıraktı. Kim bilir belki bir daha hiç görmeyeceği bu adamla vedalaşırken içi sızladı Âdem’in. Keşkelerle döndü odasına. Hemen balkona çıkarak Mert’i aramaya koyuldu. Mert kitabına gömülmüş, etrafında kimse kalmamıştı. “Benim gitmemi beklemiş sahtekârlar” diyerek hayıflandı. “Acaba tekrar gitsem mi?”. Mert kitabı kenara bırakarak havuza doğru yürümeye başladığında arzu dolu gözlerle izlendiğinden habersizdi. Geniş omuzları, sütun bacakları, sıkı kalçaları, uzun boyu, esmerleşmiş teni… Arzuyla iç geçiren Âdem, Mert havuzdan çıktıktan sonra ıslanmış saçlarından vücuduna akan suyu kıskandı. Bir telefon numarası bile alamadığına kahretti. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra şahane odası ve doyamadığı Bodrum ile vedalaşarak gitti havaalanına. Uçak tekrar bembeyaz bulutların arasında süzülürken Âdem tekrar daldı hayal alemine; Mert’ten etkilendiğini kabullenerek ve bir daha karşılaşmayı umut ederek…

“Ne alırdınız?”

“Viski! Bol buzlu lütfen.”

Devamı haftaya…

SON YAZILAR

Lilith’in Kızı Âdem Bölüm 8: Arda Bey

“Âdem. Bak bunu hiç konuşmadık. Sen askerliği ne yaptın? Hallettin mi o mevzuyu?” Arda detaylarını hiçbir zaman öğrenemeyeceği soruyu en haklı şekilde sormuştu. Âdem ayrıntıya hiç...

Lilith’in Kızı Âdem Bölüm 7: Davet

İstiklalde metroya binmeden önce pastaneden güzel bir çikolata paketi hazırlattı. Bir de şarap alsa mıydı? Mert şarap sever miydi? Peki Mert, Âdem’in alacağı şarabı içer...

Lilith’in Kızı Âdem Bölüm 6: Mardin

Sabah gözlerini açtığında ilk iş saate bakmak oldu. Saat sabahın beşiydi. Uyumak imkânsızdı. Bugün heyecanı çok başkaydı. Muazzam bir sevinçti hissettiği. Yedi kayıp senenin ardından...

Lilith’in Kızı Âdem Bölüm 5: Âdem on üç yaşında

Hastanenin dar koridorunda ilerlerken mavi renkli duvarlar ile yer yer çatlamış mermer zemin, ortamın buz gibi soğukluğunu yüzüne vuruyordu. Eskimiş binanın kocaman ahşap kapısından içeri...

ÇOK OKUNANLAR

95,278BeğenenlerBeğen
17,593TakipçilerTakip Et
22,156TakipçilerTakip Et
243AboneAbone Ol