İktidarın hayvanları tecrit etme ve öldürme hevesi, muhalefetin katliam yarışı ile birleşince sokaklar hızla hayvansızlaştırıldı 1. Artık her gün geçtiğimiz yollarda hayvanlardan kalan boşluklar karşılıyor bizi. Boş kulübeler, boş mama kapları… Ve dahi apartman bahçelerinde toprağa nakşolmuş, yazın serin kışın sıcak tutan toprağın bağrı, hala bir köpeğin bedenini sarmalayacak kadar davetkâr görünüyor. Mevsimler geçecek ve toprak da unutacak öz evlatlarını… Topraktan yataklar yapay çimlerle dolacak ya da toprak ana da betonla boğulacak.
Bütün bu katliamlar süresince hayvanların ve insanların ölümlerinin anlamı hakkında çokça düşündüm. Birbirlerinden çok farklı cereyan ediyorlar. Hiçbir hayvan ölümü insan ölümüne benzemiyor. Fakat bazı insan ölümlerinin hayvan ölümleri ile benzerliği kurulabiliyor. Faili meçhulleri bunlardan sayabiliriz. Ve, insan kavrayışına daha açık kılabilmek için, faili belli birkaç istisna dışında, hayvanların tüm ölümlerini faili meçhul olarak tanımlayabiliriz. Elbette kamu otoritelerinin sorumluluğunu göz ardı etmemek şartıyla. Anonimleşen faillikleri ile kamu otoriteleri, herhangi bir sorumluluk almadan katliamlarına devam edebiliyor. Böylece hayvanlar herkesin bildiği ama kimsenin sorumluluğunu almadığı ölümlerle yok oluyor.
Hayvanlar ve insanlar farklı biçimlerde ölüyorlar. İnsanlar öldüklerinde insan yaşamı içindeki varlıkları sona eriyor. En silik insan varoluşu bile küçük de olsa bir anı olarak kalabiliyor. Fakat hayvanların fiziksel varlığı sonlandırıldığında, çoğunlukla insan faydası gözetilerek insan yaşamının dışına itilmiş özneler olmaları bakımından, daha geniş kapsamlı bir ölüm gerçekleşiyor. İnsan eliyle katledilen hayvanlar, insan kurallarının kapsamadığı bir unutuşun derinliğine gömülüyor.

Peki, hayvanları hayatlarımızdan da hafızamızdan da bu kadar hızlı silebilir miyiz? İddia edildiği gibi hayvanlar, insan yaşamı için tehdit unsurları mı?
Ekolojik açıklamalar bunun tam aksini, çevreyi paylaşan tüm unsurların birbirleri için hayati önem taşıdığını gösteriyor. Doğa insanın hizmetine sunulmuş sınırsız bir kaynak değil, aksine tüm türlerin yaşamının birbirine bağlı olduğu geniş bir ilişkiler ağı. Bu sebeple, salt pragmatik açıdan bile, insan yaşamının sürmesi için hayvanlarla birlikte yaşamanın zemini ortadan kaldırılmamalı.
Sokakları paylaştığımız hayvanlar da bu ağın önemli bir parçası. Aynı sokakta yaşadığımız bir köpek sahiplenme ve koruma güdüsüyle, çıkarsız dostluk ilişkisiyle kent ekolojisinin vazgeçilmez bir bileşeni. Yalnızca kent ekolojisinin de değil, kent hafızasında da önemli rolleri bulunuyor. Hayatlarımızda hayvanlardan kalan boşluğun yarattığı melankoli bunun önemli bir kanıtı.
Ancak sokakta yaşayan hayvanların kent yaşamındaki bu yeri, katliam yasası için bir engel olarak görüldü. Kurulan güvenlik söylemi ile bu engel aşılarak, hayvanların kent ekolojisi içindeki yerleri görünmez kılındı. Böylece hayvanların yaşam hakkının etik ve ekolojik boyutları hızla unutularak kamusal endişe ve güvenlik kaygısı ile katliam yasası ivedilikle kabul edildi.

Katliam yasasının gerekliliğini ve meşruiyetini savunanların en temel dayanağı sokakta başıboş gezen köpeklerin başta çocuklar olmak üzere insan hayatı için büyük bir tehlike oluşturduğu iddiasıydı. Hatta yasa tasarısının görüşüldüğü komisyon toplantılarına köpek saldırısına uğrayan çocuklar getirildi. Destek görmesi gereken çocuklar, tekrar tekrar travmatize edilerek hayvan düşmanlığı pekiştirildi ve nihayetinde meşruiyeti her zaman sorgulanacak bu yasa çocukların korkuları istismar edilerek geçirildi.
17 Temmuz 2024’te gerçekleşen ilk komisyon toplantısında çocuklarla birlikte toplantı salonunun kapısında bekleyen onlarca insandan biriydim. Çocuklarla, hayvanların yaşam hakkını savunanlar karşı karşıya getirildi. Çocuklar, yanlarında en az kendileri kadar korkmuş ve öfkeli ebeveynleriyle, toplantılarda yaşadıklarını anlatmak zorunda bırakıldılar. Buna karşın, insan olmayan hayvanlarla ortak yaşamın zeminini kurmanın olanaklarını aramayı savunan hayvan hakları savunucuları salonlara alınmadılar.
Hatta söylemleri çarpıtıldı, hedef haline getirildiler. Çocuklarla hayvanların ortak birlikteliğini, bu ilişkinin gerekliliğini savunan söylem “köpekler yaşasın, çocuklar ölsün”e indirgendi. Sonuç olarak hayvan hakları savunucuları marjinalleştirilerek, çocuklar tekrar tekrar travmatize edilerek, özelinde çocuk-köpek daha genel olarak insan-hayvan karşıtlığı üzerine kurulu türcü argümanlarla katliam yasası geçirildi.
Halbuki uzmanlar, çocuk hakları savunucuları hayvanların toplu katline sebep olacak bu yasama sürecinde çocukların araçsallaştırılmamaları gerektiğini vurgulayan bir imza kampanyası başlatmış ve açıklama yayınlamışlardı. Bu açıklamada çocukların ve yakınlarının, maruz kaldıkları bu saldırılar sonrasında ihtiyaç duydukları şekillerde desteklenmelerini ve bu zararın en aza indirilmesini talep etmiş; çocukların bir hayvanın saldırısından dolayı hissettikleri korkunun ve uğradıkları zararın, hayvanların topluca öldürülmesiyle çözülemeyeceğini ifade etmişlerdi. Çözümün ise hayvanların katliamını içeren bir yasa teklifinin tartışıldığı bir alanda çocukların araçsallaştırılmasıyla değil, tam aksine hayvanlarla yaşamın doğallığı içinde kurdukları bağ ve iletişimin çocukların gelişim hakkı açısından değerini ortaya koyan sayısız örneğin dikkate alınarak üretilmesi gerektiğini vurgulamışlardı4.

Fakat, bu da hayvanları kurtarmaya yetmedi. Peki hayvanlar katledildiğinde çocuklar kurtulmuş oldu mu? Adında yaşam hakkını savunma iddiası taşıyan GÜSODER5’in katliam çağrısıyla sokaklar şimdi güvenli mi?
Tam aksine sokaklar da, okullar da, evler de şiddetin giderek sıradanlaştığı mekanlara dönüştü. Şiddet gündelik ilişkilerin diline sızdı. Toplumsal yaşamın bütününe yayılarak sıradanlaştı. MEB politikaları sonucu iş başında hayatını kaybeden, çalışmaya zorlanan, suça sürüklenmiş, ihmale ve istismara uğramış, evliliğe zorlanmış çocuklarla ilgili haberlere kısaca bir göz atmak durumun vehametini açıkça gösterebilir.
Geçtiğimiz aylarda Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları ise şiddetin başka bir yüzünü görünür kıldı. Savaşların, katliamların, hak ihlallerinin ve toplumsal kutuplaşmanın gölgesinde büyüyen iki çocuk, kısa aralıklarla okullarına saldırı düzenledi. Kendileri dahil onlarca öğrenci ve öğretmen yaralandı, hayatını kaybetti. Oysa okullar çocukların katliam gerçekleştireceği yerler değil; toplumsal yaşamı deneyimleyecekleri, farklılıklarla bir arada yaşamayı öğrenecekleri ve kendi değer sistemlerini geliştirerek özgürleşecekleri mekanlar olmalıydı. Fakat bugün eğitim ortamları da giderek itaatin, korkunun ve ayrımcılığın tekrar tekrar üretildiği alanlara dönüşmüş durumda.
Burada şu soruyu sormak gerekiyor: Eğer mesele gerçekten çocukları korumaksa iktidar diğer sistematik şiddet biçimleri karşısında, sokakta yaşayan köpekleri yok etmek söz konusu olduğunda gösterdiği olağanüstü hassasiyeti neden göstermiyor? Neden toplumda yaygınlaşan şiddetin kaynakları ile mücadele etmek, yaşamın bütününü tehdit eden tüm şiddet biçimlerine müdahale etmek yerine, sokakların güvenliği meselesi “tehlikeli hayvan” figürüne indirgeniyor? Üstelik şiddet yalnızca doğrudan yöneldiği hedefle sınırlı kalmıyor, yaygın ve sürekli hali ile hepimize uygulanıyor.
Buradaki amacın koruma olmadığı elbette açıktır. İktidar korunmaya değer yaşamlarla, yok edilebilir yaşamların kimlere ait olduğuna karar vererek bir güvenlik rejimi kurmakta ve bu yolla ürettiği söylem ile yaşamın kendisini savunan bütünlüklü bir politikadan ziyade, belirli bedenleri “yok edilebilir” ilan edebilme kudretini göstermektedir. Michel Foucault’nun ifade ettiği gibi yaşatma ve ölüme terk etme iktidarın bir ayrıcalığıdır. Bu ayrıcalık iktidara yönetimindeki bedenler üzerinde her türlü tasarrufu uygulama gücü verir6. Katliam yasasıyla ilgili kamuoyu manipülasyonlarında “popülasyon artışının kontrol” edilmesi, köpeklerin insanlar için birer “güvenlik tehdidi”, “kamusal risk” olmasına dayalı geliştirilen söylem ve benzer olarak “tehlike arz eden hayvanlar”7 söylemi ise iktidarın biyopolitikasının bir parçasıdır. Hatta katliam yasası ile birlikte köpekler “sahipli”, “sahipsiz” ve “başıboş” gibi kategorilerle sınıflandırılmış, bir insanla aidiyet ilişkisi bulunmayan köpekler hukuki korumanın da dışına itilmiştir. Bu biyopolitik tasnif sonucu özellikle insanlara yakın yaşayan köpeklerinin yaşamları müdahaleye açık, tecrit edilebilir ve nihayetinde ortadan kaldırılabilir hale getirilmiştir. Katliamlar artık yaşamsal olmuştur8. Bu oksimoron, 7527’nin lobicilerinden GÜSODER’in isminde geçen “yaşam hakkı savunma” ibaresinde de görülebilir.
Ve bu noktada yaşam kavramının da dejenere edildiği görülebilmektedir. İktidarın söylemine göre korunması gereken yaşam yalnızca kendi makulüne aittir. Makul olmayan insanlar – kadınlar, LGBTİ+lar, çocuklar, işçiler, göçmenler, muhalifler… – ve diğer tüm insan dışı hayvanlar ise her an denetlenebilir, yok edilebilir, başarabilirlerse iktidarın çizdiği sınırlar içerisinde yaşamlarını sürdürebilmektedir.
Tam da bu nedenle, sokakta yaşayan köpeklerin öldürülmesini yalnızca “hayvan sorunu” olarak değerlendirmek mümkün değildir. Burada mesele, hangi yaşamların korunmaya değer; hangilerinin ise gözden çıkarılabilir olduğuna karar veren daha geniş bir şiddet rejimidir. Şiddet, her zaman olağanüstü anlarda ortaya çıkan radikal bir sapma değildir; çoğu zaman gündelik hayatın içine yerleşir, bürokratikleşir, sıradanlaşır ve insanlar tarafından “makul”, “zorunlu” ya da “güvenlik” adına savunulabilir hale gelir.

Köpeklerin katliamının sıklıkla soykırımla benzerliği kurulur. Çünkü burada soykırımcı nazi bürokratı Eichmann’ın yargılanmasını izleyen Hannah Arendt’in dehşetle fark ettiği insan türünün banal kötülüğü devrededir. Kelimelerin gücü de bize sıradanın daha da korkutucu olduğunu, insanların minör eylemlerine sinen kokunun çok zor silineceğini hissettirir. Bu yüzden hayvanlar için sürdürülen mücadele belki de hak mücadeleleri tarihinde en zor mücadeledir. Davranışlarımıza, dilimize, politikalarımıza, hukukumuza sinen bu sıradan kötülükten nasıl kurtulabiliriz? Türcülüğün “makul ve mantıkî sonucu olarak” alınan yasal tedbirlerle doğasından koparılan insan türü şiddet ürettikçe, hiçbir zaman “radikal” olmayacak bir şiddet örüntüsü ile hayvanları yalnız bıraktığımız müddetçe toplumsal huzurdan, barıştan söz etmemiz mümkün olacak mı?
Bu nedenle hayvanlar için yürütülen mücadele yalnızca hayvanların yaşam hakkını değil, aynı zamanda toplumun şiddetle kurduğu ilişkinin dönüşümünü de ilgilendirmektedir. İnsanların doğayla, diğer canlılarla ve birbirleriyle kurduğu ilişkinin tahakküm yerine ortak yaşam fikri üzerinden yeniden düşünülmesi gerekmektedir.
Sokaklardan hayvanları toplayıp kapalı alanlara hapsetmek, çocukları doğadan ve canlı yaşamından uzaklaştırmak ya da korku üzerinden bir güvenlik siyaseti üretmek, toplumsal huzuru değil; şiddetin daha da derinleşmesini beraberinde getirmektedir.
Belki de bugün asıl sorulması gereken soru şudur: Ölüm herhangi bir toplumsal sorun için gerçekten çözüm olabilir mi? Yaşamı savunduğunu iddia eden bir toplum, öldürmeyi bu kadar kolay meşrulaştırırken gerçekten herhangi birinin yaşamını koruyabilir mi?
Giriş görseli: Öz, A. (1983). Karlı bir günde Ortaköy sokakları [Ortaköy streets on a snowy day] [Fotoğraf]. SALT Araştırma. https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/224159
- Yazıda hayvan kelimesi, sokakta yaşayan hayvanlar ve aksi belirtilmedikçe köpekler için kullanılmıştır. ↩︎
- Öz, A. (1983). Cunda sokaklarında bir sokak köpeği [A street dog in Cunda] [Fotoğraf]. SALT Araştırma. https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/224070 ↩︎
- Öz, A. (1983). Çayırbaşı’nda köpeğiyle birlikte dolaşan bir sokak çocuğu [A street child with his dog wandering in Çayırbaşı] [Fotoğraf]. SALT Araştırma. https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/224565 ↩︎
- FİSA Çocuk Hakları Merkezi. (20.07.2024). Çocukları araçsallaştırmayın: Onları yeryüzünde daha mutlu, barış içerisinde yaşamaları için destekleyin. https://chm.fisa.org.tr/cocuklari-aracsallastirmayin-onlari-yeryuzunde-daha-mutlu-baris-icerisinde-yasamalari-icin-destekleyin/ ↩︎
- Güvenli Sokaklar ve Yaşam Hakkı Savunma Derneği ↩︎
- Michel Foucault. (2020). Cinselliğin tarihi (10. bs.). Ayrıntı Yayınları. ss. 96-103. ↩︎
- Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2021). Hayvanları Koruma Kanunu ile Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (Kanun No. 7332). Resmî Gazete (Sayı: 31541). https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2021/07/20210714-9.htm ↩︎
- Foucault, Cinselliğin Tarihi, s. 98. ↩︎

