Okuma süresi: 8 dakika

Türk sinemasının yeni filmlerini müjdeleyen ve sinema sektörünü bir araya getiren Antalya Altın Portakal Film Festivali, yılın sinema olmayı olmaya 58. yılında da devam etti. İlk kez bir Altın Portakal’da, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nın bütün filmlerini izledim. Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle takip edemediğim festivali, bu yıl izlediğim filmler üzerinden değerlendireceğim. Ancak festivalin ödül töreni hakkında birkaç cümle etmeden geçmemek olmaz.

Ödül töreninde kesin ödül alır dediğim birçok filme ödül gitti, fakat görülmediğini ve ödüle değer olduğunu düşündüğüm de birçok film vardı. Diyalog ve Birlikte Öleceğiz filmlerinin ödülsüz dönmesi, çok üzücü oldu. Ayrıca ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülüne kesin kavuşacağına inandığım Nihal Yalçın’ın ödül alırken yaşadığı durum, festivalin ‘En İyi Film’ ödülü sahibi olan Okul Tıraşı’nın zaferinin önüne geçti. Bence festivalin en başarılı filmlerinden biri olan ve herkesin üstünde buluştuğu “Okul Tıraşı” filminin başarısı ve ödül kazanan diğer filmler, gecenin en çok konuşulan konusu olmalıydı. Daha önce izleme şansı bulduğum film, Doğunun bembeyaz soğuğunda yüze adeta bir darbe indiren güçlü bir gerçekçi hikaye anlatıyor. Filmin verdiği mesajlar çok önemli, öğretmenlerin revire girdiklerinde kaymaları gibi… Oyuncu kadrosundan her bir oyuncu, özellikle filmin küçük kahramanı Samet Yıldız’ın olağanüstü performansı da dikkat çekici. Güçlü bir senaryoya imza atan Ferit Karahan ve Gülistan Acet’i kutlamak gerek…

Hangi filmleri izledim?

Yönetmenliğini Selman Nacar’ın üstlendiği İki Şafak Arasında filmi, işverenlerle çalışan arasındaki adaletsiz denge üzerine orta derecede başarılı diyebileceğimiz bir film olma özelliğini taşıyor. Ailesiyle beraber başında durduğu fabrikanın sorunları bir yana, sevdiği kızla kurduğu hayaller arasında sıkışık kalan Kadir’e odaklanan film, bir karakterin saf ve masumluğunun git gide nasıl sömürülebileceği konusunda önemli bir senaryo farkı atıyor. Yer yer kahkaha attıran yer yer düşündüren ve detaylarıyla üzerine yoğunlaşılmış bir film olduğunu gösteriyor. Yönetmenin yakaladığı kamera açıları umut verici.

İşçi-işveren ilişkisinin noktasına parmak basan filmde; Nezaket Erden’in canlandırdığı karakterin o parayı bir türlü istememesi, korkutulmasına rağmen istememeyi diretmesi ve akrabalar konusunda da bu istek ile ilgili bir çatışmanın tam kurulaması, izleyicinin kafasını karıştırıyor. Ayrıca filmin bir türlü finale varamayışı, filme eksi katıyor. Çünkü vardığımız nokta, izleyiciyi oldukça zorluyor ve bir şekilde o noktanın biraz daha erken bir zamanda diliminde olmasını diliyoruz. Nezaket Erden karakteriyle büyük bir uyum yakalıyor. Tamamen doğru bir cast seçimi olduğunu düşündürten karakterin yanı sıra; ayrıca Erdem Şenocak, Ali Seçkiner Alıcı, Gülçin Kültür Şahin ve Cihat Süvarioğlu’nun canlandırdığı karakterler de olukça kıymetli. Filme ayrı bir dinamizm ve karakteristik bir özellik katan bu 4 karakter, oldukça iyi performe edilerek karşımıza çıkıyor.

Zuhal

Nazlı Elif Durlu’nun yönetmenliğini üstlendiği Zuhal filmi; duyduğu kedi sesi üzerinden travmatik bir durum yaşayan şehirli kadının yaşadığı sıkışmışlığına, absürt bir bakışla farklı bir izleti sunuyor. Yönetmenin söyleşide verdiği bilgiye göre, aslında bu hikayenin gerçekten bir esinlenme olduğunu duymamızın ötesinde film gerçekçilik hissi de taşımakta. Paranoyaksızlığın kanıtlanma çabası, cesurluk ve bitki ile kedi üzerinden kurulan imge çatışması da bir hayli ilgi duyulası. Yönetmenin ilk filminde bu derece titiz çalıştığını görmek, gerçekten de dikkat çekiyor.

Gerçekten çok temiz, pürüzsüz ve derdini izleyicisine çok iyi anlatan bir film izliyoruz. Fakat biraz daha kısa bir sürede de anlatılabilir, çünkü film varmaya çalıştığı noktaya gelene kadar zorlanıyor. Bu durumda da anlıyoruz ki aslında bu film bir kısa film olsa, tamamen mükemmel olurdu. Belki de bazı sahnelerin daha dolu dolu olması, filmin uzun yapılması isteğine bir merdiven sağlayabilirdi. Nihal Yalçın, karakterine sağlam iplerle bağlanmış bir şekilde karakterini canlandırıyor. Adeta filmi sırtlıyor ve absürtlük abidesi olarak gönül çeliyor. Filmin büyük bir avantajı ve artısı…

Diyalog

Ali Tansu Turhan’ın yönetmenliğini üstlendiği Diyalog, film çekimleri öncesi yönetmen ve oyuncu buluşmaları, ardından ilerleyen sinema yolculuğu üzerine türevlerinden farklı bir film olmuş. Audition meselesine bakışı oldukça düşündürücü bir hal alan film, yönetmenin giriş için tasarladığı karışık görüntü kurgu tekniği ile de dikkat çekiyor. Filmin içinde film izleme duygusunu da yaşadığımız filmin uzayan bazı yol yürüme sekansları, izleyiciyi biraz sıkabiliyor. Ancak vardığı noktada bir sürprizle karşılaşabiliyoruz aynı zamanda. Aslında film boyunca yer alan merak unsuru, çok uzun süreç sonrası cevabını buluyor ve film izleyiciyi bir yandan da kıvrandırıyor bir bakıma. Filmdeki karakter Ushan ve Hare’nin karakterlerine yaklaşımları üzerine de bir düşünce seansı sunulan filmde, aslında beklediğimiz değil de beklemediğimiz bir yolculuğa çıkıyoruz. Ses olarak var olan yönetmenin oyuncusuna yaklaşımı her ne kadar tartışılır olsa da, iki farklı hikayenin bir filmdeki varlığı birbirleriyle çarpışmadan ve kafa yorulmadan ilerliyor, aslında filmi başarılı kılan bir unsur da bu. Yalnızca filmin yer yer uzayan sekansları oldukça fazla, bu da bir dezavantaja yol açıyor.
Filmde her iki karakterin sivri sinekler ve aptal insanlardan nefret etmesi, çok gerçekçi bir his katıyor. Ve sektörün bazı kötü yanlarına da işaretler ediyor. Ushan Çakır, kendinden beklenen oldukça başarılı bir bir performansla karşımızda. Hare Sürel ise karakteriyle bağ kurmada son derecede iyi bir çalışma yapıyor. Özellikle sesini kullanırken titretmeyi gerçekçi yapan Sürel, Çakır ile beraber uyumlu bir ikili de olmayı başarıyor. Ses olarak filmde var olan Funda Eryiğit, muhteşem sesiyle bile filme muazzam bir artı katıyor.

Cemil Ağacıkoğlu’nun Tarla sonrası yeni uzun metrajlı filmi olan Kafes, eski polis memuru olan ama şimdilerde köhne bir otelde çalışan Hasan’a odaklanıyor. Film, arkadaşlığın intikam duygusuna dönüşmesi üzerine ama bunu anlatırken basit yoldan değil de dolambaçlı yollardan geçmeyi seçen ve bunun yanında abi-kardeş, iş arkadaşlığı ve birçok konuyu içinde barındırarak bulanık bir film olarak karşımıza çıkıyor. Festival seçkisinin en zayıf filmi olduğunu kanıtlayan Kafes, İlona ve Hasan’ın ilginç ilişkisine de bakış atıyor. Belki Özay Fecht ve Tarhan Karagöz’ü filmden ayrıca değerlendirmek gerek, çünkü ödüle kavuşan bu iki performansın başka bir değerlendirilmesi durumuna ihtiyaç var gibi görünüyor. Filmdeki yaşlı fahişeler ve eski polis girdabı da ilginç görünse de ekrana yansımada sorun var. Sinemamızda yol alınamadığının acı bir kanıtı sanki film. Anlattığını anlatamayan, uzun süreyle kaplayan bir boşluk yığını gibi. Filme diyebileceğim en güzel şey, belki de Murat Kılıç’ın oyunculuğu ve Görkem Yeltan’ı ilk defa farklı bir karakterle görebildiğimiz olabilir…

Anadolu Leoparı

Emre Kayış’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Anadolu Leoparı, hikayesini gerçek bir Ankara hikayesinden alıyor. Ankara’nın unutulmuş olan havyanat bahçesinin geçmişine giden film, Türkiye’nin yeni çağa geçişi üzerinden müdür Fikret’in içine kapanmış olan hayatında yaşadıklarına odaklanıyor. Aslında yakın zamandan herkesin çok da iyi bildiği bir olay üzerinden yola çıkıp, merak edilesi bir fikri anlatan film, Hayvanat bahçesinin lunaparka dönüştürülmesi hikayesi ve Ankara motifi ile dikkat çekiyor. Fakat bu konunun senaryoda ilerlemesi ne yazık ki başarılı olamıyor. Çünkü anlattığı meseleden farklı noktalara da kayan film, izleyicinin kafasında soru işaretleri bırakıyor. Filmin başından sonuna kadar koyuluk ve griliğin yanı sıra sisin etkisini de hissediyoruz. Aslında Ankara’yı betimleme çabasını hissediyoruz, ama izleyicide büyük bir buhrana sebebiyet veriyor bu durum bence. Ancak buna rağmen Uğur Polat, başarılı oyunculuğu ve attığı tiratlarla filmde yer alıyor. Polat’ın performansı, özellikle Tansu Biçer ile olan teke tek sahneleri, müdür-savcı girdabı meselesi üzerinden hem performatik hem de sahne dinamiği açısından başarı sağlıyor.

Usta yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun sekizinci uzun metrajlı filmi olan ve Bağlılık üçlemesinin ikinci halkası olan Bağlılık Hasan filmi; Doğa, bürokrasi ve din motifinin farklı hikayelerle bir araya geldiği ilginç bir hikaye yakalıyor. Her koyunun kendi bacağından asılması meselesi, filme nüfus nüfus yayılıyor. Doğa ve insan ilişkisi üzerine bir ton yakalamaya çalışan ve bunu doğanın her bir hücresini de üzerine alarak başaran film, elektrik direği mevzusu üzerinden bürokrasiyi eleştirmesiyle de dikkat çekiyor. Fakat hac mevzusunun filme dahil olması, konuyu bir anda savuruyor ve bir sarmal haline geliyor. Kaliteli bir görüntü yönetimi ile kendini kanıtlayan film, özellikle başrol ikilisinin başarılı performanslarıyla da dikkat çekiyor.

Necip Çağhan Özdemir’in yönettiği Bembeyaz, dindar babasıyla fotoğrafçılık yapan ama hayatında sırlarla yaşayan Vural’ın hayatına odaklanıyor. İnsanın kendiyle sorgu sorguya gelmesi üzerine bir deneme olarak karşımıza çıkan Bembeyaz, yalancılık ve suçluluk üzerine vicdanı bir sorgulama yapıyor. Fakat bir televizyon filmi olmaktan öteye geçemeyen filmin suç gerilimi duygusu da çok basite indirgenerek anlatılmış. Ancak senaryosunda aslında ekmek kırıntısının yenmesi gibi hayattan detaylar da filme artı kazandırıyor. Mert Fırat’ın uzun zaman sonra iyi oyunculuğa şahit olmak güzeldi. Ayrıca Ece Çesmioğlu ve İnanç Konukçu da oldukça başarılı performanslar sergiliyor.

Birlikte Öleceğiz

Belki de benim için festivalin en sürpriz filmi, Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu’nun yönetmenliğini üstlendiği Birlikte Öleceğiz oldu. Uzun zaman sonra Türk sinemasında bu kadar yenilikçi ama yabancı sinemadan da esinlenen ilginç bir film görebilmek, oldukça nefes aldırdı ve beni çok şaşırttı. Sürprizlerle dolu olan hayat, belki de hiç yaşayamayacağımız durumlar ve insanlarla buluşturuyor bizi. Dünya dönüyor, yaşam sürüyor ve kendimizi o akışa bırakarak sürdürüyoruz hayatımızı. Ruhumu dinlendiren, kendime de benzettiğim ama bir süreliğine de olsa neden yaşadığımı unutturan bir film oldu Birlikte Öleceğiz… Kimsenin cesaret edemeyeceği derecede bir anlatıma sahip ve fark yaratan bir dili var filmin. 161 dakikalık süre zarfında senaryosunda birçok gebeliği barındırıyor film ve hiç bir şekilde çakışma yaşatmıyor. Nostaljik esintiyi de barındıran Birlikte Öleceğiz, aslında aşk üzerine ölmeye doğru giden bir şiirler bütünü halinde sunuluyor.

Sevgili karakterimiz aslında Bergman ve Malick filmlerinden fırlamış esintiler sezdirseler de, bir bakıma filmin ana karakterlerinden bir tanesi de İstanbul oluyor. Özgür Emre Yıldırım, adeta yıldız gibi parlayan performansıyla filmin başrolünde. Mazhar’ın yaşadığı aşk girdabı, arkadaşlık ilişkileri ve doktor olarak çalıştığı hastanede yaşadığı mobbing meselelerini Yıldırım, adeta kendi yaşıyormuşçasına izleyicinin bağ kurmasını sağlıyor. Özellikle muazzam araba sahnesinin de es geçilmemesi gerektiğine vurdu yapmak gerek. Ece karakterini canlandıran Su Kutlu ise, oyunculuğunda önemli bir adım attığını bu performansıyla kanıtlıyor. Özellikle rahmetli Süleyman Turan ile anahtar üzerine olan sahnede o kadar muazzam ki, aslında karakterinin dönüşümü üzerine olan o sahnede Kutlu, o duygu hissederek filme devam edebilme başarısı yakalıyor. Bulunduğu her projeye renk katan Nazlı Bulum da, filme büyüleyici bir his katıyor.

Kerr

Usta yönetmen Tayfun Pirselimoğlu’nun yedinci uzun metrajlı filmi olan Kerr, aslında Pirselimoğlu’nun kendi kaleme aldığı aynı adlı romanından ilhamla bir film olarak karşımıza çıktı. Babasının ölümü sonrası onun yaşadığı kasabaya ayak basan Can’a odaklanan film, karakterin kendini ait hissetmediği bir coğrafyada bir anda içine sıkışan haline, ilginç bir mübalağa yapıyor. Distopik ama günümüz pandemisine de benzer nitelik yakalayan, güçlü bir Tayfun Pirselimoğlu rejisi izliyoruz. Dozajında absürtlüğün yanı sıra, yer yer gördüğümüz çukurlar da anlamlı. Pirselimoğlu, yönetmenliğince güçlü bir sıçrama yaptığını ve günümü teknolojine ustaca bir yaklaşımla sinemadan asla kopmayacağını kanıtlıyor. Ayrıca Rıza Akın ve Erdem Şenocak’ı daha önce hiç görmediğimiz tiplemelerle bu filmde görmek, oldukça akıllıca bir hareket. Genelde izleyicinin güzünü absürt bir şekilde gülümseten Şenocak’ın bu filmdeki performansı, dikkat çekici ama izleyici için alışması zor bir performans. Rıza Akın’ın özellikle saç ve makyaj konusunda dikkat çekici bir tasarımla filmde yer alması da önemli. Özellikle birçok eleştirmen olarak katıldığımız durum, ”No Country for Old Men” filminde Javier Bardem’in canlandırdığı ‘Anton Chigurh’ karakterini andıran halleri, ilgi uyandıcı kılmış filmi…

Uluslararası Yarışma’dan ise iki filmde buluşabilme şansı buldum. İlki, festivalde “En İyi Yönetmen” ödülünü de kazanan “Aurora” oldu. Faz Fabrega’nın yönettiği film, lisedeyken hamile kalan genç bir kız ve kadın olan öğretmeni ile kurduğu bağ üzerine bir hikayeye daldırıyor. İlginç açılar ve yakaladığı kaliteli senaryoyla izleyicisini filmde bağlayan Aurora, genç yaşta hamile kalmanın ve taciz mevzusunun derinine inerek, psikolojik bir çatışmayı başarıyla anlatıyor. Nitelikli bir anlatım diline sahip film, gıcık karakterlerin de dahil olmasıyla farklı bir noktaya ulaşıyor. Yönetmenliğini Levan Koguashvili’nin üstlendiği 4. Sokaktaki Pansiyon yani Brighton 4th ise, eski bir boksörün kalan son ömrü üzerinden, baba-oğul ilişkisi çatısı üzerinden bir hikaye sunuyor. Levan Tediashvili’nin enfes performansıyla dikkat çeken film; borçlu-alacak, insan zaafları ve hırslar üzerinden şehirler ve hayatlar haritası çıkarıyor. Göçmenlik ve güçlü olanın altında ezilmek üzerine de vurgularda bulunan film, gri ve soğuk hissi barındıran görüntü diliyle de aslında temasına uyumlu bir izleti sağlıyor.

4. Sokaktaki Pansiyon – Brighton 4th