Altı Mayıs’a kadar Endless Art Taksim’de devam edecek olan segideki sanatçı dostlarla bir araya geldik. Harika sohbetler çıktı, buyrun yazımıza. Söyleşi serimize Cansu ile başlıyoruz.

Cansu  selamlar, vakit ayırdığın için teşekkürler. Sergideki formlar nasıl gelişti, baya bir çimento görüyorum etrafta. Neler söylemek istersin bize?

Ne tüketeceğimizi belirleyen sistem sanırım bizim ülkemizin geleceği için uzunca bir süre bunun beton olması gerektiğine karar vermiş durumda. Ve bizim içinde yaşadığımız kent denizine sırtını dönen  ama bunu ‘’Deniz Senin’’ söylemiyle denizi göstermeden yalanlayan reklam sloganlarıyla dolu bir kent. Yaşadığımız yeni doğada distopya ve kent olgusunu distopyanın kendisiyle en olduğu gibi donuk ve ruhsuz olarak betonla anlatmak istedim. Bu süreç sokaktaki beton androjen başlarımla başladı. Beton insan formu bu sergi de legoya dönüştü. Kenti parçalarına ayırdım diyebilirim. Tabi lego burada bir imge. Büyük legolar iktidarı küçük ve iç içe geçmeyen legolar ise bizleri temsil ediyor.

Biraz kendinden bahseder misin lütfen? Sıkı bir distopyacı olduğunu duydum biraz önce. Bu seni/sanatını nasıl etkiledi?

İçine doğduğumuz dünya ütopik bir gelecek tasarımı üzerine kurulu. Aile içindeki eğitimden, okuldaki eğitime kadar ütopik bir gelecek tasavvuru içerisinde, inanmamız ve bunun için sorgulamadan çalışmamız bekleniyor. Distopyadan önce  Thomas More ile belki de hayatımıza girmiş olan “ütopya” bile doğası gereği totaliterdir. Mükemmel bir dünya tasarımı söz konusu olduğunda eleştiriye ve sorgulamaya kapalı bir ideoloji ve yönetim kendiliğinden oluşuyor. Adalet ve eşitlik olmakla beraber özgürlük, eleştiri  ve değişim söz konusu olamıyor.

19. yüzyıl sonunda kapitalizmin büyük sanayi gelişiminin iddiası maalesef gerçekleşemedi. Herkese yetecek üretim yapılacak, büyük yenilikler ve teknolojik gelişmeler herkesin yararlanacağı bir dünya yaratacaktı. Günümüzde dünya nüfusunun % 1’inin dünya kaynaklarının % 82’sine sahip olduğu bir gerçeklikte yaşamaktayız. Bu durumu fark etmeye başladığım 2009 yılından itibaren distopya gerçekliğiyle yazınsal olarak karşılaştım.  George Orwell’ın  Hayvan Çiftliği ile başladığım süreç 1984’e ve oradan da diğer yazarların distopik öykülerine doğru devam etti. Fark ettim ki aslında biz 1984’ün kendisini yaşıyoruz. Günümüz siyasi gelişmelerine baktığımızda dünyada hakimiyet kuran distopik gerçekliğini Amerika’da ve Brezilya’daki son seçimlerde bütün çıplaklığıyla görmekteyiz. Benim çalışmalarımda 2013’ten itibaren distopya konusu üzerinden şekillenmeye başladı. Çalışmalarımda yapmak istediğim, duruma itiraz etmek, göstermek ve anlaşılmaktı. Ve konuyla ilgili ruhsuzlar adlı iki farklı serigrafi baskı yaptım. Ruhsuzlar serisi de cansız manken fabrikasından yola çıkarak ele aldığım bir konuydu. Konu oradan evrilerek sadece betondan bir cinsiyetsiz insan başına ve bu sergiyle beraber de lego imgesine dönüştü. Ele aldığım konu üzerine tez yazma çalışmalarıma da başladım. Mimar Sinan’da devam etmekte olduğum yüksek lisansımı bu konu üzerine yazacağım tezle bitireceğim.

Bana biraz reçel getirin! Küçük legoların içsel motivasyonu ve bunun ilhamı nasıl aktı, neler söylemek istersin bize?

Bu sergi için küratörlerimiz Buket Bal  ve Miray Aydın’la  konuştuğumuzda sergi metninin ne üzerine olacağı konusunda bilgi aldım. Zaten seçki konu çerçevesinde seçilen sanatçılarla oluşturulmuştu. Konu ile benim sanat anlayışımın uyum içinde olması ve sergi adındaki çağrışım “Öğrenebileceğim Yer” benim yine çok etkilenerek okuduğum “ Alice harikalar diyarında” adlı kitabı tekrar ele almamı sağladı. Alice kendisinin mensubu olmadığı bambaşka bir dünyada macera yaşıyor ve oraya ait olmadığını sezinliyor. Öğrenmek için attığı adımlara rağmen sonunda oradaki kurallara karşı isyan ediyor. Kraliçenin Alice’e önerdiği bir iş teklifi var ve anlaşma şöyle “Dünün reçeli yok, bugünün reçeli yok, yarının reçeli var”  . Alice bu anlaşmayı tabi ki kabul etmiyor. Ama bizim dünyamızda bu anlaşma maalesef kabul görüyor. “İmkansız Oyun” yani iç içe geçmeyen minik legolardan oluşan bu interaktif alan hiç gelmeyecek bir reçel için kendinden vazgeçen insanların oyununu temsil ediyor. Taşların yerine oturmadığı, kuralların yanlı olduğu, basitmiş gibi görünen ama hiç basit olmayan bir oyun bu.

Yetişkinler için oyun alanı dediğimizde sanki +18 bir imaj geliyor gibi ancak sergide çimentodan yapılma legolar görüyoruz. Nasıl bir seçki oldu senin için bu?

Bence zaten bu oyun tam da öyle +18. Bir tür rantsal dönüşüm pornografisi. İsmin de gücü temsil edenlerin lego landini çok iyi tasvir ettiğini düşünüyorum. Kent, arsız bir çocuğun “legoland”ine dönüşmüştür. Artık bina yapmak legoları üst üste koymaktan daha kolay fakat basit bir oyundaki gibi derme çatmadır. Dokuyu, tarihi hafızayı temsil eden mimari yerine parayı temsil eden çevresine ait olmayan ve halkın da asla sahip olamayacağı yapılarla dolu bir mimari söz konusu ve bu iç içe geçebilen büyük Legolar -miş gibi olan kentsel durumumuzu gözler önüne seriyor.

Yaşadığımız şehirler betonarme yapılara döndü, sokakta gördüğümüz alanlar bile zaman içinde değişti. Bu seni nasıl etkiledi, neler söylemek istersin?

Üretim malzemem bu süreçte boyadan, betona dönüştü. İlk etapta başta da belirttiğim gibi sokağa yerleştirdiğim beton kafalar atölye içerisinde beton kafaların içine gömüldüğü beton  plakalar olarak değişti. Betonu bir canvas olarak kullandığımı söyleyebilirim. Bu da etrafımızdaki değişen çehrenin etkisi zaten.

 Kentin içinde sıkışmış insanı ele aldım diye konuştuk. Bu sıkışıklığı nasıl görüyorsun, sanatçı bunu açmak için neler yapabilir, yapmalı mı?

Bu sıkışıklık aynı zamanda bir çaresizlik gibi geliyor bana. Çeşitli yaptırımların sonucu olarak  bir çok insan bu betonlaşmaya maruz bırakıldı,  kamusal alanlar el altından çeşitli oyunlarla dip dibe sitelere dönüştürüldü. Aynı zamanda bunun bir paradoks olduğunu da düşünüyorum. Sonuçta işin ucunda bir arz-talep meselesi de var. İnsanlar çok şikayetçi olmalarına rağmen betondan bir kutu alabilmek için ömürlerini tüketiyorlar. Bu ülkede hayatta kalabilmenin bir garantisi gibi görülüyor bu durum. Ve kendilerini bitmek bilmeyen kredi sistemlerine köle ediyorlar. Ben bir sanatçı olarak sadece bu durumu eleştirip, dile getirebilirim. Benim dile getirmemde yaptıklarımla olur. Bu birilerine yeni bir ufuk açar, birilerine ulaşır, duygularına dokunur o zamanda benim için anlam bulur, buluyor da. Bu nedenle sokağa çıktım. Bir çok insanla iletişim kurmuş oldum, bunun somut sonuçlarını sosyal medya sayesinde elde etmiş oldum. Ama tüm bunlar benim hissettiklerimin ve anlatmak istediklerimin getirdiği süreç. Sanatın  böyle bir sorumluluğunun olduğunu düşünmüyorum. Her sanatçı kendi hissettiği doğrultuda üretimini gerçekleştirmeli, işin samimi kısmı burada gizli. Sosyal mesaj verme adına zorlama bir üretim samimiyetten uzak olur. Ben karakter olarak pesimist bir insanım bu pesimistlik durumum beni distopyaya bağlayan sorunları takıntı haline getirmemde bir etken. Buradaki umut arayışımı üretimle gerçekleştirebiliyorum.

Sohbetimizi bitirirken kapanışta neler söylemek istersin, neler yapıyorsun şimdi?

 Yüksek lisansıma devam ediyorum, bunun dışında  nisan ayı içerisinde Pg Art Gallery ile beraber Tomtom’da gerçekleşecek olan “Step” projesinde ve haziranda Artbiztech’in  gerçekleştirdiği “Bang Art İnnovation Prix 2019”  projesinde yer alacağım. Merak eden herkesi beklerim. “Öğrenebileceğim Yer” sergisi kapsamında gerçekleştirdiğiniz bu güzel  röportaj için teşekkürler.